4.02.2019

Kuşoğlu Yokuşu Sokak

Sigaradan derin bir fırt alıp karşımda duran televizyonun hemen arkasındaki duvara kaldırdım bakışlarımı. Kafam beton gibi olmuştu. Kum, çimento, su, biraz da kimyasal= Beton. 


"Ben mesela bu senin salonunda hiç seks yapıldığını zannetmiyorum. İnan çok farklı şekillerde de düşündüm salonunu. Minimalist döşedim, avangart döşedim, Nordik döşedim. Ama hiçbir ihtimalde burada seks yapıldığını düşünemedim. Ki hayal gücüm kuvvetlidir. Bilim kurgu falan ooo, severim yani." dedim.

Image result for ilk türk robot

Hemen sağ tarafımda duran kitaplığa döndüm ve rafta duran R2-D2 biblosunu parmağımla işaret ederek "Bak mesela şu robot Star Wars'taki robot değil mi? Hah aynen o ya. Samimi konuşayım ben Star Wars'u üniversitede izledim. Ama izlemeden önce bu robotun aynısını düşünmüştüm. Bir profesör var hani robot yapın falan diyor twitterda. Onun götüne koyayım ben, robotu orta ikiden beri sayıklıyorum lan ben. Neyse dağıtmayayım konuyu, bu R2-D2'dan önce de demiştim ben hani böyle tamir işlerine bakan, bir yandan da sahibine dost olacak bir robot olsa ne güzel olur diye. Adı da Yaren olur demiştim. Yani var, benim hayal gücüm de var. Ayrıca içerideki yatak odasında seks düşündüm, düşünebildim. Orada yapılmıştır mesela. Kapkalın yorgan altında, x kişiden oluşan aileyi x+1'e yükseltmek için bir seks kesin yapılmıştır yatak odanda. Ama oradan hızını alamayıp mutfağa, banyoya, salona taşan olmamıştır. Veya burada salonunda ateşlenip coşan, içeriye koşan bir birleşme yaşandığına ihtimal veremiyorum. Ya ben burada gömlek düğmesi patlatıldığını düşünemiyorum. Seks burada yatılı misafir olsun diye aşçı önlüğü bile koydum mutfağına. Ama salaklık bende, aydınlığa bakan mutfakta seks çekmiyor ki. Bir diş çekse ben ona bile hazırım, tamamım. Ama yok, yok oğlu yok!"

Image result for akrobat yorgancı

Son cümlemi bitirirken fazla yükseldim. O kadar yükseldim ki Çetin Tekindor gibi elimle kolumla oynadım isyanı. Sigaranın külü uzamış gitmiş, silkmeyi unutmuşum. Eli kolu fazla oynatınca o da koltuğa döküldü. Canım sıkıldı.

"Ya bak anasını siktim koltuğun da. Canım Kardeşim'de ağzında sigarayla uyuyan Sıtkı Akçatepe gibi seni yakıp, kendim de zehirlenip ölücem burada. Bunları sana anlatıyorum çünkü seninle benim ikinci ayımız bitti ve hayatımın hiçbir döneminde kendimi seksten bu kadar uzak kalmış hatırlamıyorum. Şap yemiş gibiyim. Kendime bile dokunasım gelmiyor. Mapusum oldun benim.

Belki de sana kızmakta haksızım. Belki de sen duygusal ilişkiler için tasarlanmış bir yer hiç olmadın ve yine belki de sen TV8 evisin. Sen yıl boyu TV8, ramazan ayında da TRT1 izlenecek evsin. Sen Spotify'ı istemeyen, sen Netflix'i kötüleyen, sen karasal yayın-çay-"üremek gerekiyorsa gidelim içerde üremeye çalışalım" evisin. Ben... Bense bu en verimli çağımda en kıymetli vaktimi işten çıkıp, sana gelip bu salonda, şu 20 liralık ikea sehpasında boncuktan kuş yapmak, mektup beklemek, radyo dinlemek, balkonuna çıkıp volta atarak geçirmek istemiyorum.

Ev! Ben ayrılmak istiyorum." dedim ve göz yaşlarımı tutamadım. Tiyatrodan zerre hazzetmememe rağmen başarılı bir tiyatral performans sergilemiştim evime karşı. Bir şeyi güzel yaptığım anda gaza gelip coşan bir yapıya sahip olduğumdan anahtar, ayakkabı, mont, cüzdan, kısaca hiçbir elzem eşyayı yanıma almadan dışarı çıkmıştım. Bir tek telefonum cebimdeydi. Hızlıca gönül ilişkilerimi düşündüm ve kendimi müspet sonuca en yakın gördüğüm kişiyi Esra'yı aradım.

'Esra!' dedim. 'Efendim?' dedi ürkek ceylanım. 'Balım rica ediyorum bırak yahu bu ataerkil seslenmeleri, ben bir ilişkide tarafların eşit olduğuna inanıyorum. Beni efendin olarak çağırmana gerek yok. Yapma.' dedim. 'Ne diyorsun sen ya gece gece?' dedi. 'Esra...' dedim bir kez daha ve ekledim: '...Terliklerimle gelsem sana, sonunda aşkı bulmuş gibi.' dedim. Önce bir sessizlik oldu, şoka girdi ve heyecandan nutku tutuldu diye düşündüm. Evin o uğursuzluğu, apartmanı terk ettiğin anda çekmiyordu resmen. Hadi be güzelim diyordum içimden de, gel diyeceksin ve bitecek.

Can kulağıyla Esramdan gelecek o tek heceli komutu beklerken telefonun diğer ucundaki ses görece daha kalın ve sinirli bir sese bıraktı yerini. 'Lan orospu çocuğu bu kızı bir daha rahatsız edersen senin yedi sülaleni siker öldürürüm. Aramayacaksın lan bu kızı bi daha.' dedi adının Ender ve kendisinin de Esra'nın sevgilisi olduğunu iddia eden kişi. Derhal telefonu kapadım, gece gece gerginliğe hiç gerek yoktu. Hava da soğumuştu. Posta kutumda da hep bir yedek anahtarım olurdu zaten.


Edit: İki soundtrack yeterli bu yazıya.


29.09.2018

Oksijene Türkü

Salondaki koltukta, evde tek başıma olmanın verdiği yer fazlalığını da fırsat bilerek ayaklarımı uzatmış oturuyordum. Salon penceresinin sunduğu manzaranın oturduğum yerden görebildiğim kadarıyla yetiniyordum o an için. Mutlu da, mutsuz da değildim. İçimde fırtınalar da kopmuyordu. Üzerinde yayıldığım koltukla aramda fark yoktu o andan aldığımız keyif açısından. Omurilik soğanım sağ olsun nefes alıp veriyordum belirli aralıklarla, istem dışı. Koltuğun omurilik soğanı yoktu.

Sokaktan gelen çocuk sesleri doldu odaya sonra. 23 derece sıcaklıktaki morgda yankılanıyordu sesler. Odaya canlı bir şey girmişti saatler sonra ilk defa. Ayağa kalkıp sakince pencereye doğru yürüdüm. Bisiklete binen bir çocuk, durup sadece şımarıkça bağıran iki çocuk ve futbol topuyla birbirlerinin etlerini kızartmaya çalışan iki çocuk daha.

Pencerede dikilmiş onlara doğru sert bakışlar atan uzun saçlı, bıyıklı, zayıf adamı görmelerini umarak çocukların bulunduğu yere doğru bakmaya devam ettim. Fark etmediler. Bir sigara yaktım. Savaşa girmiştim hiç hesapta yokken. Arada emmi gibi öksüre öksüre, bazen de sesler çıkararak içmeye devam ettim sigaramı. Dönüp da bakmadılar bile. Sigara bitmişti ve koltuk beni bekliyordu. Mezarlıkta ses çıkarılmaz ya hani, çıt çıkmasın istiyordum mezarlığımın etrafında.

Koltuğa dönmeden önce son olarak taze öğrendiğim Fransızcamla evde hasta olduğunu söyledim ve sessiz olmalarını rica ettim. Hemen sustular. Tipimle alay etmelerini beklerdim. Çıkardıkları sesleri iki katına çıkarmalarını beklerdim. Zira ben ömrüm boyu böyle çocuklarla yaşadım. Olaysız dağıldı bu bebeler.

Hiç beklemediğim, hazırlıksız olduğum, kendimi Euro 92'nin Danimarka'sı gibi gördüğüm bu savaşı kazanmış mezarıma dönüyordum. Koltuğa, kalkmadan önceki pozisyonu alarak oturdum yine. Saate baktım. "Çok geç olmuş. Ama yarın kesin yaşamaya başlıyorum." dedim. Koltuk, televizyon, yerdeki fayanslar, yatağımdaki çarşaf... Elimin değdiği ne varsa yarın yaşamaya başlayacaklardı. Çünkü ben ağzımdan ne söz çıksa yapardım. Çok geç olmadan...

Edit: Geri dönüş gerçekleşti. Lüksemburg'da geçen 1,5 yıllık zaman diliminde elimden dökülen ilk yazı. Kaç kişi kaldıysa artık uzun yazı okuyan, onlar için döndü. Kimse okumasa da akıl sağlığım için döndüm, yazmağa geldim. Canım bloguma saygımla geldim.
Bu yazının soundtrack'leri:




3.03.2017

Doğum Günleri

Fazla konuşmam genelde. Suskunluğum onu sıkmış olacak ki masanın altında duran çantasına elini atıp çantanın içini karıştırmaya başladı. 'Kadınlarımızın güzide silahlarından biri olan biber gazını ver eder mi yüzüme acaba sırf tipimi beğenmedi diye?' düşüncesi de içten içe beni korkutmaya başlamıştı. Yalan söylemiş olmayayım ama yaklaşık 3-4 dakika çantasını karıştırdıktan sonra elini çantadan çıkarırken ben istem dışı 'Laan!' diye tepki verip oturmakta olduğum iskemleden inerek yere çömeldim. 'Ya abla valla ben seni süzüyordum sadece. Bizim oralarda adettir, bir insan ufuk çizgisinde kaybolana kadar süzülür, incelenir. Ben de simli ayakkabına, kaktüslü kolyene, kulağının üstündeki değişik güzel kıvrıma, saçını toplayış şekline, tırnaklarının biçimine falan dalmışım. Süzüyordum seni sadece ama Allah belamı versin kötü bir niyetim yoktu. Kütüğüm süzdürdü seni abla. Vurma!' diyerek yüzümü gözümü korumaya çalıştım.

Elinde biber gazı yoktu. Lazer tabancası veya aşşşırı şekerli parfüm de yoktu. Elinde yalnızca iki adet mum vardı. "Korkma!" diyerek bana doğru uzattı sarı ve kırmızı renkte mumları. Kadınlarla futbol konuşmayı sevmediğimden mumların renklerinin çağrıştırdığı takım versus benim tuttuğum takım konulu herhangi bir sohbet açma girişiminde bulunmadım. Henüz o günlerde Elazığlı olduğunu bilmediğim için 'Napayım mumu? Çayda çırayla mı sınıyorsun erkeği ilk buluşmanda? Gehgehgeh' diye bir espri de yapmadım. (Şimdi olsa yaparım, o gün yapamadım. Keşke insanlar tanışırken direkt kütüklerini söyleseler birbirlerine de et mi balık mı anlasa insanlar birbirlerini. Örneğin:
- Merhaba. Adım Demirbey. Kilisliyim. Kilis'i meşhur kılan şeyler: Kaçak ürünler, Atatürk'ü bile hayran bırakan bir uyanıklık ve Athena Gökhan. 1987 yılının 3 Mart'ında doğdum. En sevdiğim grup Mezdeke. En sevdiğim yemek küçükbaş hayvanlar.
-Merhaba. Benim adım da Beste. Yozgatlıyım. Yozgat'ı meşhur kılan şeyler: Atatürk'ün şehre olan nefreti ve yobazlık. 1989'un Ocak ayında doğdum. En sevdiğim şarkıcı Gökhan Özen. En sevdiğim yemek Kinoalı bir şeyler.) 

