15.02.2013

Part of The Queue

          'Hayır bunu kabul edemem. Getir o deminki Halis Karataş kırbacını, onla yapalım ne yapacaksak ama bunu reddediyorum çiçeğim.' diye kibarca refüze ettim ahlaksız teklifini. Önce çocuk konuşmasıyla ikna etmeye çalıştı. Benim ikna olmadığımı görünce, açıkta durduğu için buz gibi olmuş ayağını iman tahtama dokundurup reflekssel olarak anasına küfrettirdi. Yetmezmiş gibi küfürümü mecaza yormak yerine gerçek anlamında algılayıp 'Gyup mu iştiyomus binim bıyıklııııaaaam?' diye yine çocuk taklidiyle konuştu. Çırılçıplak bir dişi yatakta çocuk sesiyle konuşunca kendimi pedofilik biri gibi hissedip öğürdüm.

           Henüz gün ağarmamış olduğundan mahalleli beni görmez ve dolayısıyla linç etmeye de kalkmaz düşüncesiyle kendimi sağlama alıp doncak, balkona sigara içmeye çıktım. Daha sigaranın ortalarındayken aşağıda çöp konteynerlerini almaya gelen çöpçülerden bir tanesi beni fark etti, hemen sigarayı aşağı fırlatıp counter strike'taki gibi duck pozisyonuna geçtim. Ellerimle aşil tendonlarımı tutar halde, badi badi odaya girdim. Duck tuşundan elimi çekip ayağa kalktığım anda elinde şokella kavanozuyla yatağımda uzanan Elif'i gördüm. Yeme onu orda, korkulu rüya görürüm sonra diye uyardım. 'Yatağa dökülürse görürsün o kabusları. Gel bak ben sürer sürmez ye. Akmadan!.' diye günah çağrısına devam etti. Bu konuyu az önce de konuştuğumuzu, Afrika'da, hatta bırak Afrika'yı Türkiye'nin dört bir yanında binlerce çocuk açken, benim sırf fantazi maksatlı gıda ürünü tüketmeyeceğimi bir kez daha sertçe açıkladım kendisine. Ve Morgan Freeman'ın aklımda kaldığı kadarki bir sözüyle isyanımı kuvvetlendirdim: "Anneleri çocuklarına 'O tabağındakini bitir!' diye bağırabilsin istiyorum. Afrika'daki anneler, Afrika'daki çocuklarına. You know.."


               Anlamadı açıklamamı. Ama şükürler olsun ki surat yapıp giyinmeye başladı. "Nothing good happens after 2:00 am" diyenlere inat açtım Flash TV'yi. Yayın akışını ezbere bildiğim kanalı... Perihan Savaş sunumuyla 'Gerçek Kesit' vardı. Sevdiği kızı, ailesi vermeyince terör estiren, adeta bir ölüm makinasına dönüşen bir gencin dramını anlatan bölüme denk geldim. Elif'in kafasını ekrana doğru elimle çevire çevire Flash TV'ye bir izleyici daha kazandırmaya çalıştım. Kazandırdım da. Çocuğun cinnete yürüyüşünden çok etkilendi. Ailelerin ilişkilere karışması sonucu binlerce koçyiğitin bu şekilde katil olduğundan dem vurdu. Sonrasında Kanal 7'de izlediği Habil ile Kabil çizgi filmine geçiş yaparak, 'Katil' söyleminin tarihteki ilk cinayet işleyen insan olan Kabil'den günümüze dek geldiğini anlattı. Bilgili kadına aşık olurum. Bilgisi ne hakkında olursa olsun. Ben Elif'ten o anda çok etkilendim. 
               O da etkilendiğimi anlamış olacak ki, tam etkilendiğim anda, en zayıf anımda 'Beni isteyecek misin?' diye sordu göğsümde yatar halde. Şu anda istemediğimi, yorgun olduğumu, muhtemelen bu gece istemeyeceğimi ama uyuyup uyandıktan sonra kendisini elbette ki isteyeceğimi söyledim. 'Babamdan isteyecek misin?' diye sesini sertleştirerek, farklı bir soru sordu bu sefer. 
                Cevap verene kadar geçen 2 saniyelik süre içinde kız istemesinden nişanına, nikahından çeyizine birçok şey geçti gözlerimin önünden. Çeyize konulan ponpoflu gelin terliği o film şeridinde gözüktüğü anda ben 'Evet' demek için açmış olduğum ağzımı 'Eöööee'lemek için kullandım. 


