26.03.2011

?Güven?

bugün 26 mart cumartesi. saat 02:36. bugün yaşadıklarım ve yaşadıklarımın hissiyatım üzerine etkisi üzerine uzun uzun yazmak için girdim blog uma. tek kelime dahi anlatamadım, yazamadım.

tek bildiğim ve diyebileceğim yukarıdaki sahnedeki sağdaki silüet olamayacağım.

22.03.2011

Belki Bir Gün Benim Cebimdeki Para 'Al al genç adamsın lazım olur' Efektiyle Senin Cebine Girer

'Ne bu telaşın? Neden çağırdın sabahın köründe?' diyem sitemselce sordu. 'Ne bu üstündekiler, nereden buldun bunları?' diye de eklemselce ekledi. Kafamda güneşliğe benzer bir başlık vardı. Gözümde kalın çerçeveli büyük bir gözlük, üzerimdeyse beyaz bir gömlek vardı. Bu beyaz gömleğin iki kolunun manşetlerinden dirseğe kadar da koruyucu silah bileklikler vardı.

( Temsili olarak bu fotoğrafı koydum. Evet o gün minik tapirimi aynen böyle bir üstbaşla bekliyordum )

'Sabahladım. Hep senin keyfin olsun, iki gram daha sevgi sevgi sözcüğü, güzelliğini anlatma maksatlı kurulmuş cümle duy da yatağa mutlu git diye webcam açık, senin için-sen zıbarana dek sabahlıyordum. Kamera açıkken sayfa değiştirdiğimi, suratıma vuran ışık değişmesinden anlıyorsun, kızıyorsun diye aylardır porno izleyemedim lan ben. Ama dün değişti herşey. Dün ilk defa kendi menfaatime sabahladım. Sen gelmeden bir temiz pornomu da izledim, keyfime diyecek yok anlayacağın' diye durumumu özetledim.

O gece sabaha dek adeta bir muhasebeci gibi (üzerimdeki kıyafetleri açıklıyor bu) ilişki boyuncaki ekonomi değişikliklerimi hesaplamıştım. Sineması, yemeği, hediyesi, lattesi derken ben baya baya bi içe girmişim meğer. Bilgisayarın yaktığı elektrik, eve bırakırken harcadığım mazot, sırf onun için arabaya koyduğum lüks kokular,sakızlar (Falım neyine yetmiyordu lan!!!) Listenin tamamını sıralasam kalın bir balya niteliğindeki herhangi bir romanla eşdeğer birşey çıkar ortaya. Manen içe girmeleri hiç hesaplamadım madden çok içe girdiğimi görünce. Moralim daha da bozulsun istemedim.

Bir sigara yaktım, camın önüne geçtim. Dışarıya bakıp dumanlar saçarak yukarıdaki paragrafta yazmış olduğum şeyleri anlattım sakin bir ses tonuyla. Sonra ona döndüm ve işaret parmağımı iman tahtasına vura vura 'Ben tüm bunların karşılığında ne aldım peki?' dedim ses tonumu yükselterek. 'Saçmalıyorsun...' diye cümleye girer gibi oldu ama işaret parmağımı iman tahtasından dudaklarına götürdüm, susturdum onu. 'Bunun karşılığında seni elledim, öptüm ve seks yaptık. Bak şu kağıda! En altına bak en altına!!! -Yekün- diyor bak! Oku o Yekün'ün yanındaki kabarık meblağı.' dedim ve işaret parmağımı lipstickli dudaklarından çekip okumasına imkan verdim. '1247 lira 98 kuruş' dedi. 'Sadece 6 ayda sen benim ocağımı sikmişsin afedersin. Şehrazat mısın lan sen binbir gece? Bu parayla 15 tane MTV'den fırlamış gibi kızlarla günü birlik takılınır. Ben hep seni, sadece seni öpüyorum. İkide bi uçuk çıkarıyorsun bazen o zevkimden, hakkımdan bile mahrum kalıyorum lan. Düşündüm,çok düşündüm. Deyim içinde kullanayım düşünmeyi: Düşündüm taşındım. Bu ilişkiye ya Alman usülü gelsin ya da sana son kıyağım olan, antredeki ayakkabılığa bıraktığım 20 lira taksi paranı al ve git. Yeküne yazmadım onu merak etme, bendensin kıp kıp kıp' dedim.