Ben şoktan uzattığı mumları uzanıp da almayınca "Doğum günün kutlu olsun." diyerek mumları masanın üstünde duran sakızlı keke sapladı. Çiçekli zipposuyla mumları yandırdı ve "Üfle." dedi. Kötü bir telefon şakasının içindeymişim gibi hissetsem de bıyıklarımı elimle kaldırıp, koca koca dudaklarımla üfledim mumlara. "Ooooooh taşşşşşaklarım serinledi." demedi. "İyi ki doğmuşsun." dedi. Mahçup oldum. Çıkardı bir de defter verdi, üzerinde "This is an idea." yazan. Aklıma gelen hikaye fikirlerini bu deftere yazarmışım. O da okurmuş. Öyle dedi. 11 Nisan'da hediye aldım durduk yere. 3 Mart'ta hediye almaktan daha güzel bir şey varsa, o da 3 Mart'tan başka bir günde hediye almaktır.

Doğum günü 4 Mart'tı. Fakat ben bir şey almamıştım onun için. Önce elim boş götüm yaş geldiğim için biraz kötü hissettim ve utandım. Sonra 'Ulan kapısının önünden arabayla aldım, kapısının önüne de bırakıyorum. Mis gibi hediye işte. Çok ince bir düşünce.' diye kendimi bir ayılığa inandırarak ruhumu hafiflettim.

Başlangıç tamamen böyle oldu. Sonra bir çok şey daha oldu ve evlendik. Her şey oldu, fakat evleneli bir sene olmadı henüz. Yazmaya motivasyonumu kaybettiğim son dönemlerde bir şekilde onun doğum günü vesile oldu, yazdım yine uzun bir aradan sonra. O olan bir çok şeyleri de başka yazılarda anlatırım artık. İyi ki doğmuş Miraç Rüzgar Güçdemir.



Edit: Yazının soundtrackleri de özel şarkılar olsun.






18.11.2016

So Tell the Girls That I am Back in Town

Karşımda oturmuş gözleri kısık bir halde ellerini ovuşturuyordu. Sıcacık çayın gelmesini fırsat bilerek yaktığım sigaramdan bir fırt alıp "Ne yapacaksın?" dedim. "Neyi ne yapacağım?" diye her yalancı, her plancı, kumpasçı, pis insan gibi sorduğum sorudan soruyla kaçmaya, gerçekleri benden gizlemeye çalıştı.
Sandalyede iyice arkama yaslanıp, ellerimi masanın üstüne şap diye vurdum, "İstediğini yap Bernacığım. Ben önlemimi aldım. Ben, yılan bakışının farkına vardım ve şeytani planlarına karşı uyanığım şu dakikadan sonra." dedim. Neden bahsettiğimi anlamadığını söyledi. Mekanın omzuna tahsis ettiği şalı yanındaki sandalyeye fırlatıp masanın üstünde duran cep telefonunu ve cüzdanını çantasına koydu. Kalkmaya hazırlandığı sırada "Yaşıtlarım evlendi gitti, ben hala ruh hastalarıyla buluşuyorum." diye söylendi.
Demek ruh hastalarıyla buluşmak için şu anda masadan kalkıp beni tek başıma bu çaya 5 kahveye 15 lira alan mekanda yalnız bırakacaktı. "Örgütüne de, partisine de, kolektifine de, dayanışmasına da lanet gitsin." dedim ve ptüüüüf diye yere tükürdüm.

Ayağımın dibinde kedi varmış. Kedi ani çıkışım ve ağzımla çıkardığım yere tükürme efektimden korkarak Berna'nın bacağına saldırdı. Kedinin tırnakları uzun olsa gerek, sakinleşip kızcağızın bacağından ayrıldığında Berna'nın giydiği, o vücut hatlarını olanca güzelliğiyle ortaya çıkaran, insanı türlü rüyalara daldıran kaskatı, dapdar kot pantolon sosyetik güzellerin üzerinde görmeye alıştığımız, 'Sen ben giyemeyiz bunu sokakta, millet döner döner bakar. Ama ünlü olunca giyiliyor.' diye anamızla, eltimizle dedikodusunu yaptığımız aşşırı yırtık kota dönüşmüştü.

Bacakları kan revan içinde, gözlerini gözlerime dikti ve "Allah belanı versin!" diye bağırdı. "Bela okuma hayvana. Bilerek yapmamıştır. Tamam bu canlıya nankör falan gibi yakıştırmalar yapılıyor ama yine de bela okumak oldukça yanlış bir şey bence." diye kendisini sakinleştirmeye çalıştım. Sakinleşmedi ve gitti.

Berna'nın ruh hastaları örgütü ile toplantıya yetişme maksatlı acil kalkışının ardından 'Burada çaya 50 x lira vereceğime, evde içerim bu çayımı; hem ortam sıcacık, hem de bu çay keyfimi yalnızca x lira giderle gerçekleştirmiş olur, tasarruf yaparım.' diye düşündüğüm için mekanın içindeki salonda dikilen garsona hesabı getirmesini istediğimi işaret diliyle anlattım. Anladı. Hay hay manasında kafasını salladı ve kasaya doğru gitti.

Garson dışarı ahşap, mini bir sandıkla birlikte geldi. Sandığı açtığımda bir de ne göreyim a dostlar? Hesap. Derhal hesabı ödemek için gerekli meblağı cüzdanımdan çıkardım. Bu sırada başımda duran garson ellerini ovuşturuyordu. Cüzdanı tam açacağım sırada duramadım ve "Ne sinsilik peşindesin arkadaşım sen. Oh oh çaya 5 lira veren keriz parası diye mi seviniyorsun ellerini ovuştura ovuştura. Git sinsiliğini benim görmediğim yerde yap." diye bağırdım garsona. Garson da "Abi ellerimi sinsilikten değil, soğuktan üşüdüğüm için ovuşturuyorum." dedi.
O an aklıma Berna ve elleri geldi, ellerini ovuşturuşu. Sinsi sinsi... Aslında sinsi sinsi değil ama öyle gözüken el ovuşturuşu... Meğer sadece ellerini ısıtmaya çalışıyormuş. Sonra kanlı bacakları geldi,  silkinip kanlı bacaklarını sildim kafamdan ve Berna ile dapdar kotu geldi aklıma. Yalnızca kot ve Berna. Garsona dönüp "Potansiyel yenge adayına, talihsiz bir yanlış anlaşılma sonucu yersiz çıkışmış olabilirim arkadaşım. Ve bunu, şu işletmenizin şuraya iki katalitik soba, iki ufo koymayışına borçluyum. Yok hesap mesap, seksimden oldum işletmeniz yüzünden. Bu hesabı ödemeyerek müessesenizle ödeştiğimizi düşünüyorum." dedim ve mekanın amirinden çaycısına, bulaşıkçısından garsonuna herkesin katılımcı olarak boy göstereceği yüz yılın dayağını yeme ihtimalimi ortadan kaldırmak için koşarak uzaklaştım oradan.

Edit: Şarkıya ait soundtracakler Damon Albarn ve Arctic Monkeys'ten:




28.02.2016

Bir Şarkısın Sen Ömür Boyu Sürsen mi Sürmesen mi Düşünmeliyim

Hello, can you hear me?
I'm in California dreaming about who we used to be.

Bir şarkıyı ömür boyu söyleyebilir misiniz? Ya da dinleyebilir misiniz? Başka hiçbir şarkı araya girmeyecek. İsteseniz de değiştiremeyeceksiniz. Size sunulabilecek tek imtiyaz bu şarkıyı yaşadığınız anın ambiyansına göre coverlayabilmemiz olacak.
Mesela bir tanıdığınızı kaybettiniz ve cenazesini takiben okutulan mevlide katıldınız. Seçmiş olduğunuz o tek şarkı, bu anda Ahmet Özhan coverıyla ilahi tadında söylenecek. 
Ya da sevişiyorsunuz. Seçtiğiniz şarkı sevişmeye giden süre boyunca afacan, heyecanlı bir ritmle dönecek fonda. Hani şu Sezercik filmlerinde Sezercik türlü oyunlar yaptığı sırada arkada dönüp duran şarkı. Seks başladığında ise Nine Inch Nails tarafından coverlanmış haliyle çalıp duracak. 
Türevlerini sizler düşünüp yorumlayabilirsiniz.
Kısaca demem o ki size bir şarkıyla evlenmeniz teklifini sunuyorum ve o kadar görüşlere açık bir insanım ki kendi şarkınızı kendinizin seçmesine olanak tanıyorum.
Bu metaforu evliliğe yoran olabilir. Aileyle yaşamaya, emekliliğe dek aynı şirkette çalışmaya yoran olabilir. 
Ben, sadece uzun zamandır yazmıyordum ve bundan sonrası için biraz harekete geçmek adına kafamda dolanıp duran bu fikri buraya iliştirdim hepsi bu.


Şarkı da koyayım hem.

4.01.2016

CANNONBALL

Ne yazacağımı bilmeden sadece fiile odaklanıp geçtim sayfanın başına.

Bıyıklarımı kesmeyi düşünüyorum. En azından geçici bir süre. Düşünüyorum sadece. Bu işte fiile ulaşabilmek o kadar kolay değil. Ehliyetim olmasa bıyıksız halimi hatırlayamayacağım. Neyse ki var o ehliyet ve her bıyıklarımı kesmeye heveslenişimde bana şiddetle dur diyor.

2014 ile kıyaslayınca 2015te ne de az yazı yazdım. Aslında buraya yazdığım bilmem kaç tane yazı gibi niceleri var kafamda. Eskiden hemen not alırdım, kurgular ve buraya geçerdim. Şimdi yazamadığım hikayeleri en ufak boş anımda düşünüyor, ehin ehihin diye kendi kendime gülüp geçiyorum. Arkadaşlarım, iş çevrem, ailem için pek hoş bir durum da değil bu. Hemen herkes yakaladı bu kendi hayalime güldüğüm anları.
Haziran'da yeni bir evim olacak. O hayal edip de bir türlü hayata geçiremediğim yazı masamı orada en güzelinden seçerim. Evin en güzel yerine koyarım diye ummaktan başka çarem yok. Neyse en azından niyetim var yazmaya.

Bu niyet olayı yüzünden kendimi Gerçek Kesit gibi görüyorum. Bir televizyon programı olsam Gerçek Kesit olurdum. Yazan, yöneten, oynayan nasıl da iyi niyetle çektiler bölümleri, nasıl da kutladılar emek verdikleri bu yapımın televizyonda yayınlandığı gün, nasıl da mutlu girdiler hazırladıkları bölümü izledikten sonra yataklarına kim bilir. Ben de yaptığım her işi, söylediğim her lafı, kısaca aldığım her nefesi her icraatımı Gerçek Kesit ekibi gibi 'Çok güzel oluyor lan' diyerek gerçekleştiriyorum. Her gece muhasebesini yapıyorum sonra yaptıklarımın, izleyici gibi bakıyorum o günlük Gerçek Kesit'ime. Bok gibi geliyor bok. Ama iyi niyetli bok. Yapmaya çalışmışım lan diyorum, yekten geçemiyorum kanalı.



