3.04.2008
Yahülyahülyahülyahülyahül
Akşam üzeri 4 civarını bekleyerek geçiyordu günlerim.Adeta günün diğer saatlerini amacım olan 16:00 civarına varabilmek için araç olarak kullanıyordum
.Saat 16:00'a yakklaştığında ise ister fırında yemeğim olsun,ister kıta aşırı mesafeden akrabam gelmiş olsun,ister dünya yıkılsın hatta ve hatta bir oda dolusu dilber benle sevişmek için yalvarıyor olsun geçiyordum Camel Soft kokulu odamın penceresine,karşı apartmanın penceresini seyre dalıyordum.Ve o...Bazen umduğumdan erken bazen geç ama bir şekilde çıkıyordu ve arz-ı endam eyliyordu.
Dışarıda onun gibi binlercesi varken neden ona bağlandığımı ise anlamıyorum.İmkansızlığı gözüme gözüme sokması mı onu değerli kılıyordu?Bu uzak mesafeden göz rengini tam olarak tayin edemeyişim mi?Yoksa asaleti mi büyülüyordu Rabbimin bu aciz kulunu,beni...
Karşımızdaki pencereye ondan başka çok nadir olarak üniversite çağında,yirmili yaşlarda bir oğlan çıkmaktaydı.Belli başlı combovari hareketleri vardı.Tüm mahallenin pencerelerini ve sokağı kesip boşluğundan emin olduktan sonra burnunu karıştırması veya aşağıya balgam sarkıtması en pis iki combosu.Ek olarak,duş sonraları nice gelinlik çağda kızın aklını alma maksatlı belden aşağısına bornoz sarılı cam önüne geçişi de ayrı bir combosuydu.Ama asıl bu gençe özdeşleşen combo gölge oyunu combosuydu.Eleman gün aşırı otuzbire kendini vermekteydi.O kendini her türlü gözden ırak sanardı lakin coşkun sıvazlama seansları perdede adeta bir Karagöz-Hacivar oyunu edasıyla tüm mahalle tarafından ilgiyle ve beğenilerek takip edilirdi.
Bu genç adamdan gayrı da kimseyi görmedim zaten o pencerede.İkisi beraber yaşıyorlardı anlaşılan.En çok kanıma dokunan husus da buydu zati.Ölesiye kıskanıyordum bu masturbatör genci.Ama ya o?O asil,o güzel,o elde edilmesi imkansız yeteneklere sahipken nasıl da bu sivilceli ,belden aşağı temalı hayalgücü gelişmiş kimseyi ev arkadaşı yapardı?
Günlerden bir gün her zamanki gibi saat 16:00 sularında pencere önündeki yerimi aldım ve onu beklemeye başladım.
Bekledim,bekledim,bekledim...
Hiç bu kadar gecikmezdi."Evdeki abaza zorla sikiyor olmasın cancağızımı?" diye düşündüm.Sonra bu düşüncemi bastırdım,zira uzun tırnakları yardımıyla parça pinçik ederdi o herifi de izin vermezdi kendisine ilişmesine.
Saat 17:00'ye gelirken o pic çıktı cama."Hülyaaa!!!" şeklinde bir kaç tur haykırdı fazla kalabalık sayılmayan sokağa doğru.Adını da ilk defa işte o anda öğrendim.Gayet saf,gayet güzeldi.
Bu seslenişler üzerine çocuğun alt komşusu balkona çıktı.Vücudunu mümkün mertebe balkon sınırları dahilinde tutmasına rağmen başını çıkarabildiği kadar dışarı çıkararak ne olduğunu sordu gence.Oğlan panik içinde Hülya'nın kapıyı açık bulduğu bir anda evden kaçtığını anlattı,nasıl bulacağını bilmediğini ekledi.Alt komşu teyze "Siktiğiminin karı milleti.Heyvanı da aynı insanı da aynı,her mahlukatın kadını aynı.Aha burnumun sümüğü gibindir alayı.Koy götünye,tee Kırşehir'e atsan bilem haftasına gelir bulur evi.Arsız oluyolar ellaam." diyerek hem evde kalmış olmasının verdiği negatif elektriği tüm sokağa boca etti,hem de kendisi için uzak uzak diyarların Kırşehir'den ibaret olduğunu belli etti.Bir kadın hemcinslerine insan olsun hayvan olsun ancak bu kadar sallayabilirdi.