Beni cimrilikle, ayılıkla, yer yer orospu çocukluğuyla suçlayan şeyler söylemeye başladı. Bendeki sakinlik yoktu onda. Çingen gibi bağırıp çağırıyordu. Bense o bağırırken gayet sakin elimde hesap yapmış olduğum kağıdın yekün yazan kısmını gözüne yakınlaştırıp uzaklaştırarak sinirini sabrını zorluyordum. Her kız gibi haklılık sağlayan gözyaşları döktü sonunda. Acımadım, boşa gitti o gözyaşları.

HİTLER HAKLI BEYLER! DAĞILIN!!!

Sakinleşir gibi olduğunu görünce 'Alman usülü kabul mü?' diye bir kez daha üsteledim. 'Allah belanı versin' vs vs bişeyler bağırıp çıktı odadan. 'Evin uğurunu kaçıracaksın lan sus! Beddua okuma!' diye bağırıyordum ama kapının sertçe kapanma sesini duydum. Sigarayı camdan aşağı atıp telaşla ayakkabılığa koştum. 20 lira kuzu gibi yatıyordu, almamıştı. 6 aylık ilişki boyunca kar ettiğim tek gün o ayrıldığımız gün olmuştu böylece. Üzülmedim ayrılığa. Gözden çıkarmış olduğum 20 lirayı sanki yolda yürürken bulmuşçasına, sanki biri 'Al genç adamsın, cebinde bulunsun kıp kıp kıp' diyerek vermişçesine, sanki o 20 lira daha önce cebime hiç girmemişçesine sevindim.

Almanlara ve Alman usülüne duyduğum aşırı sevgiden bir iki damla gözyaşı döktüm, o kadar.


(Edit: 3000. profil görüntülememi yapan şahıs beni bulsun lan. Ona bişey verebilirimbelki hediye mediye, olur mu olur...)

(tam yazıyı defterden buraya geçirme işlemim biterken rihanna'dan s&m çalıyordu. nereden nereye... nerede grunger demirbey nerede david guetta vs kovalayan demirbey. ama bu s&m i seviş nedenim farklı, şu daha önce de yazdığım joy the great'in sahaya çıktığı an salonda bu şarkının nakaratı çalınıyor)

15.03.2011

Arama Bulma Dünyası


"Elimde değil bir Natalie Portman, bir Gwyneth Paltrow, bir Lissie gördüğümde reflekssel olarak övüyorum. 'Aaa yanımda kız var, dur içime atayım içten içe öveyim.' diyemiyorum. Düşünce filtrasyonum çalışmıyor çoğu zaman. Şimdiye kadarki tüm sevgililerim tepkilendi, sinirlendi bu duruma. Lissie'yle kimseler duymadan buluşuyormuşum, sevişiyormuşum havası esti durdu ilişkide. Hepsi aynı tepkiyi gösterdiğine göre yanlış olan benim galiba. Ama içimde kötülük yok. Siz nasıl sevdiğiniz bir müzik grubunun sevdiğiniz bir şarkısını övüyorsanız benimki de aynı. Atıyorum : Street Spirit dinleyip masturbasyon yapanınız yoktur içinizde. Sanmıyorum.. Lan?