Kırmızı ay olacak diye bekleyip buluttan başka hiçbir şey görememiş adamım ben. Bir de günümü gördüm. Yıllar sonra... En güzeldi. İyi ki ayın kırmızı olması gibi bir bahane vardı. Keşke bir daha olsa ve keşke izlesek. Bulutsuz lütfen.

Ben renk körüyüm. Derdim günümü görmek.

Edit: Yazının şarkılarının ilki rahmetliden

İkincisi de

29.10.2015

Akşam Meleklerin Sözü Var

'Bu su buzlu, kesin hasta edecek beni.' dedi. Neredeyse beş yüz mililitreyi tek başına alabilecek büyüklükte kocaman bardağın içinde yüzen tek buz parçası nasıl olur da bir bedeni yataklara düşürebilirdi. Nazlılık bu olsa gerekti. Aylık kazancı beş bin liranın altında olanların bilemeyeceği bir illet, zenginlik şerbetini içmemiş olanların hayal dahi edemeyeceği bir musibetti bu hastalık. Ben gibiler ölüm döşeğine düşsek 'Mevsimsel bu ya. Hava geçişlerinden bu ya, bir şeyim yok.' der ayağa kalkarız, halı sahaya falan gidip top oynarız ama Sıla öyle miydi? Bir evin bir kızıydı o. Tanışmanızın bir kaç dakika sonrasında elindeki çantanın orijinal maykıl kors olduğunu üstüne basa basa söyleyecek kadar fabrikatör çocuğu yaradılışlıydı bir kere. En sevdiği lokasyon Nişantaşı, en iğrendiği lokasyon ise Nişantaşı'ndaki bedenlere inat kurulan ihracat fazlası ürünlerin yok paraya satıldığı Terkos Pasajı'ydı. Yok yok, orada satılan çanta orijinal Maykıl Kors olamazdı. Diyelim ki oldu, Sıla 1 lirayı ona vermek yerine 8 lirayı Nişantaşı'ndaki esnafa sayacak kadar Nişantaşı esnafı sever bir insandı. Konudan uzaklaşmayayım, Sıla yine de o suyu değiştirmedi ve içti. Son yudumu gırtlağından geçer geçmez öhöh öhö öh şeklinde yapmacık, devasa yalan bir tonda öksürmeye başladı. Yabancı için, Yeşilçam'a uzak bir kimse için tasviri mümkün olmayan bu dravdan öksürük Yeşilçam bilenlere hastalanmış, gerekirse verem olmuş Hülya Koçyiğit öksürüğü diye tasvir edilebilirdi.

Zaten muhabbeti de bi boka benzemediği için bu öksürükleri fırsat bilerek 'Kalk bir tanem, kalk meleğim eve gidelim. Bu öksürük normal değil, acillik olacaksın. Kafka gibi öksürüyorsun, kalk.' dedim ve ateşini ölçüyormuş gibi dudaklarımı yüzüne yaklaştırdım. Ağız nahiyesine hamle yapar gibi uzanıp, dudaklarımın son durağı olarak alnını seçtim. 'Anasını siktiminin buzu ne hale getirmiş seni, yanıyorsun kalk kalk.' diyerek omuzlarından tuttum balık etli bedenini ve oturduğu sandalyeden kaldırdım. Arabaya doğru koşar adımlarla sürükledim.

Arabaya kaba etlerimizi koyar koymaz ver ettim sıcak klimayı 4. seviyede. Boncuk boncuk terliyordum direksiyon başında ama olsundu. Normalde dinlediğim radyo frekansından farklı olarak Sıla'yı aşka, meşke itecek şarkıların çaldığı bir frekansı seçmem gerekiyordu. Hemmen slowtürk'e gitti ellerim. Araya 'Denizin ortasında ne var?' diye bağıran adam girdi ben slowtürk'e ulaşmaya çalışırken. "Kum var ya. Saçmalık. Sıfır IQ sorularıyla ödül dağıtıyorlar. Seçimlerde nasıl iyi sonuç beklersin ki bu ülkeden yaa." diye serzenişte bulundu. 'Denizin ortasında n var!' dedim uyaran bir ses tonuyla. "Kum" dedi tekrardan. 'Yarrrrrraaaamı kum var.' demedim, diyemedim. Çobanla oyumuzun bir olması falan filan dedim geveledim bir şeyler ve hak verir gibi yaptım. Bu zeka şartları altında "Arabanın deposu dolu, anahtarı, aküsü vs'si herşeyi var fakat çalışmıyor. Neden?" sorusu Sıla için bitirme ödevi olurdu. Bu soruya denk gelmeden hızlıca geçtim frekanslar arasından ve nihayet slowtürk'e ulaştım. Yalın çalıyor, Yalın tüm dinleyenleri aşka davet ediyordu. Ne duruyorsunuz, boş vakitlerinizde sevişin, iş yerlerine verdiğiniz CV'lerin hobi kısmını 'Sevişmek', 'Seks', 'Bondaj' diye doldurun diyordu adeta ılık ses tonuyla. Sıla şarkıyı biliyor ve eşlik ediyordu. İstediğim ambians oluşmuştu sonunda. Sıcaktan bunalan bir kadın, aşk şarkıları söylüyor 'Meleklerin sözü var.' falan diye yanılmıyorsam iki meleğin evlenmesini anlatan, söz-nişan merasimlerinin meleklerde de olduğu varsayımı üzerine bir şarkıydı. O kadar ayrı dünyaların insanıydık ki Sıla'yla; O meleklerin sözüne gider, söz fotoğraflarını instagram'da #melek&melek hashtag'i altında "Mutlu olsunlar heeeeeep" diyerek paylaşır, bense Fadime'nin düğününde pasta ortaya mı gelir yoksa adam başı birer tane servis ederler mi hesabı yapardım. Sıla çok güzeldi. Ben Allah'ın gücüne gitmesin diye yorumsuz bırakılan bir sıfata sahiptim. İşte tam da bu yüzden, Sıla bu gerçeklerin farkına varmadan Sıla'yla eve gitmeliydik. Gidebileceğim en hızlı şekilde, en kestirme yollardan evime sürüyordum var gücümle.


Eve vardık sonunda. Kapıda durup "Ayakkabılarla mı geçiyoruz?" diye sordu. 'Ya sik anasını halıların, gir ayakkabılarınla. Aylık gelirim eve ayakkabıyla girmeyi gerektiriyor, çıkarırsan darılırım.' dedim ve eve adımını atar atmaz halılarıma kıyamayışım ağır bastı. Ani bir hamleyle dizlerinin arkasına bir elimi attım, diğer elimi de ense nahiyesinde tutarak Sıla'yı kucağıma aldım. 'Yürüme yürüme daha fazla, hastasın. Gel yatağa götüreyim seni.' dedim ve yatak odasına doğru taşıdım narin bedenini. Odaya vardığımızda tekrardan ateşini ölçmek için köfte kıvamlı dudaklarımı alnına doğru götürdüm. Gayet 36,5 derece olan ateşini abartıp 'Yanıyorsun çiçeğim. Çıkar üstünü çıkar, havale geçirmen söz konusu.' dedim. Hunharca soydum. "Sen baya anlıyorsun tıptan değil mi? Bana obua virtüözüyüm demiştin gerçi." dedi şüpheli bir ses tonuyla. 'Konservatuara ek olarak yan daldan Tıp'ı bitirdiğimi söylemedim mi sana? diye sordum ve sakin bir uzanışla baş ucumda durmakta olan 'Vademecum'u elime aldım. 'Aşk olsun. İstersen seç bir sayfa soru sor. Hem buna ek 8 sezon Scrubs, 8 sezon House M.D., 3 sezon da Doktorlar izledim. Yine sen bilirsin. Al giyin istersen ama bana bir arkadaşının numarasını ver giyinmeden önce ki havale geçirdiğinde gideceğimiz hastaneyi haber verebileyim.' dedim. İnandı. "Neyim var peki?" diye sordu ürkekçe. Grip olduğunu söyledim. Tedavisinin de haftada iki defa seks olduğunu belirttim. "Atıyorsun." dedi. 'Atmıyorum! Asla!' dedim ve bir kaç Alman bilim adamı arkadaşımızla yaptığımız çalışmalardan ve yayınladığımız makaleden bahsettim. İnternette ufak bir aramayla makaleye değilse bile bu tarz bir habere de denk gelip kendisine gösterince bu konuda da inandırıcılığım tavan yaptı. 'Bu hafta hiç seks yaptın mı?' diye sordum. Yapmadığını söyledi. O zaman bugün mutlaka yapması gerektiğini, bir doktor olarak en doğru şekilde seksi ona verebileceğimi söyledim. Gülümsedi. 'Ateşine bakayım mı?' dedim hınzırca. Adeta bir at ağzını andıran ağzımı büzerek dudaklarımı çıkardım ve alnına doğru götürdüm. Alnından da dudaklarına indim. Operasyonumuz başladı.


Edit: Avam avam yazılar yazıp entelejansiyaya göz kırpan şarkılar paylaşmaktan vaz geçmeyeceğim sanırım.





27.08.2015

OOOOO YUMRUK YUPPİİİİ YUMRUK

Alın Kilis'i yurttaş olalım türkü bakışlım, Allah'ın adını verdim alın!
Gözümü açtığımda İzlanda:3 - Türkiye:0 yazısını gördüm. 'Hay canımın içi. Futbolu seviyor mudur acaba? Sevinmiş midir galibiyetlerine? Milliyetçi midir dudu dillim?' diye tatlı hülyalara daldım. Biraz sola bakınca "Ağlatan Teklif" başlığı altında Keremcem'in dizici sevgilisine yüzük falan verip evlenme teklif ettiğini okudum. Yalnızca 'Allah mesut etsin.' dedim etliye sütlüye karışmayan, çevremdeki hiçbir hayat hakkında pozitif yahut negatif yorum yapmayı sevmeyen yapım gereği. Birazcık da yukarı çevireyim gözlerimi dememle birlikte Posta yazısını gördüm ve tabi P harfine iliştirilmiş şişman kız nazar boncuğunu (Evet yer küredeki tüm şişman kızlar, Türk olsun olmasın mutlaka nazar boncuğu takar). Posta Türkiye'yi ve insanları çok seviyordu. Ben insanları seviyordum. Toprak parçalarıyla pek alakam yoktu. İyi de bir gazete neden isminin yanına "Türkiye'yi ve insanları çok seviyoruz" yazardı. Bu, Twitter'a çok uykum var yazmaya benziyor, acıktım demeye benziyor, Cemal Süreya RT etmeye benziyor. Kimsenin umrunda değil ama söyleyeyim de belki ekmek çıkar.