               'Eöööee. İsterim tabi kır pidem. İstemek isterdim aslında. Adet, örf, anane, kanun, töreleriniz neyi gerektiriyorsa bir bir yapmak isterdim.' dedim. Başını göğsümden hafif kaldırarak göz temasına hallendi. Kurdu da... 'İsterdim?' dedi meraksalca. 'İsterdim ama benim çoklu kişilik bozukluğum var. Seninle böyle gidelim. Nikahıma alıp ömrünü karartamam, deliyim ben.' dedim.  Etkilemek istediği kızlara psikolojik sorunları olduğunu söyleyerek kendilerini daha çekici yaptıklarını sanan ergenler geldi aklıma. Sonra aynı şeyi karşımdakini benden uzaklaştırmak için kullanıyor oluşumla ilgili tezatı düşünüp gülümsedim. O ise bu durumun kendisine sorun olmadığını söyledi sakince. 'Ama bu değil ki sırf. Alkol, haroyin, kokoyin, fuhuş, taşıyıcılık, satıcılık hepsi bende.'. Olmaz benden dedim. O ise Tosun Paşa'ya kızını yamamaya çalışan Daver Bey gibi 'Aman efendim, canım efendim. Olur o kadar. Nolcak canım'  diye her türlü pisliğimi yavşak yavşak önce göğsünde yumuşatıyor sonra tehlikesiz bölgeye doğru uzaklaştırıyordu. 
               Baktım Elif kafaya koymuş nevresim takımı taksidine girmeyi, ben işi daha fazla kurcalamamaya karar verdim. He he'ye bağladım bir süre sonra. ama mevzuuyu düğün dernek ekseninden uzağa çekip dikkat dağıtmak maksatlı da hüzünselce ağlamaya başladım. Aaa tamam, sakin, n'oldu diye şaşırıp at misali kafamı okşamaya başladı. Kimseye iç dünyamı bu kadar açmadığımı, sinirlerimin bozulduğunu söyledim. 'Kendimi çırılçıplak hissediyorum, üşüyorum.' dedim. Doncak yatıyorsun yatağın soğuk tarafında tabi üşürsün diye sikti attı imgesel anlatımımı. Anlamaza, duymaza, aptala yattım. 'Bu konuyu kapatalım ben iyi hissetmiyorum. Hem şokellayı götürmediysen getir, içim kıyıldı.' dedim. 'Peki. Ama sadece buradan yiyebilirsin.' dedi ve gülerek vücudunu işaret etti. Konu evlilikten çıksın da nereye giderse gitsin diye Adnan Şenses gibi gömüldüm tabağa. Ekmeğin yerini tutmuyor.
                                                Ve Feriştah efsanesinin esin kaynağı. Ve Toygar eti sadece tabakta görmüş.
                

Umarım beğenmişsinizdir. Ve yine umarım soundtrack de hoşunuza gider. Yine İngilterenin bağrından bir grup Erland&The Carnival.  Soundtrack'imiz de bu:



11.02.2013

I'm Forest 'till I die

Büyükada'ya "Her yer at pisliği" diye karşı çıkarken Britanya sevdalısı olmamı yadırgama canısı

Star Wars dedi dikkat kesildim. Nottingham Forest'ın başına geçtim ve adada ufak turuma başladım. Bir gün ezeli rakibimiz Derby County'nin sikimsonik herhangi bir maçını, şehrin en kasvetli pub'ında şişelerimizin boynunu tokuşturarak içme fikrini takımla ilgili hedeflerimin dahi önüne koyarak.

Şimdilik 2. Keşke 2+1..


Soundtrack:Bu sabaha karşı Grammy'lere doymayan güzelim adamlar. Her şarkısını överim, bunu ayrı tutarım. Kutlama niyetine soundtrack'i de Black Keys-Little Black Submarines olarak belirledim.