İki gram bilgiye muhtacım. Hele karşımda oturan kişi nazlı yar ise daha bi bakarım ağzının içine. Hiç bilmediğim, duymadığım birşey anlatsa... Mesela Aras (samihazinses) , Neşeli Günler, Gülen Gözler vb 'fakir ama mutlu' temalı filmlerin CIA tarafından çektirildiğini anlatmıştı son görüşmemizde, sonra Hz. Eyüp hikayesi ve en son da Deistliği...Ağzım açık dinledim. Parmak ucumla arasın omzunda gezindim biraz. "Ben sarhoş oldum yeaa, nerede kalıcam ben meaa" dedim Aras iplemedi. Aras kız olsa aşık olmuştum kesin. Diğer bir deyişle kız olsam vermezdim (iki enteresan bilgiye bekaretimi bırakmazdım canım) ama kadın olsam verirdim.

Üstündekiler... Fight Club'ı severim ama sahip olduğumuz eşyaların-kıyafetlerin bize sahip olmalarına dair bir şikayetim yok. Paranoid Android Marvin gibi 'Ben bana aidim' demem, ben kendimi kaybederim çünkü, biliyorum beni. Ben, O'nun giydiği şeylerin, herkesin giydiği şeylerden daha güzel olduğunu görmeliyim, inanmalıyım. Ne kadar anti-Bershka'cı anti-Pull and Bear'cı olursa o kadar hayran olurum O'na. Eskiden iki çift incir ağacı yaprağıyla efil efil takılmak mümkünken şimdi malum çıplak gezemiyoruz. Lahana gibi giyiniyoruz ve bunu yapmamız da bir medeniyet göstergesi oluyor. Medeniyet denen şey gelişti binlerce yıl içinde. Moda ne moda haftası ne allasen. Çıplak olsak 'deri'sine aşık olurdum. Ama ta ki sevişene dek, yani derisini apaçık görene dek O'nun derisi giydikleri, benim için.. Kimselere benzemesin O'nun 'deri'si. Ne sevişmeden önce ne seviştikten sonra.

Ben başımdan geçenlerle yaşayamam. Olması gerekmiştir olmuştur. Unutmam ama ders de almam. O'na da kayıtsız şartsız inanacağım. Öncekilerin yediği boklar yüzünden kalkıp da onu rahatsız, huzursuz etme hakkım yok. Casey Affleck benim yerimde olsaydı o da öyle yapardı. Sessiz sakin... Anlayış anlayış, mütevazılık mütevazılık diye gezip dur (Bu son cümle umut sarıkayanın karikatür efektleri gibi bişey)

(Casey'in Last Kiss filmindeki halidir hep bahsettiğim o sessiz sakin adam. Bu da o filmden bi kare işte.)

Daha önce de yazmıştım: İnşaat izlemekten bile keyif alalım mesela. Bin türde müzik dinleyelim, binlerce ayrı şarkı. Bir ömür hakkımız ve kısıtlı zamanımız varken hiçbir güzel şarkıyı es geçmeyelim istiyorum. Bazen kötü şarkılara da denk gelme pahasına. Her antep fıstığı aynı über güzel tatta olacak diye bi kaide yok, içinden bi tane acısı çıkar. Bastırmak için hemen yenisini daha hızlı bi şekilde açar yersin.

Ve ben uzun susuşlarımı keyifle dinleyecek olanı arıyorum." yazdım arama motorunun barına. Çok uzun anlatmışım istediklerimi, kısaltmam gerekiyormuş. Kısaltamazdım. Doğruluğu denemek için sadece son cümleyi yazdım ikinci denememde, bir daha arattım. Bir sürü aptal blog adresi verdi gay gay aşkın sevginin tanımını yapan. O'nun yerini göstermedi, ben O'nun nerede olduğunu bilirken.

(yeni kural: yazıları defterden bilgisayara geçerken dinlediğim şarkıyı da yazıcam bundan kelli. Genelde de yazıyla ilgili şarkıları bulup dinliycem bu geçirme aşamasında. Bu yazıda Lily Allen- Not Fair )

6.03.2011

Girdiğim Yaşı Bilmediğim İlk Doğum Günüm



İnsan bir sene içinde bu kadar mı yaşlanır? Normal şartlar altında 24 ümü bitirip 25ime girecektim. Şimdi kaç yaşıma eriştiğimie dair en ufak bir fikrim yok. Kasım'a dek herşey normalken 3 Kasım 2010 saat 14:02 itibariyle hızla yaşlanmaya başladım.