Sevgi konusunda aç bir dönemimdi aslında ne yalan söyleyeyim. Eve söylediğim kuşbaşı kaşarlının kutusu üzerinde yazan "Afiyet olsun"a teşekkür ediyor 'Gel beraber olsun.' diye davette bulunuyor, ayranın kapağında yazan "Açmadan önce çalkalayınız!" hatırlatmasına seviniyor 'Sana yemin olsun unutuyordum valla, iyi oldu hatırlattığın.' diyordum. Dudaklarım iricedir, iki masa ötedeki insanın yüzüne buseler kondurmama yetecek kadar da dolgundur. Dudaklarımı anucuk gibi büzerek Posta'yı O'sundan öptüm.


5. sanatın en öksüz, en ortası olmayan (ya dev kötü ya dev iyi son ürünlerden oluşuyor) dalı olan şiiri bana sevdiren Posta gazetesindeki favori sayfam olan cinsellik sayfalarına göz gezdirip 'Bakalım kim nasıl sevişiyor?' diye bakmak için iki elimle gazetenin iki ucundan tuttum. Fakat o da nesiydi? Bu gazete tek sayfaydı. Yüzümün üstüne gelen kısmı kaldırdım. Kaldırır kaldırmaz da karşımda Semih'i gördüm. Gözleri fal taşı gibi açılmış, rengi bembeyaz olmuş bir halde bana bakıyordu.

'Ne içtik lan?' diyerek yerden doğrulmaya çalıştım. Doğrulamadım. Afallamıştım besbelli. Elimi uzattım Semih'e beni tutup kaldırması için. Bir adım yaklaşıp elimi tutmak yerine bir kaç adım geri gitti korkulu bakışlarla. 'Ya küfür müfür mü ettim, küstün mü, niye yardım etmiyorsun? Bi el ver kalkayım Allah Allah!' şeklinde sitem ettim. Cevap bile vermiyordu. Hemen ayağa kalkmak yerine yattığım yerden biraz doğruldum ve sadece yüzümün değil bütün vücudumun birer sayfalık gazete sayfalarıyla örtülmüş olduğunu gördüm. 'Sen mi serdin lan gazete kağıtlarını üstüme. Ölü müyüm lan ben? Nasıl şaka bu!' diye biraz kızdım Semih'e. Sonunda şoktan çıktı ve yanıma yaklaştı. Kulağıma doğru eğilip "Oğlum bardayız şu anda. Kavga çıkardın sen. Badigard geldi yumrukladı seni baya. Sen dayaktan yere düşünce bıraktı eleman seni. Ağzından da kan gelince ben öldün sanıp üstüne gazete örttüm, avukat bir kız var onu aradım çağırdım." diyerek başımdan geçenleri özetledi. 'Nabzıma bakmadın mı?' diye sordum, bakmadığını söyledi. Ölü olduğuma nasıl kanaat getirdiğini sordum. 'Filmlerde biri vurulunca, ölünce falan ağzından kan geliyor, seninkinden de geldi. Ben dedim öldü bu.' diye açıkladı gerekçesini. Elimle ağzımı kontrol ettim, kan kurumaya başlamıştı. Dudaklarımda gezdirdim parmaklarımı, evet dudağım patlamıştı. 'Dudağım patlamış amınakiii, sen de göm hemen beni. Üniversite okuduk lan biz, bi ağızdan kan gelmeyle ceset muamelesi yapılır mı lan insana!' dedim. Bira şişesini kafasına dikip beni siklemeye son verdiğinin sinyallerini gönderdi. 'Kavga nasıl çıktı?' diye sordum. Meğer ben baya sarhoş olmuşum. Erkekli kızlı bir güruha küfürsüz de olsa baya bir laf sokmuş, gruptaki adamlardan bir kaçını dışarıya döğüşmeye davet etmişim. Neyseki adamlar sağ duyuluymuş da beni grup çalışmasıyla dövmek yerine kanunların belirlediği sınırlardan çıkmadan en yakın güvenlik görevlisine durumu bildirmişler. Tek kişilik dev orkestra badigard da önce mekanı terk etmemi rica etmiş, fakat ben ricasına itibar etmeyince beni dövmek zorunda kalmış. Makul nedenlerle dayak yemiştim. Diyecek sözüm yoktu, içim rahatladı. 'Hangi yıldayız lan!?!?' dedim ama bir telaşla. "2015" dedi Semih. "Ulan bir senelik gazete ne geziyormuş soktumunun barında?" dedim fakat Semih aptal bir ifadeyle gülümsüyordu. 'Ya sen ne mezhebi geniş bir insanmışsın, sen nasıl vurdumduymaz bir canlıymışsın arkadaş. Yardım et kaldır gidelim, bi daha döverler beni yoksa. Ölümden döndüm lan ben.' dedim. Duymuyordu, zira telefona kitlenmiş, ışığı yanan ekrana bakarak fititi fititi bir şeyler yazıyor, bir yandan da git gide artan bir dozda gülüyordu. 'Neye gülüyorsun lan?' dedim. "Avukat var ya, ona dedim senin ölmediğini. Yine de geliyor. Benim seksim garanti, senin için gruba ikna etmeye çalışıyorum." dedi.

Ben de gülümsedim Semih gibi.

Ağzım acıdı.


Edit: Soundtrack iki tane olsun. İlki Neighbourhood'dan Sweater Weather, İkincisi için seçimi çok zor yaptım ama bu hafta bu yazı paylaşıldıysa bu şarkı olmalı ikinci soundtrack de diye karar verdim. O da Travis'ten Re-Offender.




15.06.2015

Biraz Kızıl Biraz Mavi

Semih; bir kolunda sarışın, yaradanın gücüne gitmesin diye çirkin denmeyecek bir kız, diğer kolunda da kızıl saçlı, yalan olmasın ama yaklaşık 50-60 metre mesafeden gözlerindeki mavi lensler farkedilen bir kızla bana doğru yaklaşıyordu. Güneş gözlüğü takıyor olduğumdan şahin bakışlarımın yönü belli olmuyordu. Semih'i görmeme rağmen görmemeze verdim bünyeyi. Kah havaya baktım, kah yere baktım, kah 'Bir şu kıza bak bir de şu yanındaki denyoya bak' diye hiç tanımadığım çiftlere baktım. Kah konser için açılıp saçılana, kah da aşırı şekilliye baktım. Bir dakika oldu olmadı Semih, notunu çoktaaaan vermiş olduğum hanımellalarla yanıma geldi. Kızıl saçlı mavi gözlü(?) hanım 'Tarkan'a hazır mısıııın?' dedi elimi sıkarken. Anladım ki sarışın hanım Semih'in kız arkadaşıydı ve kızıl hanımı eylemek de bana düşmüştü. Sağ elimi yumruk yapıp serçe parmağımı açtım ve 'Hell yeaaah!' diyerek dil çıkardım. Güldü. Dokunarak güldü. 

Konserin başlamasına az kalmışken kızıl saçlı, mavi lensli hanım iyiden iyiye beni sahiplenmeye başlamıştı. Önce, çok istememe rağmen tezgah çok uzakta diye üşenip almadığım köfte ekmeği aldı geldi, 'Soğan koydurmadım.' diyerek göz kırptı kuzu gibi yarım ekmeği elime tutuştururken. Dilin de göre aldığı bir öpüşme bekliyordu sanırım beni. Kütüğümün bulunduğu Kilis'i işgal eden Fransız ordusunun yapamadığını Fransız öpücüğü mü yapacaktı? Bir Kilisli yılların husumetini bir yana bırakıp Fransız öpücüğüne mi karışacaktı? İşgalin üzerinden yaklaşık 100 yıl geçtikten sonra bir şekilde fetholuyordu Kilis. Bir süre sonra konser başladı. Bu sefer de beni omzuna almayı teklif etti. Bana sahip olmak istemesi artık beni iyiden iyiye ürkütüyordu.


Dudaklarıma yapıştı onca insan içinde. Gerçi herkes sahnedeki Tarkan'ı büyülenmiş bir şekilde izlediğinden bize dikkat eden yoktu.
Tarkan, benim için "Atıl Kurt!"tan öte bir şeyi temsil edemediği için şarkıcı olan Tarkan hakkında sahip olduğum tek düşünce, "Abi boya reklamıyla Tarkan ne alaka? Kesin koko parası lazım oldu." idi. Şarkılarını bilmiyordum. Aslında yalan olmasın "Seni gidi fındık kıran" adlı şarkısında öpücük kısımlarında ağzımın at ağzına benzemesine bakmadan, dudaklarımın üstündeki bıyıklardan, 29a dayanmış olan yaşımdan utanmadan muç muç yapıyordum. İşte ben bu içinde bulunduğum ortamı zaten en başından beri yadırgarken; Tarkan'ın gayet oynak, dokuz sekizlik bir şarkısında dudaklarıma yapışması hiç uygun olmamıştı. Gerçi şarkı oynak olmasına rağmen hatırladığım kadarıyla şarkıda bir yakarış vardı: "İşte kuzu muzu verdim, dilediğince kap aldım"
Şarkının sözleri bana "Bu eserde Tarkan, başlık parası sistemine lanet gitsin diyor, toplumun bu diretme karşısında tek vücut olmasını diliyor, sigarayı bırakın diyor." şeklinde düşündürttü.
Yine de bu ağzımın öpülmesini meşru kılamazdı. Kaldı ki slow şarkıda bile öpülmek istemiyordum ben. Sadece Semih'in ricası, konsere tek başına gitmek istememesi nedeniyle ona eşlik etmiştim. Semih, bir kız arkadaş ayarlamıştı kendine ve ayarladığı kız arkadaşının kız arkadaşı konserde yalnız dikilmesin diye de şişme bebek olarak bana baş vurulmuştu.

Şişme bebekliği severim, boytoyluğu severim.


İki kız, tuvalet için sıraya girmeye gittiği bir arada Semih'in koluna sımsıkı sarılıp korktuğumu söyledim. Semih ise beni dinlemezden geliyor, geceye dair şeytani planlarını anlatıyordu. Planlarda Semih vardı, sarışın hanım vardı, kızıl hanım vardı, ben vardım. Şiddetli bir şekilde dürtüp Semih'i kendine getirmeye çalıştım. 'Semihciğim kız  cebime para koyacak raddeye geldi. Kapaması oldum kızın, metresi oldum niye anlamazdan geliyorsun.' diye feryat ettim. Sağ olsun Semih de hemen geri vitese taktı.  Zaten kaçacak yol arıyormuş kendine. 'Benimkinin ağzı kokuyor oğlum yapamam ben.' dedi yüzünü ekşite ekşite. Sakız çiğnet bir süre belki daha iyi olur diye bir öneri dilimin ucuna dek geldi, fakat kendimi daha saniyeler önce kurtarmışken niye yeniden yakmaya çalışıyorum diye bu öneriyi gerisin geri ittim. Numaranı verdin mi diye sordum. Vermişti. Aynı soruyu bana yöneltti. Vermiştim.

Çok şükür ki kaypaktık. Çalan telefonu açmayacak kadar yüzsüz, uğursuz ve ittik. Kalabalıkta bizi bulamaz konseri izlesek mi dedik sonra alanı terk ederken. Arabada Hüsnü Şenlendirici&Deniz Seki Adaletsiz Seçim dinlemek daha cazip geldi. İkimiz de mutsuzduk. İkimiz de mutsuzluğumuzdan yüzsüz, uğursuz ve it olmuştuk.

Edit: Bu yazının soundtrack'i de Elastica'dan gelsin.