31.01.2013

Raskolnikov

Alarma ihtiyaç duymadan alışık olduğu gibi, geç olmadan uyandı. Yatağın diğer tarafına yuvarlanıp yataktan kalkmak için sağına döndüğünde hala uyumakta olan kadını gördü. Kendinden tiksinerek tekrar başladığı tarafa döndü. Ses çıkarmamaya özen göstererek yataktan çıktı. Kadının yatakta kaplamış olduğu yere bakıp başkasının evinde nasıl bu kadar rahat ve bencil olabilir düşüncesiyle sinirlendi. Başucuna gidip dikildi. Çocukluğunda adeti olan uyuma numarasının sadece kendine has bir şey olmadığına inandığı için kadını dikkatli gözlerle süzerek uyuma numarası yapıyor olmasını diledi. Öyle olsaydı bağırış çağırış içinde kapı dışarı etmeye kararlıydı. İtalyan Aygırı Rocky Balboa'nın sırf antrenman olsun diye yumruk içinde bıraktığı dana karkaslarından farksızdı gözünde. Salt et parçası. Koca, ölü, içinde kemik yerine rigor mortisten ötürü kasılmış kaslarla dikliğini sağlayan salt et parçası.. Dana karkasının tek renkli süsü üretici damgası iken bu gözlerinin üzerini, dudaklarını ve bilhassa yanaklarını boya içinde bırakmayı seviyordu. Karkastan daha mide bulandırıcı. Rocky'nin karkaslarla sevişmesi düşüncesi dahi midesini bulandırmazken kendisinin dün gece bu kadınla beraber olduğunu anımsaması midesini bulandırdı.

Midede kelebekler uçuşuyor, fakat bu  kelebekler aynı zamanda arı gibi sokuyordu.

Kaçak ete kaçak ete VurhavuR!
Balkona çıktı. Defalarca 'Kahvaltı etmeden içmeyeceğim' diye kendini şartladığı sigarayı yaktı sinirden. Salonda pineklerken kafasını koyduğu yastığın, üzerine örttüğü pikenin burnuna sigara kokusu getirmesinden hoşlanmıyordu.

Hala aklı Rocky Balboa'daydı. Rocky'nin dövdüğü karkasın kendini dövdürürken check-in'ler yaptığını, makyajlı bir halde dövülmeyi beklerken iPhone'uyla kendini açılı ve efektli bir şekilde fotoğraflayıp paylaştığını, sürekli küskü altında gezinmesine karşın fırsatını bulduğunda aşk meşk diye zik zik zok zok paylaşımlar yaptığını hayal etti. Bu karkasın da tıpkı yatağındaki karkas gibi aşkı Ceyhun Yılmaz'la aynı kafada yaşadığını..
Aşka Ceyhun Yılmaz'ın kız kaldırmaya çalışan ergen kafasıyla aynı pencereden bakan bir insanla nasıl olup da uzun saatler geçirdiğini, daha doğrusu uzun saatlerini harcadığını sorguladı.

Aç karna içmeye başladığı sigaranın son nefesinde midesi bulandı. Kafasını balkondan aşağı sarkıttı ve olası bir kusma sonucunda balkonun temiz kalmasını sağladı. Kusmamıştı. Birkaç saniye öğürdükten sonra midesi sakinleşti. Başı aşağıya sarkık bir şekilde dururken yoldan geçen şişman bir kadın gördü. İlaç tedavisi sonucu bu hale gelenleri tenzih ederek kapitalizmi simgelediğine inandığı şişmanlarla ilgili düşüncelerini üşenmeden bir de aşağıdan geçen şişman kadın için sıraladı. O kadar işsiz güçsüzdü ki, sokaktan geçenin şişmanlığı ona dert olmuştu. Aslında biraz da eski bir tanıdığını hatırlatmıştı bu şişman kadın ona. Önündeki şişkinlik göbeği mi yoksa sarkan gıdısı mı çözmesi imkansız, emek sömürücü bir şişman kadını hatırlamıştı. Bu hatıra kafasını bir beş on saniye kurcaladıktan sonra, ömründen hatrı sayılır bir zamanı çalan bu kadını yeteri kadar yad ettiğini, fazlasını hak etmediğini düşünerek kafasını uzatmış olduğu balkondan geri çekti.