Ben bu sene neredeyse ailemden biri kadar güvendiğim insana dahi güvenmemem gerektiğini öğrendim. Bir de bundan sonra hiçbir kızın 'abi' kavramına güvenle yaklaşmamam gerektiğini... Son 4 ay 'Ama arkadaşlar iyidir.' mottosunun doğruluğuna şahitlikle geçti. Çok iyilermiş ama maalesef tamamen kalkanlarımı indirip güven çemberimin içine alamıyorum onları da bir çürük elma yüzünden.

Bugüne kadar bu blogda kendimi yerdiğim kadar kimseyi yermedim. Başkasını üzeceğime kendimi üzerim diyordum. Kendimi de hiç övmedim. Sadece sesimi ve bıyıklarımı övdüm hatırladığım kadarıyla. Öyle şeyler yaşatıldı ki bana son 4 ay, yine de hakedene hakettiklerini söylemedim, ne yüzüne ne arkasından. O okuyamaz ama ekürisi belki okuyordur, söyleyebilir gönül rahatlığıyla ağzımdan en ufak beddua dahi çıkmadı,içi rahat olsun. Dilimin ucuna dek binlerce ağır sitem cümlesi geldi, o dilin ucunda yuvarlandılar ve dışarı sadece 'Yazık!' şeklinde çıktılar iki köfte dudağımın arasından. O'na bile bu kadar iyiysem, üzülmesin diyebiliyor, iyiliğini düşünebiliyorsam hala herkesi sevebilirim. Zaten insanları sevmesem sırf gülsünler diye bu blog çatısı altında mizah yapmaya çalışmazdım.

Şu 4 ay o kadar ağır ve zor geçti ki. Zaman bu kadar yavaş akarken bu kadar hızlı yaşlanmamın mantıklı bir açıklamasını bulamıyorum.

Paranoid Android şarkısının son cümlesi 'God loves his children' a inanıyorum. İsyan ettiğim de oluyor 'Madem seviyor bizi, e neden böyle sınıyor o zaman?' diye. Bugün, doğum günümde dimdik ayakta duruyorum. Gün içinde yalpalayışlarım oluyor, 4 aydır her gün. Ama ister 10 yıllık arkadaşım olsun, ister 1 yıllık arkadaşım olsun, ister de beni yalpalatan kişinin arkadaşları olsun, hepsi karşılık beklemeksizin, cömertçe bir el veriyorlar bana. Tekrardan dengeye getiriyorlar beni. Dimdik duruyorum yeniden. Bugün bu blog nezdinde karşılık beklemeksizin elini omzunu bana uzatan tüm arkadaşlarımı kucaklıyorum. Sarılmak ne de güzel bir ihtiyaçmış meğer ve ne de güzel bir eylem... Bu doğum günümde hediyem de tüm arkadaşlarımdan alacağım samimiyet dolu o güzel kucaklamalar. Bu satın alınamaz. Ve bende çok var ...

Bu yazının son kısımları ve ben burayı yazarken Radiohead'den The Separator'ı çalıyor. Aklımdan geçen şarkı ise bambaşka :

When you walk through a storm

Hold your head up high

And don't be afraid of the dark

At the end of a storm there's a golden sky

And the sweet silver song of a lark

Walk on through the wind

Walk on through the rain

Tho' your dreams be tossed and blown

Walk on, walk on

With hope in your heart

And you'll never walk alone

You'll never walk alone


Edit: Ama arkadaşlar iyidir

27.02.2011

Ağlayarak Açıldım

Bazen hüzünlenirim ağlarım.
Hele ayna karşısında ağlayabilirsem tadından yenmez bu bebek
Adeta bir tiyatrocu gibi
Misal Zuhal Olcay, Yıldız Kenter mesela,
Bir de inceden makyajımı siliyor olsam o anda
Uff bebek
Bulutlara çıkardım


Fazla ağlamam ama.
Bilirsin ağlayan erkek hakkındaki düşüncemi:
Ağlak, duygusal adam homoseksüelliğe yatkındır derim.
Homofobik diye yaftalama kaytan bıyıklını.
Ya da yaftala istersen,
Kaç yaşına gelmişsin ben ne hakla karışırım yapacağın işe.