26.05.2015

Episode VII-Part IV "Irmağının Akışına Ölürüm Galaksim"

Öncelikli olarak aşağıdaki iki linki okumanız gerekecektir, zira bu entry bir yazı dizisinin devamıdır.
http://www.demirbeyvebiyiklari.com/2013/05/episode-vii-narrow-escape.html
http://www.demirbeyvebiyiklari.com/2013/05/episode-vii-part-ii-early-remembrances.htm
http://www.demirbeyvebiyiklari.com/2013/09/episode-vii-part-iii-give-me-weapon.html
       

                "Seninle açık  seçilmiş kişisin, kanındaki Midichlorian miktarı çok çok fazla." dedi."Alkollü müymüşüm lan?" dedim, "Yok yahu, midoklorian mıymış neymiş, Jedi olmanın bir numaralı işaretçisiymiş." dedi. Ne ara benden kan aldı da test ettirdi diye düşünedururken bir gün öncesinde PES'te maça başlamadan son taktik ayarlamalarımızı yaptığımız sırada  'Kan alırım kaaaaan!' diye bağırışları aklıma geldi. Yenilmemin ardından mecazi konuşmadığını bir tüp kan alarak ispatlamıştı. Şaşkınlığımı üzerimden atar atmaz sevince boğuldum.  'Usta sen bana o ışın kılıcından haber ver, bir de adımı sizinki gibi klasımsı birşeylere çevirin ben her türlü varım.' dedim. O kolaymış. Cebinden bir lightsaber çıkarıp verdi. Ne renk diye sordum,maviymiş. Abi grili siyahlı bişeyler yok mu dedim, yokmuş. Çaresiz kabul ettim lightsaberımı. Sonra bir kağıt kalem çıkarıp tutuşturdu elime. İmzalamamı istedi, imzaladım okumadan. Ne olduğunu sordum imzaladığım kağıdı uzatırken. Önemsizmiş, kılıcı üzerime zimmetlediklerinin bir belgesiymiş. Kılıca birşey olursa benden bilirlermiş. Buna rağmen hemen bir koşu tuvalete gidip lightsaber'ımın kabzasına forza beşiktaş yazdım. Kabzası artık bana özeldi. Padawan sürecim bu şekilde başlamaktaydı.
                Beni konseye götüreceğini söyledi, orada da son kez Yoda'nın onayını aldıktan sonra beni bir Jedi'ın yanına öğrenci olarak vereceklerini belirtti. Yola koyulduk. Yürürken aklıma adını bilmediğim geldi, bir haftadır arsız gibi eteğimin dibinde dolanan adamın adını bilmiyordum daha, sordum söyledi. Obi Van Kenobi'ymiş adı. Yol boyunca Jedi'lığı övdük Obi Van'la birbirimize. Dark Side'a kavgada ağza alınmayacak şeyler söyledik. Şakalar yaptık konseyle alakalı. 'Konsey monsey olay baya bir Kurtlar Vadisi'ne dönmüş Obi Van abi, yoksa Yoda'nın lakabı da Baron mu tsısısı ısısısı' diye espri yaptım hatta. Güldü, gülüştük.
              Konsey odasına geldiğimde ilk önce büyük bir kapı karşıladı beni. Üç parmağım havada şöyle bi sağdan sola attırdım elimi, açılmadı kapı. Daha gücü kullanmayı bilmiyormuşum, ondanmış. Öyle dedi Obi. Kapıya akreditasyon kartını okuttu tuffuf diye açıldı koca kapı, konsey odasına geçtik. Yoda'yı gördüm kapının tam karşısında oturan ekibin ortasında. Bi koşu yanına gittim, eline yapıştım. Öptürmemek için iki büklüm oldu ama öptüm yine de. "Ol berhudar" dedi. Diğer masterları da sağ elimi kalbimin üstüne koyup başımı eğerek 'Selamünaleyküm masterlarım' diye selamladım. Herkes 'Vealeykümselam' dedi bir tek Yoda 'Selamvealeyküm' dedi.

            Beni konsey salonunun tam ortasında bir yere, tam karşılarına oturttular. Oturak alemi gibi bir ortam vardı. Yoda'yı ortalarına alarak sağlı sollu dizilmiş master'lar bakışlarını ayaktan başa üzerimde gezdiriyorlardı. Söze Obi Van Kenobi başladı. Bir süredir beni izlediğini ve bende çok çok yoğun bir force hissettiğini anlattı konseye. Konsey de onu hmm hmm diye dinledi, Yoda da hmm hmm diye dinledi. Obi Van sözünü bitirince Yoda "Bu çocukta ben hissetmemek kötü birşey Anakin'de olduğu gibi." dedi. "Bundan sonra sen Obi Bali Smail'in öğrencisi olmak, padawan olmak. Büyük Jedi olmak ilerde." diye devam etti ve "Adın da Qui Sar Gammaron" şeklinde sözlerini bitirdi. 'Ya benim soyadım da aslında kahraman soyadı hani. Qui Sar Güçdemir olsa adım?' diye öneride bulunur gibi oldum. Obi Wan Kenobi etimi burdu, "Buldun, kıllısını arıyorsun!" dedi. 'Kıllısını sevmem.' dedim.

Jedi Konseyi-Konya Buluşması (Şubat 1993)
             Yeni ismim hoşuma gitmişti, kılıç da iyiydi, Yoda sözlerini bitirir bitirmez hemencecik saçlarım Padawan saçı da oluvermişti. Çok mutlu oldum, bu mutluluğumu bir keyif sigarasıyla şenlendireyim istedim. Pakedi cebimden çıkarıp konseye ve master'ıma uzattım. Kullanmıyormuş hiçbiri, Obi Bali 'Sadece puro içerim ki oğlum ben' diye karizma yapmaya çalıştı, etkilenmedim. Işın kılıcımı 'Voiiioonnnnn' diye çalıştırıp sigaramı yaktım. Master Windu 'Var mı aklına takılan bir şey yavrum?' diye sordu. "Var" dedim, "Efendi Yoda az önce 'Bu çocuğun içinde kötü birşey görmüyorum' dedi lakin bende az biraz şehvet var, porno morno izliyorum arada, sorun olmasın?" dedim. Sağ olsun Master Obi Bali Smail içimi rahatlattı : "Bak hep duyuyorsun adı geçiyor bizim bir Anakin vardı. Karıya kıza taktı, götü başı dağıttı. Sen rahat ol çek 31'ini dalgana bak"
         
              Biraz oturup muhabbet ettik, sonra Padme'nin ikizi salona büyükçe bir kutlama yaş pastası getirdi. Pastanın üzerindeki mumları üfler gibi yaparken, pastayı keser gibi yaparken fotoğraflar çekildim. Gazımı alamadım Yoda'yla ve diğer tüm konseyle facebook fotosu çekildik, instagram fotosu çekildik. Çocuklar gibi şendik. İlerleyen dakikalarda konsey kendi arasında force kullanarak pasta savaşı bile yaptı. Benim henüz force'u kullanma konusunda bilgim olmadığından elimi kullanarak savaşa eşlik ettim. Artık bir padawandım. Qui Sar Gammaron'dum.

               Konseyin sekreteri, aynı zamanda Padme'nin ikizinin sevgilisi olan Edi Pak Bairaam bilgisayarının başındaydı. Ben de yanında türk kahvesi-sigara ikilisini götürüyordum. Canım sıkılıyordu. Edi'nin bilgisayara şöyle bi göz ucuyla baktım. Padawan oluşumun şerefine düzenlenen partide çekildiğimiz yüzlerce fotoğrafın içinden seçtiklerini facebooktaki Jedi fan sayfasına yüklüyordu. Sevgilisiyle olan bir fotoğrafını 'Bebishim ve Bennn:)))' şeklinde adlandırması beni 'iyi ki senin öğrencim değilim lan' düşüncesine itti. Yarım ağızla 'Beni de tegle usta! Eşe dosta havam olsun, bakarsın karı kız düşer' diyerek sekreterlikten ayrılıp Master'ım Obi Bali Smail'in yanına seyirttim.

               Obi Bali, kendine has kekremsi bir kokuya sahip odada kalıyordu. Odasına girdiğimde bir makineyle uğraşmaktaydı. 'Merhaba usta yardım lazım mı?' diye sordum. Dübel istedi, çimento istedi, ingiliz anahtarı istedi. İstedi de istedi. Ne yaptığı hakkında da hiç bir şey söylemiyordu. Padawanlıktan çıraklık seviyesine düştüğüm hissiyatına kapılmıştım. Bu hissiyata kapılmama sarışın ustam Obi Bali'nin çömeldiği için açılan kıç çatalında gözüken kara göt kıllarının neden olduğu apaçıktı. 'Ustam! Yengeye söyle bir tamirciye versin. Olmayacak, yapamayacağız biz bu süpürgeyi' dedim. 'Süpürge değil o. R2D2! Üstün bir robot türü.' dedi. 'Asimo gibi he mi?' diye sordum. Ondan daha akıllı, gubirik cibirik sesler çıkaran, çok daha üstün bir robot olduğunu anlattı bana.
             

               Robot lafını duyar duymaz cebimden i-pod'umu çıkardım, açtım müziği, fulledim sesi, koydum kulaklıkları avucumun içine müziğin odaya yayılmasını sağladım. 'Çalıştır usta şu robotu iki tur. Az robot dans yapalım, şu içinde olduğumuz kasvetli günleri biraz olsun unutalım' dedim. Sağ olsun kabul etti ustam. Ama 'Asıl robot dansı C3PO yapar oğlum. İkisini de çalıştıralım bali.' diyerek çalışma masasının yanında duran örtülü cisme doğru yürüdü. O sırada ben " 'Bari' mi dedi yoksa 'Bali' mi dedi lan?" düşüncesine dalmıştım. Ustam örtüyü kaldırdı. Örtünün altından tam kro işi, altın sarısı bir robot çıktı. R2D2'dan daha bir robot duruyordu bu arkadaş ama. Obi Bali her iki robotun da 'On' tuşlarına bastı ve başladık birbirinden kıvak robot dans figürlerimizi sergilemeye. Dübidübi düp dup dibi dup diye oynadık.

               Bu eğlencenin bize yetmediğini düşünen master'ım Issız Adam filminden sonra 'belki ekmeğini yerim lan' düşüncesiyle almış olduğu gramofona içinde Imperial March'ın da olduğu karışık plağı taktı. Karışık kaset yaptırıldığını biliyordum lakin karışık plağı ilk defa duymuştum. Herneyse ...