İçeride yatan kadını bir zamanlar ne kadar sevdiğini, yıllardır ona ulaşabilmek için sarf ettiği tüm çabaları tümüyle unutarak 'Kalk.' diye bağırdı salondan yatak odasına doğru. Fakat yatak odasından olumlu yahut olumsuz her hangi bir hayat belirtisi gelmedi. Kafasını koridorun sonundaki yatak odasını görebileceği şekilde uzattı. Yataktan aşağı düşmüş olan elini gördü. Tepkisizliğine sinirlenip tekrar 'Kalk.' diye sertçe bağırdı. Ve tekrar...

Ve tekrar..

Ve tekrar..

En sonunda kalktı. Kendi gürültüsüne kendi uyanmıştı. Yataktan çıkıp banyoda şekilsiz yüzünü yıkadı. Koltuk altını ve omuzlarını kokladı. Karkas kokusu üzerine sinmemişti.

Üzerini hızlıca giyinip evden çıktı. Aklından geçen düşüncelerin fonunda Eye of The Tiger çaladursun o, yerde duran hayali tavukları yakalamaya çalışıyormuşçasına antrenman yaparak işine doğru yola koyuldu. Karkas dövmek yoktu. Karkasla samimi olmaya gerek yoktu.


Soundtrack'imiz :


19.01.2013

Paraya Sıkıştığınızda Dava Edebilirsiniz

Burası hatırı sayılır derecede ziyaret alan, gerek arkadaş çevrem-gerek hiç tanımadığım insanlarca okunan ve benim de bu konuda okuyan herkese müteşekkir olduğum bir platform. Burada anlatılanlardan hangisinin gerçek, hangisinin zahiri olduğunu yakın arkadaş çevrem, hatta ailem bile kestiremezler. Ama zamanında ki bu zaman mayıs 2010'a tekamül eder, bir yazı yazmıştım ve yazılanlar gerçekti. İki kişinin benim arkamdan çevirdikleri ali cengiz oyunlarına olan sinirimden ötürü üzerine basa basa bu yazının gerçek olduğunu tekrarlamış, yazı içerisinde de iki kişinin ismini açık seçik geçirmiştim. O iki kişiden kız olanının adı sık rastlanan bir isim olduğundan google'la başı belaya girmemiş, kendisinden daha başarılı, daha popüler isimler üst sıraları elde etmiş ama erkek olanın adını yazıp soyadına geçtikten sonra iki üç harfi yazmadan google benim sitemi arayan kişiye önerir, ilk sırada sunar olmuştu. Bu sıralar o benden yaşça hayli büyük arkadaş benim hakkımda suç duyurusunda bulunmuş durumda (Evet bir buçuk yıl sonra). İftirada bulunduğum için adaletin kararlaştıracağı cezamı çekmemi istiyormuş. Arkadaş ortamında zor durumlara düştüğü için yazının kaldırılmasını istiyormuş. Yazıda kendisiyle ilgili en ufak iftirada bulunmadığımı, yazdıklarımın hepsinin halen sürmekte olan bir şeyi açıkladığını bilen bilir. Zaten belirli bir tahsili olmamasına rağmen doktorların yazılarına özenerek kaleme aldığı şikayet dilekçesinde de benim geçmişteki o yazıda kullandığım her ifadeyi kendi ağzından kendisi için kullandığını gördüm ve başkası adına utanmayı yaşadım. 

Onca işin arasında gittim ifademi verdim. İfademi yazarken olayı duyan, dinleyenlerin bile gülüp 'Abi nesi iftira o zaman' diye desteklediği bir durum için bu site şimdilik öyle gözetim altında gibi birşey..


Haftaya görüşürüz.
Yeni yazıyla..

2.01.2013

Sen Gül Diye Yaptım

Yeni yıl yazısı için klavyeye oturma niyetim vardı. Olmadı..

Çokça hüzünlü, az komikli yazı yazmaya niyetim vardı. Olmadı..