C'mon c'mon c'mon! I wanna count the hands!

Neden ağlıyorsun diye sormadın,
Seni gidi işveli, bencil, pedofilisever kadın.

Babamı anlattım mı hiç sana.
Gözlerin parlamasın hemen dudu dillim babamla aranızı yapmaya niyetim yok
Hem babamda pedofili de yok.
Bana ağlamamayı babam öğretti
Her şımarıkça ağlayışımda derdi ki bana:
GEL AĞZINA VURAYIM DA AĞLAMAYA SEBEBİN OLSUN!!!
Söyle çıtır kızım, söyle orantısız göğüslüm,
Nasıl ağlayayım hönküre hönküre şimdi?

C'mon c'mon c'mon! I wanna count the hands!

Neden ağlıyorsun diye sormadın,
Seni gidi işveli, bencil, pedofilisever kadın.


(Herşey örovizyonda birincilik için. Bir kere de benim kapımı çalın namussuzlar. Araya "İngilizce de bilir bizim memleket" mealinde ingilizce ünlemler de yerleştirip muhteşem bi anadolu rok şarkısı yapmıştım halbüse. Kısmet değilmiş, e napayım ben de: önce Ayna'ya veya Murat Göğebakan'a veririm parçamı, sonra da ısrar eder Fantezi Müziğin Prensi BAHA'ya cover'lattırırım şaheserimi.
Uff berberde traş olurken kendi yaptığım şarkının Kral'da çıkacak olması, benim onu berbere övecek olmam... Bunlar minik mutluluk kaynaklarım lan!)

7.02.2011

Ben Sensiz Oscar'a Düşmanım Sanal Bebeğim

Dün dost meclisinde lafı geçende, aklıma düştü tek kısa filmim. Açtım izledim yeniden, hissiyattan hissiyata sürüklendim. Film bittiğinde her abartıyı seven Türk sinema izleyicisi gibi kalkıp aval aval ekranı alkışladım tiyatrocu alkışlar misali. Arada yabancı 'Aferin'i olan 'Bravo' şeklinde haykırışlar da ekledim, süper gibi oldu.

<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>

Telefon çaldı gecenin kör vakti. Aha biri benden hoşlandı, kesin bi kız arıyor, davudi sesimi kulaklarına doyasıya çektikten sonra ses vermeden kapayacak diye sevim sevim sevindim. Gelin görün ki telefonun diğer ucundaki ses kahvehane amcası hırıltısıyla konuşuyordu. Hırıltıdan 'Alo' bile diyememiş 'heallo' gibi bişeyler zırvalamıştı. Dedim 'Buyur dayım' . Amca Türk değilmiş meğer, bildiğimiz hello diyormuş hellokitty. Beni uykumdan ettiği için bir sinirle, yaşını başını unutup ben buna İngiliz aksanını vere vere bir azar kaydım mı? "Vay bu vakitte aranır mı, vay ocağın sönsün, sevil de sevme ağlama ağlat ..." vs her türlü isyan ve azar kalıbını döktüm dayıyma. Sevil de sevme biraz nasihat ve olumlu bir temenni ama kaynadı o da arada. Bu dayım Akademi'nin genel sekreteriymiş, well mel diye cümlesine başladı, yeri geldi congratulations dedi, ara sıra da öksürükle karışık güldü, gülüştük.