Haluk Levent Reyiz robotlar tarafından tutuklanırken.
               Imperial March eşliğinde iki robot ve ustam kendilerinden geçip headbang yaptılar, kafa salladılar. Bense ellerimi horon pozisyonunda havaya kaldırıp alışık olduğum üzere kartal pençesi yaptım. Imperial March'ın ardından Tarkan'dan Dön bebeğim başladı. Kro işi robot meğersem duygu sahibiymiş. Oturdu ağladı koskoca metal yığını. Bir şişe yağ içti kederinden, kafası kıyak oldu. Bu şarkı bitince Haluk Levent başladı. Haluk Levent ile headbang'i ayrı ayrı düşünemediğimizdenAşkın Mapushane'de kafa salladık, dil çıkardık, rakınrol forevır hareketi yaptık. Sonra yorulduk ve müziği kapadık.
----------------------------------------------------------------------------------------------
                Padawan akademisinde ilk haftamdı. Deli gibi lightsaber kullanmak istememe rağmen henüz sadece etrafı tanıyor, güzel insanlık ve din kültürü-ahlak bilgisi dersi alıyordum. Lakin etrafımdaki büyüklerimin konuşmalarından anladığım kadarıyla da ufukta bir savaş bizi bekliyordu. Bu durum ben ve benim gibi padawanlara hissettirilmemeye çalışılıyordu. Kendimi tutamadım ve götte durmaz zırt osuruk edasıyla Master Yoda'nın huzuruna çıktım. Her ne kadar bana söylenmese de bir savaşın bizi beklediğinden haberim olduğunu belirttim. Yoda: "Dedi bize 'Don't make me destroy you!' Olacak bir savaş kaçınılmaz fakat bilmiyoruz biz ki zamanı ne zaman?" dedi. "Yoda hocam! Havlayan itoğluit ısırmaz korkmayın. O oradan ulusun dursun, dert etmeyin siz. Fakat bana dengeleri jedi'lar yönünde değiştirebilecek biri olduğumu söylemiştiniz. Şimdi savaş çıksa birşey yapamam ustam. Oturur düşmana güzel insanlığı öğretmeye kalkarım, imanın şartlarını sayarım, abdest almayı anlatırım anca. Sizden ricam bana artık hızlandırılmış bir kurs başlatsanız da bir an önce pod binsem, kılıç kuşansam, yardım etsem sizlere." dedim.
Yoda beni haklı buldu. Yamrı yumru elleriyle Obi Bali Smail'e, bana hızlandırılmış kurs vermesini rica eden bir mektup yazdı ve ustama vermek üzere bana teslim etti. Elini öptüm ayrıldım huzurundan.
Artık beni bir hızlandırılmış kurs ve ne zaman başlayacağı belli olmayan bir galaksi savaşı bekliyordu.

Edit: Soundtrack de Emma Louise reyizelladan.

19.05.2015

Hırka Giy! Hastalık Havaları Bunlar, Korkuyorum

Ne zaman Radiohead dinlesem bir şeyler yazasım geliyor.
Ne zamandır da uzağım müzikten.
Ne kadar da çok oldu kendimle böyle başıboş kalmayalı.

Yok yok. Hikayem yok gül cemale gülücük düşürecek cinsten bu sefer. Çok uğraştım uğraşmasına ama sanki bitmiş bütün anlatım yeteneğim, yazamadım tek kelime. Diğer blog sahiplerini bilmem de anlatacağım şeyler varken yazamamak, bu anlatacağım şeyleri bir hikaye içinde kurgulayamamak canımı yakıyor artık son dönemde. Bu uzakta kaldığım dönemde bir çok seyahate çıktım. Bursa, Edirne, Tekirdağ, Boston, Ankara, İzmir, İzmit, Bakü... Bir sürü de hikaye topladım ama bir bütün haline getiremiyorum. Salt 'Şuraya gittim, şurayı gezdim, şunları yaptım.' yazısı da Demirbey tarzı değil.

İlla birileri Ah Müjgan Ah dedirtmeli hikaye dediğinde.
Ferhat, Şirin'ini bulsa da dağa salladığı her kazmada 'Ah Müjgan Ah!' demeli.
Musa, Sarah'a TC kimliği çıkarırken "Ya senin adın Müjgan mı olsa? Ya da Mehmet Aurelio?" diye sormalı.
Televizyonu açar açmaz, ağlayan gözlerle Sadri Alışık ekranda belirip "Müjgan'ın gözleri dört defa lacivertti." diye daha üstüne çıkamayacağım bir hayranlık betimlemesi yapmalı.
Kırmızı kablo mu mavi kablo mu kesilmeli ikileminde kalındığında bile "Ah Müjgan Ah!" denilip dört defa lacivert kabloya bıçak sallanmalı.


Şu anda ifif ifir Coldplay-Trouble çalıyor, sesi kapalı televizyonda Ahmet Davutoğlu konuşuyor. Ah Müjgan Ah!

Edit: No Surprises dinleyin siz de bu yazıdan sonra. Hayatımda dinlediğim en güzel şarkı, yıllar geçiyor etkisi değişmiyor.

Yakında görüşmeyi umuyorum.

25.03.2015

2 MART HAYATI

Kalktım. Şubat soğuğuna aldırış etmeden camı açtım. Huuuf diye hava çektim içime.
Bir daha...
Bir dahaaa...
Sonra 'Ananı sikiim ciğerim buzlandı lan!' diyerek kapadım pencereyi. Pencereyi terk etmeden önce gözlerimi kısıp adeta bi Legolas gibi İnönü Stadı'nın olduğu bölgeye çevirdim şahin bakışlarımı. Güzeeel, stad yükseliyordu.

Donla yatıyorum son dört aydır. Vücudum toksinlerini gece boyunca rahat salabilsin diye bu yöntemi geliştirdim. Önce çırılçıplak yatmayı denedim. İkinci çırılçıplak yatma seansımın sonunda zatürree olunca vaz geçtimbu hevesimden ve don atlet yanmaya döndüm.

Boxer'ımın altında açık kalan baldırlarımı şaka şuka tokatlayıp mutfağa doğru depara kalktım. İşte bu. 1-2 saniye arası bir sürede mutfağa eriştim. Dört metreyi gayet iyi geçmiştim. Biraz kendimle gurur duydum ve omzumdan öptüm kendimi. Dudaklarım atletin kumaşına değdi. Kumaş öpmeyi hiç sevmem. Hemen atleti sıyırdım omzumdan ve etimi etimi öptüm.

Tebrik faslımı bitirir bitirmez buzdolabını açtım ve hemen raftaki portakal suyuna uzandım. Paraya kıyıp aldığım taze sıkılmış portakal suyunu, bardağa koymak için bile bekleyemeden ağzıma dayayıp içtim. Portakal suyu bitmişti, pet şişeyi suyla doldurup şişe dibindeki posayı da içtim. Vitaminin bir gramı dahi dışarı gitmesin diye tadı bok gibi olan sıvıyı içtim. "Bir acıyı unutmak için daha büyük bir acı gerekir" düsturundan yola çıkarak ocağı açıp elimi ateşe tuttum. Çifte acıya davet çıkarmıştım. Hem elim hem de elimin kılları yanmıştı. Tütsülenmiş keratin doku kokusundan hızla uzaklaşayım diye bir kez daha baldırlarımı tokatladım ve salona kadar koştum. Salon kapısına gelende bir düz takla atarak içeri girdim ve devamında 25 şınavla sabah sporumu taçlandırdım. Şahlığımı ilan etmiştim fakat şahbazlığa yürüyeyim istiyordum. Alkışlı şınav çekmeye karar verdim. Henüz ilk denememde de ağzım üstü yere yapıştım.

Mesela Şınav
Gürültüye uyanmış olacaktı. Yüzümü parkeden kaldırdığımda göz göze geldik. 'Napıyorsun?' diye sordu. Alkışlı şınavı becerememenin verdiği utançla yüzüne bile bakmadan 'İnat ettim,ölmeyeceğim ben.' dedim. Hemen gözleri doldu ceylanımın, yanıma eğildi "Doktora gitmiştin sen değil mi? Kötü bir şeyin mi varmış?" dedi ağlamaklı bir sesle. Spor yormuştu ve acıktırmıştı. İçinde bulunduğum koşulları gözden geçirip 'He maralım, he türkü bakışlım. Ölümcül bir şeyler varmış vücudumda. İsim verme dedim doktora, random öleyim istedim, sürprizlerle dolu öleyim istedim. Ama yediremedim kendime ölümü, korkudan spora, iyi besinlere verdim kendimi. Şimdi iyi bir kahvaltı yapmam gerek dört çeşit peynir, pastırmalı yumurta, bal-kaymak, şokella, simit ve filtre kahveyle... Ölmek istemiyorum anlıyor musun?' dedim ve göz yaşları saldım mini mini göz pınarlarımdan. Hemen beklediğim reaksiyonu gösterdi ve sarıldı boynuma. 'Ben hazırlarım o dediklerini sana er kişim.' dedi.

Saçımda beyazlar o kadar çoğaldı ki bünyemde bunalım baş gösterdi son zamanlarda. Yaşlanmak öyle canımı sıktı ki geleneksel 2 Mart yazısını bile yazmadım bu sene. Ha ne değişti, nasıl geçti 3 Mart'ın derseniz. Aynı. Kötü. İyi ki yazmamışım soktumunun yazısını, boşuna hayaller sıralayacaktık buraya. Neyse, bu sporlar, bu portakal suları, bu sağlıklı yaşam ayakları hep bir yaş fazla olsun yaşamanın kurnaz hesapları. Hani bir yaş fazla yaşasam, o fazladan yaşadığım yaşın doğum günü en güzel doğum günüm olacak, hep hayalini kurduğum doğum günü olacak gibi. Klasik 2 Mart yazısı, yerini klasikleşmeye aday 2 Mart hayatına bırakıyor galiba.

'Balı uzatsana...' dedim kısa boylum al yazmalıma '...sağlık emikleyeyim biraz.'


Edit: Dinleyeni ıslatan şarkı. Ha ıslatıp dövüyor ama. Oldukça anlamlı benim için. Umarım yazıyı da şarkıyı da beğenirsiniz.

11.02.2015

Kar ve Düşündürdükleri

Yazıya böyle bir başlıkla girince herkeste bir Tuna Kiremitçi yazısı beklentisi oluşmuştur. Fakat kar bana doğalgaz faturamın zalımlaşması dışında bir şey düşündürmüyor.

Şimdi ben buradan sakın yanlış anlaşılmasın hanımellalara yürümek için yazmıyorum ama kedileri ve kuşları da düşündüğümü itiraf edeyim. Dün evimin kapısının önündeki çöpü fiti fiti yırtmaya çalışan kedi içimi cız ettirince evdeki Veli'nin yemini ve arada kedilere veririm diyerek aldığım kiloluk mamayı aldım indim sokağa. Ver ettim sevabı. Ver ettim sevabı.

Sonra sevap işleyip cennette dönüm dönüm araziye konmak için böyle naif ve aslında yapılması gereken bir işi yapmayayım; tertemiz, insani duygularla, vicdanımla bu işi yapayım istedim. Beceremedim. Yine aklıma kazanmakta olduğum sevaplar geliyordu. Hatta bir ara yemeklere uzak duran bir kediyi tutup ağzına zorla mamaları sokarken 'Cehenneme mi gideyim istiyorsun lan orospu çocuğu? Ne yaparsan yap gideceğim oğlum cennete! Elden ayaktan kesilmeye yakın bir de Hac patlatırım hopppaaaa. Ama şimdi sen bu mamayı yi-ye-cek-siiiiin! Yeeeeeee!' diyordum. İşte tam da o anda kedi "Neden her şeyi planlı yaşamak zorundasın? Neden bundan 30 yıl sonrasının planını bile kafanda tutarak yaşıyorsun?" dedi. Kedi dile geldi diye korkumdan kediyi fırlatıp ayağa kalktım. Arkamı dönüp eve koşacakken benden daha kısa bir insana çarptım. Neyse ki yere düşmemişti. Kolundan tutup şöyle bir baştan aşağı süzdüm çarptığım canlıyı. Ev sahibimin kızından başkası değildi bu. Nur'du bu. Önce selam verdim, sonra özür diledim. Muhabbet açılsın diye de kedinin az önceki dile gelişini duyup duymadığını sordum. "Allah Allah ne dedi ki sana?" dedi. 'Şey...' diyebildim sadece. Zira unutmuştum. Bu aralar sık oluyordu bu. Arabayı kitlemeyi unutuyordum, suyu açık unutuyordum, unutmayayım diye aldığım notu hangi not defterine yazdığımı unutuyordum. Mütemadiyen unutuyordum anlayacağınız. Plan lafı geldi aklıma. 'Planlı yaşıyorsun çok, kendine gel diyor kedi yahu. Pilan yapmayın pilan tutmaz Karadeniz'de ehhehe.' diye güldüm. Hem de bu güzeller güzelinin İsmail Türüt'ün bu eserini bilip bilmediğini kontrol etmek istedim. Sanırım bilmiyordu, zira gülmedi.
'Ne Coni'si ne Rus'u
Pusu kurmasın pusu,
Bölücülük borusu
Ötmez Karadeniz'de" diye de şarkıyı devam ettirdim. Hala gülmüyordu.