Twitter hesabımdan sık sık dile getirdim. Ama yüz yüze gelip konuştuğum arkadaşlardan bir çoğu dile getirdiğim hususu bir espri olarak algılamışlar.

Bu yazıyı yazma amacım, yıllardır hayalini kurduğum şeyin gerçekleşmesi için yıllardır yürüttüğüm çalışmaların sonuna geldiğimi belirtmek. Yazmaya başladığım ilk günden bu yana hep bir kitap sahibi olmanın, bir kitap yazabilmenin hayalini kurup durdum. Uğraştım, didindim. Bu yaz sonunda kitabın büyük bölümünü bitirdim. Fakat eve giren hırsızın bilgisayarımı çalması işlerimi erteledi. Hayır, kitap yazıları word dosyası halinde bilgisayar içinde değillerdi. Ama sayfa sayfa, emek emek bilgisayar çantasının içindeydiler. Ve hemen hemen bitmiş koca bir kitap da PS3, laptop, onlarca tişört, harici bellek ve sweat shirt'ümle beraber uçtu gitti.

Pes etmemeyi bana İstanbul öğretti. Pes etmeyip en başından başladım her şeye. Her hikayem, en güvenli dahili belleğim, beynimin içindeydi ne de olsa. En başından başladım her şeye ve 4 ay sonunda ilk kitap projemi sonlandırdım.

Kitabın adı kesinleşti: SEN GÜL DİYE YAPTIM

Varsayalım bu..
 Adıyla müsemma, yıllar yılı gönlüme bulaşan başka başka hanımefendilerin gül cemalleri bir gram fazla gülsün diye yazdığım irili ufaklı hikayelerin toplandığı kitabım önümüzdeki hafta yayınevlerindeki ilgili kişilere teslim ediliyor olacak. Karşılıklı yahut karşılık bulamamış aşkların ölümsüzleşmesi için illaki sonunun mutlu sona çıkması, uğrunda efsanevi işlerin yapılması gerekmiyor. Bir an veya bir yıl farketmeksizin ne oldu ne bittiyse ölümsüzleşecek önümüzdeki yaz aylarında. Umuyorum ki bolca okunur, bolca gülünür.

Hedefimde bir yayınevi var. Oradan kabul gördüğüm takdirde aynı çatı altında toplanacağım, yayınevinin diğer yazarları okumayı, okutmayı sevdiğim kimseler. Umuyorum ki hedefim şaşmaz. Ama artık bunca yılın emeği iyi kötü bir şekilde somuta dönüşsün istiyorum.

Önümüzdeki iki haftalık sürenin sonunda ben burada yazmaya yine devam edeceğim. Kitap ile ilgili fikriniz, öneriniz, kitabın ismi ile ilgili görüşleriniz olur ise ister buraya yorum olarak, ister mail olarak, ister de arayıp söyleyerek bana ulaşmanızı çok ister, buna çok sevinirim.

Hepinize çokzel bir yıl dilerim.

Emre Demir GÜÇDEMİR


Edit: Soundtrack --->  

24.12.2012

Tüketim Toplumu Kaynaklı Heves Kaçışları

"Yalan yok. Sırf üşengeçlikten ayrılmayalım istiyorum. 25 yılın üzerine bir de Beşiktaşlı olmanın yıpranma payını koyunca fazlasıyla yorgunum. Tamam, dillere destan bir ilişki değil elimizdeki ama senin kaşın da, kolların da dillere destan değil sonuçta. Yahu o kadar safız ki. Bacağından kıl çıktığını bildiğimiz canlılar, bacaklarını jiletleyip onun üzerine incecik çorap giyince o kıl mevzuunu unutuyor, kanı bel altına pompalamaya başlıyoruz. Kışın üşenip dizden yukarısını kivi misali tüylü tutmanız konusunda takılı kalmak istemiyorum. Konumuz farklı, konumuz önemli. Kaşını, kolunu alan, gözlerine kalem çeken, dudaklarını, tırnaklarını, saçlarını boyayan kız kalkmış 'Bizden olmadı.' diyor. Vaktiyle senden de olmamış, ama uğraşıp düzeltmişsin, kendini olur kılmışsın. Ben yedim mesela. Vay demiştim, ne güzel kız demiştim. Tarihinde, ısrar ederek oldurmak işini başarmış biri neden ilişkide ısrarcı olmaktan kaçıyor, neden oldurmaktan kaçıyordu. Neden kaçıyorsun belalım? Yaban çiçeğim!