Efenim bugüne bugün Kpds'den kemiksiz 75 almış adamım, denileni anlıyorum fakat konuşamıyorum.25 puanım buradan gitti sanırım. Yani demem o ki, ingilizcem de var hazır, anlaştık dayıyla, baştaki tartışmamızı bitirdik.


Adı Ernest'mış.
Zaten adı ağız doldurmayan, sesi hırıltılı olmayan insanları çaycı bile yapmıyolar bu Akademi'de yeğen falan dedi işte. Laf kalabalığı yapmayayım. Bu beni Amerika'ya çağırdı. Karılı kızlı ortamı varsa gelirim dedim, ek olarak altımızda araba olup olmayacağını sordum; Work n Travel'la haziranda orada olabileceğimi söyledim. Yok! Olmazmış! İlla martta orada olacakmışım. "Kedi miyiz oğlum ne acelen var mart diye tutturuyosun?" dedim (Evet Ernest la bildiğiniz panpa olduk 5 dakikada,ilişkilerimiz kuvvetlensin diye kız alıp kız vericez birbirimize).

Birkaç dakika içinde işin aslını öğrendim. Bunlar benim yazıp yönettiğim Cümle Hırsızlığı filmine bayılmışlar. Benim filmime benzer 4 filme daha bayılmışlar. Bunların arasından seçim yapıp beş filmden birine ödül verceklermiş. 'Ne öldül peki? Ev mi araba mı? Kanuni motosiklet mi? Uğur derin dondurucu mu?Ne yani?' diye merakımı giderme maksatlı sordum. "Para var, altın heykel var, kadın ödül takdimcisini bedavaya öpebiliyosun, çıkışta yemek var, varoğlu var canımın içi" diyerek saydı da saydı. Daha önce Amerika'ya gitmemiş olduğum için içim bi havalandı, sonra "Ya ödül alamazsam lan? Kek gibi gel dediler gidiyorum, dökücem paraları da bisürü" düşüncesi sardı dört bir yanımı. Harcırahımı Akademi'nin ödemesi konusunda anlaştık.


'Tören mören dedin sen,var mı bi kılık kıyafet şartı Örnim? Şeyden ötürü soruyorum: Burada orduevinde düğün müğün olduğunda el emeği göz nuru bıyıklarımı kestiriyolar,bıyık kesilecekse gelmeyeyim hiç, Harry Potter ekibinin arasına oturtursunuz beni bıyıksız görseniz ' dedim. Örni küçük enişte misali çıkışlar içerisine girdi, 'Bi tek frak mıdır takım elbise midir emin değilim ondan giymen önemli. Hem senin saçına sakalına burada kim dokunuyor kardeşim, kim dokunabiliyor? Sen benim yeğenimsin, benim yeğenime kim dokunabilir Demooo!' diye sinirlenerek kılık kıyafet ve saç sakal normlarına çaıklık getirdi Örni dayım.

Örni'yle önce iki düşmandık sonra dayı yeğen olmuştuk ve ben bu telefon konuşmasının uzaması dahilinde Örni'nin bana çıkma teklif etmesinden korkuyordum. Ellerinden öptüğümü, bi isteği bi siparişi olucaksa aramasını ama orada,amerikada saat öğlen 12-1 civarlarında aramasını yoksa uykumu zikebileceğini söyledim ve telefonu kapadım.


BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU

Yürü Güneşe

Elimden tuttu. 'Hani ilkbaharda gidecektik, soğuk değil mi?' dedi. Yüzüne bakamadım. Çirkin, gudubet birşey olduğundan değil; utandığımdan, verecek cevap bulamadığımdan döndürmedim yüzümü ondan tarafa. 'Ben Beşiktaş'ı çok özledim lan!' dedim sadece odasındaki İbrahim Üzülmez posterine bakarak. Daha önce hangi maçlara gittiğimi sordu. Teker teker saydım.