Bense bu detaya takılmadan önce Hülya'nın evde kilitli kalıyor olmasına takılmıştım,demek Hülya zorla hapsediliyordu o evin içinde.Genç adama karşı beslediğim kıskançlık duygusu yerini bütünüyle kine bıraktı.
Peki ya Hülya nereye gitmişti?En azından bu civarlardadır belki düşüncesiyle üzerime birşeyler giyip sokakta onu aramaya karar verdim.Herşeyim tamamdı bir tek pantolonum kalmıştı ki kapı çaldı."Geliyorum" diye avazım çıktığınca çemkirip üstümü giyme işlemini tamamladım.Odamdan antreye çıktım.Kapıya giderken pantulun fermuarını da kapadım.
Açmadan önce delikten baktım lakin kimse çarpmadı gözüme." Allah Allah?" nidasıyla açtım kapıyı.Göz hizamda kimseyi göremeyince acaba bir paket mi bırakıldı diyerek bakışlarımı eşiğe çevirdim.Çevirmemle birlikte onu gördüm.Hülyam eşiğimde duruyordu.Sevinçten mal olup ağlamaya başladım,bu sırada Hülya içeri girmiş bacaklarımı okşuyordu.
"Hoşgeldin" dedim,kocaman kocaman gözlerini yüzüme çevirip gülümsedi.Maviydiler...
"Yıllardır bekliyorum,niye bu güne dek beklettin?" dedim fakat cevap vermeksizin kucağıma oturdu ve titremeye başladı.
"Benim olmak mı istiyorsun?Ol o zaman,ama önce bekle de şu üzerimdekileri bir çıkartayım.Hem ben gelene kadar sen de bir rahatlar.Korkma artık benim olacaksın" diyip kucağımdan indirdim onu nazikçe ve üzerimi değiştirmeye yatak odama gittim.Salona döndüğümde o büyüleyici ,o bana imkansız gelen halini almıştı:Yere oturmuş,tek bacağını başının arkasına kaldırmış poposunu ve bızırını yalayarak temizliyordu.Bu hareket yakından daha bir süper geldi gözüme.Bitirene kadar ses etmedim,kıpırdamadan izledim.Bittiğinde ise "Gel" dedim "süt vereyim sana".Mutluydu,keyifle "Miyav" diyerek düştü peşime.Artık benimdi.
O günden kelli bir daha akşam üzeri saat 16:00'ı beklememe gerek kalmadı,evden de taşındık.Hülya , ben ve Hülya'nın kumu mutlu mesut bir hayat sürdük...
11.03.2008
Usame ile Beş Çayı
Gökdelenler mi?
Peh!!!
Popolar yükselerek arşa değme raddesine gelmiş durumdalar artık.Bir kır evi olarak ölesiye korkuyorum devasa,yüksek popolardan.Gökdelenlerden beter hepsi.
Sanki her an içlerinden biri üzerime oturacakmış gibime geliyor son zamanlarda.
Ben çatımı yıktırıp teras çıkmaya korkarken insanlar nasıl diktiler bu koca popoları semaya dek,hemen yanı başımda?
Ne tarz bir özgüvenin ürünü bu?
* * *
-Alo!Usame bin Ladin’le mi görüşüyorum?Dokuz yüz doksan dokuz ladin?Farkmaz şeker!Ülkemiz ladin cenneti çok şükür,eksiğini tamamlarım ben.
Böyle lafı dolandırmaya gerek yok ben direk mevzuya girmek istiyorum izninle Usameciğim:
Ben bir kır eviyim.Minik,şirin fazla yer kaplamayan;kendi içimde mutlu,kendi içimde huzurlu bir kır eviyim…
Aslını istersen eviyDİM!!!
Sağıma soluma devyarasa popolar dikildi ben farkına varmadan,varamadan.Çirkin görünüşlerine bakmaksızın beni ezmeye çalışıyorlar.
Demem o ki senin elin yatkın bu yıkım işlerine.Eğer senin için maddi-manevi ağır bir külfet gerektirmeyecekse bu göz,kulak,sinir,zihin sağlığımı sikip atan popolara uçaklarla girebilir misin sana zahmet?
Tamam anlaştık o halde.Uçaklar Semih Hava Yolları tarafından temin edilecek.