'Herşey düzelecek.' diyeceğim. Ben bile söylediğime inanmazken senin bana inanmanı bekleyeceğim. Zira ben neyin yanlış olduğunu ve dolayısıyla düzeltilmesi gereken şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Hastasının şikayetlerini dinlemeden göğüs kafesinden hastanın içini açıp bakan, fanlarına elektrikli süpürge tutan doktor olur mu? Olmaz tabi. Sen bigüne bigün gelip bana dedin mi şikayetini? Demedin. E ben de senin suratın asıldıkça açıyorum ilişkinin içini üfleyip, kasasına vurup kapatıyorum. Verdiğim emeğe üzülüyorum yeminle. Şimdi hemen üste çıkarsın 'Ben emek vermedim mi?' diye. Bir sakin ol şampiyon. Neyi gerçek neyi mecazi anlamda anlaman gerektiğini hep karıştırıyorsun. Aslında hep sinema ve şiir yüzünden. Filmlerde gördükleri, şiirlerde okudukları gibi ilişki arıyor artık kadınlar. Yoksa şapşahane ilişkimiz vardı. Kalkıp sana olan hissiyatımı dizeler halinde anlatmamı bekliyorsun eminim. Bense anlamsız, cibiş gözlerimle anlamlı gibi bakmaya çalışarak içimden taşan duygu selini anlamanı bekliyorum. Şu son cümleyi kurduktan sonra Osmanlı'da sanatın neden engellendiğini anlamış oldum. Benim gibi sevda acısından dili yanan civanmert delikanlılar şiir yazana sopa çekmişler belli. 19. yüzyıl dük ve düşeslerinin post modern hali olmaktan, onlar kır yürüyüşlerine çıkarken bizim AVM gezilerinde bitap düşmemizden ben de sıkılıyorum ama işinden gücünden vakit ayırıp da bakir topraklara seni götürmeme engel olan da yine sensin beybileydim. Aylarca peşinden koştuğum, uğrunda bira ve sigara firmalarını zengin ettiğim, bağlı olduğum GSM şirketini kalkındırdığım ilişki izdivaçla sonuçlanmayacaksa yer küredeki tüm ilişkiler yansın bitsin kül olsun. Sinirlenince çok pis oluyorum bilirsin. O yüzden bundan sonra bir gazetenin üçüncü sayfasında hunharca öldürülen bir genç çiftin haberini görürsen üşenme de haberin içeriğine bak beybim. Adımı görürsün. Haberin fotoğrafına bak. Şirket kimliğimdeki CHP kadın kolları saçlı halimi görürsün. Bir gazete küpüründen aşkımızın tekrar canlanmasını beklemem tabi ama özlem gideririz en azından.

Saç uzatırken yaşanan geçiş döneminde CHP Kadın Kolu saçı kaçınılmazdır.


Havadan, bir barda bir kafede, hadi daha da çirkinleştireyim bir arkadaşlık sitesinde tanışıp da alel acele sevgili olsak anlarım. Ha birbirimizi tanımadan sevgili olduk, götünü elledim, çay içirdim; baktı şimdi tanıyınca karşısındaki adam baya dümdüz adam hemen bıraktı ceylanım, o da haklı derim. Ama ben senin ne olduğunu bildiğim kadar, sen de benim ne olduğumu biliyordun. Boyum atmadı, tipim şeklim değişmedi, zevklerim değişmedi, huyum değişmedi.