O'nun için işten ayrılmıştım. Öyle fazla seviyordum ki O'nu sırf iki gram fazla göreyim diye bastım istifayı. Zaman derdi yok, gece-gündüz ayrımımız yok. Oturdum saydım gittiğim maçları, anlattım her bir detayını üşenmeden. Kimlerle gittim, neler yaptım, ne şarkılar söyledim, neler izledim...Herşeyi anlattım, saatlerce. Gözleri parıl parıl izledi durdu beni. 'Forma da alacak mısın bana?' dedi. 'Kimlere ne atkılar ne formalar sebil ettik, sen iste kulübü üzerine yapayım' dedim. O minicik dimağıyla 'Olmaz, Halkın Takımı Beşiktaş!' dedi. Güldüm. Fazla samimi gülmemişimdir ömrüm boyunca yeh yeh diye bi gülüşüm var zaten. Onun tek cümlelik tiradına samimi güldüm. Sessiz. O görmedi ama. Bedeni olmasa da göz kapakları uykuya yenik düşmüştü. Ben artık uyudu sanıp odasından çıkarken 'Demir!..' dedi '... cennette Beşiktaş olacak di mi? Guti, Feyyaz, Metin, Rıza falan hep olcak orda di mi?'

'Gittiğimizde kapıdan girmeden sorarız. Yoklarsa çıkarız' diye söz verdim.



Odasından çıktığımda ağlamaya başladım. Karla karışık yağmur misali, isyanla karışık hıçkıra hıçkıra ağladım. Uyanmasın diye balkona çıktım, 8 yıldır yol arkadaşımdı O. 8 yıl önce bırakmıştım sigarayı da. Sinirlerim bozuldu, dayanamadım yeniden başladım merete bir ay kadar önce. İnsanın tek dayanağı gidince tanıdık en yakın dayanak olarak sigarayı mı görüyordur nedir bilmem.

Bir hafta sonrası

İnsanız bi yerde, üzülüyoruz seviniyoruz, oluyor bunlar yani. Ben neden sevindiğimi hiç düşünmedim, irdelemedim. Ama neden ve neye üzüldüğümü düşündüm vaktiyle fazlaca. Haksızlığa dayanamadım hiçbir zaman. 8-0 lık maçı da gördü bu gözler, sineye çekti olan biteni; penaltı noktası kazmalı vs li maçı da gördü delirdi dellendi. Sınıfta kaldım kendi eşekliğimden, mahçup oldum; hakettiğim notları alamayıp da sınıfta kaldım bastım isyanı. Aşk meşk mevzuunda da haksızlığın yarası ayrı ama hiç anasım yok.

"İyi oynasınlar da sonra isterlerse kaybetsinler" diyemedim ilk defa. Ağlar, üzülür diye korktum.Ağlamazdı ama işte 'Ya ağlarsa?' . Oğlumla gittiğimiz son maçta iyi oynadık,çok iyi oynadık. Kazandık da. Son bir züğürt tesellisi işte, oğlum o hastalığın pençesinde, hayatının aşkını mücadelesini en iyi şekilde verirken izledi. Oğlum da mücadele etti o haksızlıkla, olmadı. Oğlum gitti! Şimdi ben haksızlık diyorum çünkü O küçüktü, 8 yaşındaydı. Bu işler sırayla olmuyor bir yandan onu biliyorum, bu ilk çocuk ölümü değil. E ama biri 80 yıl boş boş yaşayabiliyor, biri doğmadan da ölebiliyor nasıl bi adalet olgusu? Tövbe dedirttiriyorlar. Sıkıyorum dişlerimi,çatlıyor mineleri. Konuşamıyorum, birikti haksızlıklar. Koskoca bıyıklı halimle ağlamayayım diye tutuyorum çenemi , zira gözümden boşalıcak sinir ağzımı açtığım anda biliyorum.

Her zaman her yerde -- Seninle birlikte -- Ölüm gelsin isterse --
Gözlerde bir damla yaş -- Kalbimizdeki aşk -- Sensin BEŞİKTAŞ

diye tekrar ediyorum dua gibi.