Mübarek sakalından öpüyorum!Çaav!!!
Nerede uzattın o mübarek sakalı
Nasıl bombaladın Amerikayı
Usame Baba bize kıyak yapsana
Kalkık popoları bombalasana!
Bombalasi bombalasi bom bom bom
Different Kind of Breathin’
Makes you look ugly a lot
Try to adopt meat
Trust me it doesn’t
Hold my hand tightly without think about cosmos
Just focus on the man stands near you who has lost
...In you.
You’re more pretty with this bear kid
We’re not responsible for what we did
Come on
Let's enter the myth
Choose a goddess to be
And as husband can you please add me?
A pisces
With
A pisces
Welcome to celebrity death match
First you run,i’ll catch
Then we’ll do reverse act
Do you understand?
I’m sorry
There is no need
War is stil going on
In this war
Indie’s war
We don't have a winner
Neighter do a looser
If you say “I love you”
Also say “Goodbye” to a world of prostitue
Come on
Come in
7.03.2008
Spirit Desire
Artık uyanmalısın balık boğuluyor
Maytların sesleriyle orman ağlıyor
Denge!
İki kanat bir kuyruk bir gagam olsa
Tapirler kralıyım,gerek yok buna
Denge!
Ayaksız yürümeyi dene
Kalbin çıksın öl bir an önce.
Umrunda değil
Hiç de olmadı.
Delinin teki
Zamir kolaydı
Delinin teki delinin teki
Sen hep balık sat,ben izliyorum
Balık satarken bile güzel.
Korkma
Korkma
Birkaç adım daha
İster hızlı
İster yavaş
Sen bilirsin
Dünya!Senin olsun
Bu boyut kekremsi
Maymunlardan feyz al
Hem zeki hem seksi
Demirden dudaklar
Pas tutmuş,acıyor
Biraz gül biraz öl
Ama ölmeden sev
Diz çöküyorum
Diz çöküyorum ben
10.02.2008
Masalüstü Masal (minik giriş paylaşımı)
Daha önce sadece fotoğraflarda görebildiğiniz
bir yeşil hayal edin…Daha önce burnunuzun rast gelmediği bir kokunun kaynağı olan bir yeşillik.Aklınıza sizi en huzurlu kılan şeyi getirin ve emin olun Carl’ın içinde yaşamakta olduğu yeşil fon ondan binlerce defa daha huzurlu.Yeşilliğin arasından,tenimizden çıkan tüyler gibi göğe yükselen,tanrılardan bile yaşlı ağaçlar çıkmakta.Carl’ın ahşap evinin ihtiyacı olan gölgenin sahibi bu ormanın yaşlı sahipleri.Eve en yakın ağaç aynı zamanda civardaki en yaşlı,gövdesi en kalın ağaç.Bu ağacın gövdesinin dibinde Carl’ın açmış olduğu oyuğu kendine ev belleyen Mr. Boleshaw yaşıyor.Mr. Boleshaw bir golden retriever.Sarı tüylerinin parlaklığı görülmeye değer,neredeyse bir insan kadar akıllı olan Mr. Boleshaw Carl’ın tek dostu.Carl’ın beklemeye değer bir şeyi olmasına rağmen Mr. Boleshaw’ın neden hiçbir insanın,hatta hayvanın bile yaşamaya değer görmediği bu yerde kaldığı ise büyük bir soru işareti.
Sokakta yanınızdan geçen herhangi birinden farklı değil Carl.Gözünüz onu fark ettikten sonra bir daha dönüp bakma isteği duymuyor bu silik adama karşı.Göğüs kafesinin ortasındaki çöküklüğe dek uzanan kumral sakalları ve fazlasıyla kırışmış olan alnı kendisini tasvir etmek için kullanabileceğiniz ilk özellikler.