"Bendim onu diyen" dedi sadece. Ulan kediyi boşuna fırlattık gitti sevaplar diye düşündüm.



'Plaaan, yapmak zorunda olduğumuz bir şey değil mi Nur hanım? Örnek vereyim Her ayın 14ünde bankaya gidip kiramı yatırmam planlı bir yaşamın parçası değil mi? Ben o bebek gibi iki yüzlükleri hesabınıza ateş etmesem siz benden tiksinmez misiniz? Beni evden çıkarmak için bahaneler aramaz mısınız?' diye sordum. "Ben zaten şahsen sizden tiksiniyorum. Babamlar pek seviyor nedense. Bıyığın oluşu seni yaşlı camiasında sevilir kılıyor sanırım. Ben de umursamıyorum, sesimi çıkarmıyorum doğrusu." dedi. Beyaz Futbol'un ağzıma dolamış olduğu 'Haydaaaaaaa'yı koyverdim. 'Ne kötülüğümü gördünüz?' diye de sordum. Eve gelenin gidenin belli olmadığını, habire sabaha karşı alkollü kızlarla geldiğimi söyledi. 'Ben alkol kullanmıyorum.' dedim. "Alkollü olan kızlar zaten" dedi. 'Ha ben alkollü ile kızlarla arasında virgül varmış gibi anladım tonlamanızdan. Doğrudur. Kuzenlerim alkolik komple. Ama ben karışmıyorum. Birey onlar da neticede. Kendi kararlarını kendileri versinler.' dedim. "Yalan söyleyince de sevap point'lerin azalmıyor mu? Kuzen demeyin bir de rica ediyorum. Ben bilmiyorum sanki ne tarz kuzenler onlar. Ha annemler inanmış kuzenlerinin çok olduğunua. Aşiret diyorlar sana. Ben yemem ama. Ulan beş vakit namaz kılınan evdi orası, iyice şer yuvasına çevirdin girdiğinden beri." diye yüklenmeye başladı. Ben kendimle yüzleşmeyeyim diye aynaya bakmadan traş olan bir adamım, kalkmış bana beni sorgulatıyor gece gece. Daha fazla dayanamadım. Konuşmanın başından beri sağ elimin içinde tuttuğum bir avuç kedi mamasını zorla ağzına tıktım. 'Cehenneme mi gideyim istiyorsun lan orospu çocuğu? Ne yaparsan yap gideceğim kızım cennete. Ama şimdi sen bu mamayı yi-ye-cek-siiiiin!' dedim.

Edit: Soundtrack de Explosions in the Sky'dan gelsin.

22.12.2014

GururLAN

Geçtiğimiz hafta Linkiesta adlı, İtalya'nın önemli online gazetelerinden birinde Çarşı ve Çarşı'nın yargılanması üzerine bir haber yapıldı. Resmi olarak Çarşı üyesi değilim ama iyi Beşiktaşlıyım.
Aşağıda orijinal linkini de paylaştığım haberde ben de elimden geldiğince Beşiktaş'ı, Gezi parkı olaylarını, semtin tribünlerini anlatmaya çalıştım.

http://www.linkiesta.it/processo-35-tifosi-besiktas

İtalyanca bilen buyursun linkten devam etsin, fakat İngilizce lazım bana diyenler için de aşağıda haberin tercümesi mevcut.

"The Carsi protected all, was the defender of the district. Ever since that first night of clashes in Gezi Park, the Carsi sided with vendors, residents, tourists." Emre Gucdemir lives in Istanbul and is a fan of Besiktas, one of the city's main football teams. The Carsi is the largest group of supporters of that team. The words of Emre run back in time.


It is the spring of 2013. Activists, journalists, young people and ordinary citizens poured into the streets surrounding Gezi Park in Istanbul. Protesting peacefully against the construction projects of the Erdogan government, which just above the park Gezi wanted to build a center commercial. But in a short time, after the brutal repression by the police, the protests spread like wildfire across the country. Police launches pepper spray, tear gas at eye level, and water hydrants adds stinging gas. And that becomes the occasion to express disagreement with the growing authoritarianism of the Premier Recep Erdogan, and corruption of the executive. After those first events, Amnesty International accuses the government in Ankara to "large-scale violation of human rights", while organizations such as Human Rights Watch, denounced the restrictions on press freedom, the right of association and assembly that the Erdogan government, in Turkey, was intensifying.

The protests in Gezi Park return topical today, in the days when you open the case against 35 fans of Besiktas. Yet another manifestation of the government's attempts to Erdogan planing dissent inside the country.

Yes, because in the spring of 2013, to demonstrate in Gezi Park were they, the fans of Besiktas, many of whom enrolled in one of the most popular clubs of supporters of the team, the Carsi Group, which brings in a marked A logo anarchist and has a slogan which reads: "Carsi is against everything." Beside them took to the streets even thousands of supporters of Fenerbahce and Galatasaray, the other two teams historic city. But only about 35 fans of Besiktas now hangs very serious accusation: taking part in the protests with the intention of overthrowing the government.

What is known, the protests of the supporters of Besiktas in the days of Gezi, is that they were present and showed off a series of colorful slogans. Some of them got hold of an excavator which pursued an armored police. Twenty-two of them were stopped. "The first day of June, a huge crowd poured in Taksim," says Emre Gucdemir, fan of Besiktas although not officially enrolled in Carsi, this revolts of Gezi Park. "On the evening of that day, the police closed the park. But people who had gathered there was only in Taksim Square. Many began to move in the area of Besiktas, 15 minutes from Taksim "(the names of football teams, in Istanbul, take their name from the districts of the city. The Besiktas, named after the district). Unfortunately a group tried to reach the offices of Erdogan, Dolmabahce. The police tried to prevent it and started the fighting, "says Emre.

A totally different allegations of the prosecutor that lead to the threat of a life sentence for 35 of them.
In the 38-page report of the Prosecutor Adem Meral it supports the argument that those 35 fans were not interested in the popular demonstrations of Gezi Park, but were exploiting the opportunity to groped forceful action against the government. According to Meral, 35 had also studied a catch plan of Prime Minister Erdogan. To that accusation, now risk a life sentence.


The prosecutor cites tweet, phone calls and trying to occupy the prime minister's office in Istanbul as evidence of attempted subversion. But HRW said: "The evidence presented by the prosecutor in the indictment does not contain any complaint of activity comparable to an attempt to overthrow the government or other offenses for which the defendants are on trial, including the act as a criminal gang and resisting the police. "It speaks of "abuse of the justice system."

The trial of the fans is just the latest in a series of attempts made by the premier to weaken the turkish Carsi. "During a public meeting, on the same days of the protests - still tells Emre - Erdogan asked the crowd to applaud a group that bore the logo of Carsi, stating that he was on his side. But the logo of those people was false. There was no A anarchist who instead will comparEmre The Carsi not allies ever for interest or for the benefit of someone. It's silly to think you can handle an anarchist group, "explains Gucdemir.
But after that the Ankara government did not give in. While the curve of Besiktas continues to lead in the field of banners comment to any political fact of interest, a system is introduced to restrict access to the stadiums. "To come now need to buy a card, Passolig, a kind of credit card. But it's really hard to get it and the result is that the stands are filled only to 20, 30% for each team, "says Emre.

The government of Erdogan, denounces Human Rights Whatch in this report in September 2014, has stepped up "the repression of press freedom, rights of association and assembly," from the very beginning of the protests of Gezi Park. Recalling also as Ankara in December 2013 attempted to suppress discussion and information on corruption charges broke out in that month, outlawing even Twitter and You Tube "Since the protests Gezi, says the report, the authorities have blamed thousands of people Istanbul, Ankara, Izmir and other cities because they were participating in events not authorizated at least 5500 people have been subjected to processes, says HRW.

The case of the 35 fans of Besiktas is not isolated. In June it was opened a case against five people accused of leading a criminal organization is of the organizers of Taksim Solidarity, the group that supported the protests in Gezi Park.
Meanwhile, points out once again, Human Rights Watch, open processes against many protesters Gezi Park contrasts with the small number of police officers held responsible for excessive use of force in demonstrations of spring 2013.

"The protests of the supporters of Besiktas have cooled in recent times. People fell into disarray after the double victory of Erdogan (local elections and presidential, ed), "says Emre Gucdemir. "And we Besiktas now we must be cautious. We still await the end of the construction of our stadium and now 35 of us hostage. When we have a stage again, we return to shout choruses of all we know, as we have done so far. "It is in the tribune of Besiktas that Emre says even he learned freedom, equality and truth. "Certainly not in Turkish schools." That's why I took part in the protests of Gezi Park. "It is our mission to react to situations in which there is freedom in play."

Soundtrack:
Kapıcılar Kralı'nın soundtrack'i tadında. Leziz, dinlendirici...

7.12.2014

SICAK DENİZDEN KORKARIM (YENİ İŞENMİŞ OLABİLİR)

'Dobriy vecher' dedim ve kapıdaki görevlileri başımla selamladım. 'Dobriy vecher' diye cevapladılar ve nazikçe kapıyı açtılar. Eyüp önde, ben arkada girdik içeriye. İçeri girer girmez hemen girişteki vestiyer gözüme çarptı. Dizlerime kadar uzanan, yakaları kalkık, sigara kokulu, siyah redingotumu seri bir hareketle omzularımdan aşağı ittiriverdim. Bizi görür görmez saygısından yanımıza koşan vestiyer çocuk tek hamlede havada kaptı pardesümü. Benim ardımdan Eyüp de kendi pardesüsünü vestiyer çocuğa teslim etti.Vestiyerin bulunduğu geniş holün sonuna doğru yürüyorduk ve attığımız her adımda müzik sesine, alkol kokusuna bir adım daha yaklaştığımızı hissedebiliyordum. Hol ile içeriyi birbirinden ayıran kapının önüne geldiğimizde Eyüp, bana döndü ve 'Hadi bize iyi eğlenceler.' diyip göz kırptı. Kapının başında duran mekan görevlisi elini dev, pirinçten yapılmış tokmağa uzattı. 'Dobro pazhalovat!' dedi ve saygılı bir biçimde başıyla bizi selamladı. Eyüp tepki vermedi, fakat ben atara atar, gidere gider yapıda bir insan olduğumdan aşağı kalmadım ve ben de başımla onu selamlayıp 'Spasibo' diyerek Eyüp'ün ardından içeri girdim.