…
1.12.2007
ALTI
PART VI
Filmlerde olur ya hani,ensesine vurulan kişi gözlerini döndüre döndüre “ananskiym” diyerek zımp şeklinde bayılır kalır.Bu bayılmanın nedenini tartışmıştık vakti zamanında.Tartışma sonun da kadınlardaki G noktasına benzer bir şekilde,ensemizde de bir B noktası,yani bayıltma noktası bulunduğunda hemfikir olmuştuk.B noktasını bulma maksatlı birbirimizin ensesini vura vura domates kıvamına getirmişliğimiz vardı, ama o lanet noktayı bulmuşluğumuz yoktu.Bu bulunması zor noktayı enseme sille aşk eden kişi de bulamamıştı.İyi ki de bulamamıştı.Zira bulması durumunda az önce toksin boşalttığım pisuvarla öpüşecektim,yetmezmiş gibi bin bir zahmetle,özene bezene yapmış olduğum ‘F’harfim de bozulacaktı.
‘Uyyy!’ diye döndüm arkama.Oldukça kıyak bir poz halinde arz-ı endam eyleyen Mehmet ve tanımadığım iki arkadaşını gördüm.Mehmet üçlünün ortasında durduğuna göre beni en çok dövmek isteyen Mehmet olmalı diye düşündüm.Uzun bir süre susuştuk,bu susuşmamızı bakışmakla pekiştirdik.İşteş fiil manyağı bünyeler olduk çıktık adeta.Nihayet sessizliği Mehmet bozdu:
-Sen kimsin de bana laf sokuyorsun lan ibne?
-Hafız alınmaca gücenmece yok.Oyuna hiç girmeseydin o zaman başından.
-Cevap vermesene lan!
-Yalnız sen soru zamiri kullanınca insan kendini cevap vermek zorunda hissediyor.
…diye lafımı bitirmemle beraber ‘Ehehhe,oğlum bu dünyanın en gereksiz buluşu ısısısısı.’şeklindeki tepkimi engelleyemedim.Bu tepkim Mehmet’in eldivenlerineydi.Parmakları kesik yün eldiven oldum olası güldürmüştür beni.Motorcu asiliğiyle ana kucağına duyulan özlem arasında sıkışıp kalmış olan ruhların vazgeçilmez aksesuarı parmağı kesik yün eldiveni Mehmet,seri yumruk darbeleri sırasında ellerinin üzerinin çizilmemesi için takmaktaydı.Ellerine bu denli dikkat eden Mehmet’in Nütricina el kremlerini tercih eden Norveç’li bir balıkçı olması kuvvetle muhtemeldi.
Dünkü müdür yardımcısı dayağının ardından bugün de bir dayak yemem durumunda,bileklerimi kesmek suretiyle intihara kalkışabilecek bir ruh haline sahip olabilirdim.O yüzden fiske dahi yemeden karşımdaki sınıf arkadaşım ve onun yandaşlarını atlatmam lazımdı.Nedim belki söylediklerimi kale almamış,dövmüştü beni ama Mehmet’in Nedim kadar büyük tokatlama arzusu taşımadığından emindim.Tek yapmam gereken dikkatini dağıtmaktı ve bunu Norveçli balıkçılar üzerinden yapmaya karar verdim.
Eldivenlerine güldüğüm andan itibaren Mehmet’in gözleri,acılı çiğ köfte yemeyi bilmeyen ama ısrarla yiyebildiğini söyleyen kimselerin ilk lokmayı ağızlarına attıktan sonraki şekline büründü.O bürünüş az sonra dayak olarak vücudumda yankılanabilirdi.Hemen başladım kumpasıma:
-Dünyadaki her 1000 kişiden biri Norveç’te balıkçı,düşünebiliyor musun?
diye sordum.Bu soru doğru yolda olduğumu gösterdi.Mehmet afallamış,iki yanında duran elemanlardan biri ise ‘Omega 3’ diyerek şaşkınlığını ifade etmişti.Hız kesmeden devam ettim.
-Bir düşünsenize dostlarım.Adam Norveçli.Bu da yetmezmiş gibi bir de balıkçı.Akıl alacak gibi değil.Okulu varmış bunun bir de.Nütricina Üniversitesi’nde Norveçli balıkçılık bölümü mevcutmuş.Çok da puan istiyor.Benim Norveçli bir arkadaşım puanı tıpa yeterken Norveçli balıkçılık bölümüne giremediği için tercih yapmadı.Bir sene daha hazırlandı.
Bu okulun eğitimi sekiz sene sürüyormuş,bu sekiz senenin de biri hazırlık.Ama hazırlık sınıfını ilk senesinde geçebilen neredeyse yok denecek kadar azmış.Ha siz diyeceksiniz ki : sen kalk onca puan yapİngizlizce’yi bir türlü öğreneme.
İşin aslı öyle değil işte!Hazırlık sınıfı yabancı dil üzerine değil.Tamamen el kremleri ve bunun tene tatbiki üzerine eğitim alıyorlar bu hazırlık yılı boyunca.Sene sonunda,finalde de tek soru soruluyor: ‘Risk nedir?’ diye.Bu salakların alayı malum rivayetten etkilenerek boş kağıdın orta yerine ‘Risk budur!’ yazarak sınavı henüz birinci dakikası dolmadan terk ediyorlarmış.Hoooop al sana bir sene ekstra eğitim.Sekiz senedir ‘Risk budur!’ yazıp veren arkadaşım da var benim ama neyse,konuyu saptırmayalım.Asıl meselemiz Norveçli balıkçı olabilmek…
Diye uzayıp giden bir sıkış konuşması yaptım.Dün müdür yardımcımız karşısında tek cümlede tıkanan beynimin Norveçli balıkçılar hakkında saatlerce dil dökebilmesi ise tek kelimeyle gariplik.
Yaklaşık bir-bir buçuk saat sonunda ‘Hadi Norveçli balıkçı bulup onlarla muhabbetimizi sürdürelim’ önerisinde bulundum ve bir Norveçli balıkçı bulabilmemiz için dağılmamız gerektiğini söyledim..Karşımda aval aval bakan üçlüyü kuzey,güney ve batıya dağıttım.Ben de doğuya gitme kisvesi altında başarıyla kaçımımı gerçekleştirdim.23.11.2007
BEŞ
PART V :
(Lütfen bu yazıdan birşey anlamak için önce sayfanın aşağı kısmında bulabileceğiniz "Bir","İki","Üç","Dört" başlıklı yazıları sırasıyla okuyunuz.sayfayı aşağıya çekmeniz için mouse unuzun ortasındaki dönen tekerleğe "klikata" demeniz kafidir.Teşekkürler...)
Eğer dımdızlak kalmışsanız koca şehirde;üşüdüğünüzde elinizden tutacak,gecenin sessizliğinde arayarak sesiyle sizi neşelendirecek,anne öpüşünden tiksindiğiniz anlarda güzel dudaklarıyla yardımınıza koşacak bir sevgiliniz yoksa ve hemen yeni bir ilişkiye başlama durumunuz da bulunmuyorsa reçete bellidir:
Erkek cemiyetinin içine girip laf sokmaca oynamak.
Hep geç kaldığım ilk derse bu sefer daha kimsecikler teşrif etmeden gelmiştim.Sağlık karnem elimde doktorumu,daha doğrusu doktorlarımı bekliyordum.İlk olarak Mürsel girdi sınıftan içeri.Bir yandan yanıma,arka sıralara doğru yürürken bir yandan da eldivenlerini çıkarmadan önce son kez burun temizliğini yaptı.Malum Ankara soğuğu insanın burnunu hayrata çevirir.Sıra arkadaşım olduğundan yanıma oturdu,eldivenlerini çıkardı ve sıranın altına koydu.Gözlerim eldivenin işaret ve baş parmak kısımlarında boy gösteren parlaklıklarda kalmıştı.Lakin gün aklı lüzumsuz detaylara takma günü değildi.Konuşmamız lazım dedim.Onaylarcasına gözlerini kırptı ve burnundaki son sümük akıntısını kıhırk sesiyle boğazına aldı,yuttu.Ayrıntılara takılmamaya kararlıydım ve devam ettim.Bizim takımın tamamı geldiği an laf sokma yarışı yapalım dedim.Gözleri parlamıştı.Hemen aceleyle çantasını karıştırmaya başladı,bir defter çıkardı ve ortasından bir yaprak kopardı. “Hadi takım yapak!” dedi.Takımı gönlünce kurmasını,zira bugünkü laf sokma yarışında yenilmenin de yenmenin de hiçbir şekilde sikimde olmadığını dile getirdim.Felsefe dersi sınavında bile bu denli düşünmeyen Mürselim hesap kitap içinde kaybolup gitti.