İçeri adımımı atmamla 'O'nu görmem bir oldu. Beyefendi halime, janti üstüme-başıma bakmadan köfte dudaklarımdan istem dışı iki kelime döküldü:
"Ananı skiiii"

Henüz ilk gözüme çarpışında beni bu hale getiren kadınla bir de göz göze gelsem neler olacaktı kim bilir? Fakat o kadar kalabalıktı ki burası, göz göze gelebilmek ciddi bir marifet gerektiriyordu. Yine de elimden geleni yaparak, O'nu gözlerimin hapsinden çıkarmadan adımıza ayırtılmış masaya doğru yürümeye başladım. Yürürken dans eden insanlara çarpıyor, özür dileyecek kadar bile kendime gelemiyordum.Tam masaya gelmeden önce, yerde zannediyorum ki lenslerini aramakta olan bir kadının kafasına diz attım. Kadının sevgilisi beni tartaklamaya kalkar gibi oldu ama sağ olsun Eyüp gelip olayı büyümeden bitirdi. Eyüp, yol-yordam bilir.

Masa mezelerle donatılmıştı. Bir şişe vodka ve bir şişe de tatlı şarap yine masada duruyordu. Masamıza oturduktan hemen beş dakika sonra şef garson yanımıza gelip bir eksiğimizin olup olmadığını sordu. Fakat ben öyle kapılmışım ki O'na... Kalabalığın içinde tıknaz, üstü başı namütenasip bir adamla yapmakta olduğu dansı haset saçan bakışlarla izlemekten fark etmemiştim garsonu. Eyüp 'Fsio..' , 'Khorosho...' ve benzeri şeyler söyleyip garsonu yolladı. Yollar yollamaz koluna dokunup 'Mirim, şu hanımefendiyi tanır mısınız acaba?' diye sordum. "Eski çıktığım lan o! Haydaaaa." diye efelendi. 'Ha ajan, pardon o zaman. Ben tabi bilmediğim için durumları...' vs şeklinde kırdığım potu tamire giriştim. "Yok lan, takılıyorum. Hangisi?" dedi. Eyüp şakacı çocuktur.

Bembeyaz teni, minicik ellerindeki kırmızı ojeleri ve alımlı dolgun dudaklarındaki kırmızı ruju, kusursuz yapmış olduğu topuzu, sadece kollarını ve sırtını açıkta bırakan simsiyah saten-dantel karışımı elbisesiyle 'O'nu işaret ettim bir kez daha. Tanımıyormuş Eyüp de. Daha önce de görmemiş hiç buralarda. Ben yalan olmasın ama rahat bi 1-2 saat o güzeli izledim. Bu sırada Eyüp sürekli bir şeyler anlatıyordu, ama ben dikkatimi anlattığı şeylere yöneltemiyordum bir türlü. Sonunda Eyüp de durumu fark etmiş olacak ki garsonu çağırıp hanımefendiyi masamıza davet etmesini emretti. Eyüp, istediği şeyi yaptıracak adamı bir şekilde illa bulur. Eyüp'ün çevresi geniştir.

Ve işte geliyordu. Adeta yürümüyor, tüy misali havada süzülüyordu. Yakınlaştıkça kalbim yerinden fırlayacak gibi oluyordu. Aklımdan nasıl selam vereceğimi, nasıl konuşacağımı da bir türlü kararlaştıramıyordum. Benim fark edemediğim adımları masamızın dibinde son buldu. Boştaki sandalyeyi çekip ona uzatmak için bile yerimden kımıldayamıyordum. Şimdi artık kokusunu da duyabiliyordum ve mıhlanmıştım adeta, nasıl bir büyüydü bu ya Rab! Sandalye uzatan olmayınca o da tanışmak için elini uzattı bana. Yumuşacık elini ellerimle tuttum ve dudaklarımı elinin üstünde gezdirdim. O an ağız-yüz ellerine kapanıp ağlayabilirdim. Ama neden bilmem yapmadım. Benden sonra Eyüp'ün de elini sıktı. Israrla oturmuyordu ve ısrarla kimse sandalye uzatmıyordu nazlı ceylanıma. Verin ulan şu siktiminin sandalyesini kadınımın kaba etinin altına altına.
Diyemedim. Kulağına doğru eğilip ne oldu manasında 'Chto Sluchilos'?' diye sordum.
"Ahşamınız heyr. Hansınız seks eylemek istiyr? Saati 250 mannat." dedi.

Eyüp'e döndüm. Sonra geri O'na çevirdim bakışlarımı. 'Valla bize "100'den fazla vermeyin." dediler. Turistiz biz diye bizi mi kazıklıyorsun canısı?' dedim. Eyüp de 'Git' anlamına gelecek şekilde kafasıyla işaret etti ve saatlerce beklediğim, rüzgar gibi gelip gitti.

'Valla Azeri şivesi libidomu etkiliyor, dayanamıyorum, düşüyorum ajan. Ayrıca buranın kons bar olduğunu niye söylemiyorsun en başında. Ben o kızla ilgili aklımda ne hayaller kurdum durdum kaç saattir. Rus zannettim, Moskova'ya kız istemeye gittim, önce Moskova sonra İstanbul'da düğün yaptım. Ben Bilmem Eşim Bilir'e katıldım. Oğlumu odasında 31 çekerken yakaladıktan sonra baba-oğul konuşması yaptım. Kızımı evlendirdim. 63 yaşımda öldüm Her anımın bir köşesinde de bu kadın vardı lan. Niye yaptın bunu bana?' dedim.
Asker Eğlencesi'nde marka! SARI TUTKU
"Bedelli vurmuyor muydu sana ya?" dedi.
'Şu andaki haliyle vuruyor. Ben garantici adamım yine de. O yasanın son, kabul edilen halini görmedikçe sevinmiyorum, bekliyorum. Durduk yere timsaha gelmeyeyim diye sevincimi saklıyorum.'
"Hah işte. Ben de seni asker eğlencesine getirdim işte. Bir nevi Sarı Tutku kafası. Sen Ankara'lısın daha iyi bilirsin, anlattırma." dedi.
'Ulan benim burada 18.000 lira borcum var, kalkmış benden 250 manat istiyor bir saat için bu kız da. Hayret bir olgu yanieee.' dedim.
Eyüp'e de askerlik vuracak 1 Ocak 88 kabul edilirse.
Gecenin kalanında müstakbel devremle votka içtik.


Edit: Soundtrack SOKO'dan. SOKO diyince dilim bağlanır oy. Gülmediği takdirde dünyanın en güzel kadını olaplüp. Şarkı ise naif ötesi-->

16.09.2014

Miles Kane Olsam Yine de Oynar mıydın Benimle?

Yine olmamıştı ve yine bitmişti. Ünlü İspanyol düşünürü Ege'nin lafını dinleseydim 'Biteceğini bile bile...' bu aşka başlar mıydım?

Başlardım.

Canım sıkılıyordu.
Ütüsü, bulaşığı, temizliği ayrı ayrı canımdan bezdirmişti. Romantizm kisvesi altında 'Hadi canım ütüyü beraber yapalım mı?' diyip dağ gibi gömlek ütüsünün yükünü hop diye yarıya indiriveriyordum.


Herkesin vicdanı kendi polisidir derler ya hani -Ne kadar polis varsa... Orası ayrı. A.C.A.B. 'a selam olsun.- , işte benim de vicdanım dayanamadı haliyle bu parazit yaşama. Bunu balık burcu erkekliğine bağlayan okurlar çıkabilir. Aman çıkmasın. Gezegenin sağda solda duruşuyla hali tavrı etkilenecek adam mıyım ben?
Dolunay mı var? Perdeyi kapatır yatarım ki gözüme gözüme şavkıyıp uykumu zorlaştırmasın. Dolunayın üzerimdeki yegane etkisi de budur.
Enerji sana ne ifade ediyor diye soracak olursanız (Ki niye soracakmışsınız ki), akşam olup da vücudumda işin alıp götürdüğünden arta kalan şeyi ifade ediyor diye cevaplarım.
Aşkın ne olduğunu unuttum. Sağımda solumda bile olsa görüp de tanıyamam. Aşk, bir Hüsnü'den Müjgan'a, bir de Edward'dan Sandra'ya akıp giden olarak tanımlayabilirim ama. Peşinde miyim? Peşindeyim.

Ben konuşmayı değil dinlemeyi severim. Dinler gibi yaparım bazı bazı. Vicdanıma kulak kesildim ama bu defa. Dağ gibi ütüye inat, olmadığını olmayacağını bir bir anlattım. Ağladı.
Allah kimsenin karşısında kimseyi ağlatmasın. Süleyman Seba'nın ölümüne gözlerimin verdiği tepki yakalandığında nasıl utanmıştım anlatamam. Nur içinde yatsın efsane başkanım.

Yedim bedduamı her zamanki gibi. Uzanıp uzanıp da bir türlü tutamayışımın müsebbibi bu beddualar belki de, kim bilir?

"Çık dışarı çık çık!" diye kovdu beni evden. Benim evimden. Anahtarlarım da içeride kalmıştı. Apartmana rezil olmama maksatlı kapıya bir kaç hafif dokunuş ve 'Açar mısın Arzu? Arzu! Arzucuğum ama bu yaptığın çocukluk, o kira kontratında benim adım yazıyor yahu!' diye kısık sesli serzenişlerde bulundum. Çok değil, bir on dakika sonra kapı açıldı ve kafasını uzattı. Ömrüm boyunca mutluluğu bulmamam ve iki yakamın bir araya gelmemesiyle ilgili dileklerini, bir diğer deyişle 'Beddua'larını tarafıma iletti.


Her ne kadar ben ağzımdan çıkarmayı beceremesem, çıkarmayı becereni sustursam da (Bkz. Müjgan vakası.), Arzu'yu bu isyanından ötürü suçlayamazdım. Hak etmiştim tüm bu bedduaları. Bir beddua ne kadar hak edilebilirse o kadar hak etmiştim.

Fakat her hak ettiğimi alsam Arzu'yla tanışmazdım bile.
İnsan her zaman hak ettiğini alamıyor.

Benim haktan hukuktan yana bir beklentim de kalmadı artık zaten. Yaşım yirmi yedi. Sigortamdan kaç gün geçmiş, emekliliğime kaç gün kalmış derdinde bir hayata yavaş yavaş alıştırıyorum kendimi.

Edit: Blog tasarım olarak çok keskin bir biçimde değişti. Umarım beğenmişsinizdir. Bu tasarım, Pythia'nın çok çok ince bir hediyesi. Vakit ayırdı, ilgilendi. Tasarımı bitirdiğinde 'Aa bu da olmamış.' diyecek hiçbir şey bırakmamıştı. Ne kadar teşekkür etsem az, ama o teşekkür yerine daha çok yazı istiyor. Bundan sonra daha çok yazı o zaman...
Pythia burayı böyle çiçççek gibi yaptıysa kendi blog'u nasıldır kim bilir diyen de olabilir. O zaman link link---> http://www.pythiapi.blogspot.com.tr/

Edit 2: Soundtrack'i yine ikileyelim istiyorum. İlki Miles Kane-Come Closer (Ne desem boş bu şarkıya)

İkinci soundtrack ise Tove Lo'dan. Kendisine buradan 'Al canımı' diyorum.