Üçüncü dersin ortasına geldiğimizde takım sonunda toplandı.Cemil okula 2 kilometre uzaklıktaki evinden zamanında gelmeyi becerememişti yine.Otobüs motobüs bir şeyler zırvaladı hocaya,hoca dinlemedi.Cemil bu tavra alındı ve “Baklavasıyla değil mi lan?Yok yaz yok,her sene sıfır devamsızlıkla bitiriyorum ben bu okulu he heeeey!”diye çemkirdi hocaya.Gözbirliği etmişçesine ‘Ulan ne adamsın Cemil!’ der gibi baktık.
Kadro tamamlandığından mütevellit Mürsel heyecanla yarışmanın anonsunu yaptı.Hoca kara tahta önünde kendi çapında sinüs kosinüs yaza dursun bizler takımlarımıza göre ayrıldık.Herkes kendi takımının elemanlarıyla,94 Dünya Kupası’nda Brezilya Milli Takımı’nın İtalya karşısında penaltılara kalan maçta penaltı atışları sırasındaki duruşları gibi omuz omuza kenetlendi.Mürsel’in beni oldukça kötü bir takıma verdiğini fark ettim karşımda duranlara bakınca.Nereden bilebilirdim Mürsel’in vur deyince öldüreceğini?
İlk vuruşu onlar yaptılar ve üç kişilik takımımızın sağ başında duran arkadaşımızın Atakule’nin üzerine oturduğunu ve bu güzel yapıyı yok ettiğini belirttiler.Üzerine oynanan takım arkadaşım ise ikiz kulelerin aslında uçak faciasıyla yerle bir olmadığını,bunun tamamen bir palavra olduğunu belirtti.İşin aslınınsa karşımızdaki üçlünün sol başında duran Mehmet’in kulelerin üzerine oturup onları yok ettiği olduğunu açıkladı.Ve sıra Mehmet’te idi.Mehmet benim peri bacalarına oturmamı emretti,beni ancak onların keseceğini de ekledi.İnce bir sssh alaysamasından sonra Mehmet’ e cevabımı ilettim.İstanbul Boğazı’na bırakın 3. köprüyü aslında 26. köprünün bile dikildiğini ama Mehmet’in hepsini içine alarak yok ettiğini,sadece iki tanesini göstermelik olarak bıraktığını söyledim.Mehmet biraz atar yapmaya meraklı,arkasını sağlam sanan bir arkadaşımız olduğundan bana kafasını salladı,akabinde ise kimse görmediği bir anda elinin işaret parmağıyla kendi boğazını kesme hareketi yapıp bitiminde işaret parmağını tehditkarca salladı.
Bu şekilde birileri oralara oturdu,birileri Dikembe Mutombo’yla aynı yatağa girdi,biri birkaç gezegeni yok etti,vs…Ruhum hafifledikçe hafifledi ama ters giden bir şeyler vardı.İçimdeki kız arkadaş özlemini atamıyordum.Onlar birbirlerine bir şeyler soka dursun ben reçetemdeki eksik ilacı aramaya koyuldum.Tam biri bana dünyadaki tüm internet kablolarının girdiğini söylediği sırada eksiğimi buldum.Eksiğimi giderme maksatlı ortamı terk etmeliydim lakin laf sırası bana gelmiş olduğundan olası bir kaçışım bir daha laf sokma yarışından ömür boyu menime sebep olacaktı.Bana laf savuran arkadaşa Niagara şelalesini soktuğumu söyledim.Sesimi değiştirerek “Aha dışarda kavga varmış lan ben gidiyorum izlemeye” dedim.Küfür ederken gözlerini kıstıklarından lafı ortaya atanı,yani beni göremediler.Tırıs tırıs kaçtım sınıftan.Hedefim amcamın muhasebe bürosunda çalışan Ayten isimli şahısla makara yapmaktı.Öncelikli hedefim ise çişimi yapmaktı,zira kendisi fena sıkıştırmaya başlamıştı.Paytak adımlarla tuvalete girdim,pisuvara yöneldim.Çiş yapımım sırasında pisuvar içindeki naftalin toplarıyla adımı yazmaya çalıştım.Beceriksizliğim sebebiyle ‘E’ bile yapamadan kuru bir ‘F’ harfi yapabildim sadece ve tanker boşaldı.Fermuarımı çekmiş ve arkamı dönmeye başlamıştım ki ensemde acı bir tokat ve o tokat sistemine bağlı bir şloksle sesiyle irkildim…
Devam edecek...