Ha diğer taraftan sen hep değişiyorsun. Regl mi oldun, su torbası diye geziyosun, karnın ağrıyormuş. Ulu orta söylüyorsun sıcak su torbası diye cümle alem anlıyor cayır cayır regl olduğunu yapma gözünü seveyim. Ha ne diyordum. Regl olursun hissiyatın değişir, arkadaşın üzülür hissiyatın değişir 'Hocam Tuba'nın amına koymuşlar, tuvalete götürüp bi yüzünü yıkayalım mı?' diyen kızlardan farkın kalmaz, elin derdiyle dertlenirsin. Sırf manevi bazda değil, ek olarak madden de sürekli farklı renkte boyuyorsun boyayabildiğin şeyleri: Saçını, tırnağını, dudağını, gözünü, yanağını. Ben seni 'Nar paketi' yerine koyup, aa kızcağızı kırmızı görüp sevdik içinden sarı da çıkıyor mavi de çıkıyor düşüncesiyle daha bi severken ne değişti de bizden olmuyor." şeklinde hakkımı aramak için kalın dudaklarımı araladım. Masaya damlayan çikolata sosunu parmağımla toplayıp aralanmış dudaklarımın arasında ifii ifiii diye salınan dilime koydum.  Dudaklarımı kapattım. Demeyi düşündüğümü adetim olduğu üzere bir daha düşündüm. Negzel şeyler düşünmüşüm diyip gülümsedim. Ama bitmek üzere olan bir ilişkinin arefesinde olduğumdan ötürü gülümsememi hemen acı acı gülümsemeye çevirdim. Adını söyledim. Telefonuna bakıyordu. Tepki vermedi. Telefonun yanından kafamı çıkararak şirin gibi, aslında daha doğrusu onursuz bir yavşak gibi bir daha adını söyledim. Telefon ekranında onu çeken birşey vardı. Onu çeken her neyse beni de beraberinde çekmiyor. Adeta 'Sen gelme ulan ayı.' muamelesi ile fersah fersah öteye itiyordu. Üç üç üç olsun, çıkarması güç olsun deyiminin ardına sığınıp üçüncü ve son kez adını söyledim. O canım gözler radyasyon saçan, kanserojen etkili, yaratıcılığı öldüren, beyni sulandıran, insanı kısır yapan ekrandan ayrılıp da gözlerime uğramadı. Onca kurup kurguladığım konuşmayı da gerisin geri ittim küçük dilimden beriye. Bir on dakika sesimi çıkarmadan bıyıklarımla oynayarak dik dik ona baktım. Aynı dik dik'likte telefonun ekranına bakan O'na. Sonunda rahatsız olup kafasını kaldırdı. Sinirli bir halde 'NEEEE!?!?' diye bağırdı.

'En büyük Beşiktaş.' diyebildim.



---------------



"Beşiktaş benim için bir istisna. Her insanın zayıf bir yanı vardır hayatta. Beşiktaş aşk gibi bir şey. Orada nedensiz, sadece sonuçları kabul etme üzerine bir durum var. Pek çok şey öyledir hayatta. Sonuçlarını bilir, ama neden olduğunu bilemeyiz. Yaşam, ölüm, aşk, bunların sadece sonucunu yaşarız. Hiç tanımadığın bir insana tüm benliğini bile verebilirsin. Mantıklı mı diye soramazsın. Beşiktaş da öyle bir şey"     

  Zeki Demirkubuz

Kapalı'dan Zeki Abi.


(Edit: Bu yazı vasıtasıyla Dubai Uluslararası Film Festivali'nde en iyi film ödülünü alan ve sahneye FEDA tişörtüyle çıkan Zeki Demirkubuz'u kutluyorum. Şarkının soundtrack'i de: 


12.12.2012

Bi Bitmediniz Mınakii

Öncelikle şunu söyleyeyim: Tüm yazı boyunca içten içe aşağıdaki arkadaşın serzenişiyle nokta koydum cümlelerime. O yüzden önce bi aşağıdaki linki izleyiverin (4 sn) sonra yazıya geçin. Güldürü vaad etmediğim bir yazı! (Bu uyarıyı da yapayım ki sonra vay efenim ben gülmedim, vay benim erkek arkadaşım çok gülmedi çok üzüldüm gibi falan olmasın)
Sevgi neydi? Sevgi emekti. Okul neydi? Neden okuduk? Neden şirketlerde işe girmeye çalıştık. Ve girdik şimdi ne yapıyoruz. Sadece mensubu olduğum gıda sektörü için yazmadım aşağıdaki yazıyı. Ve yine sadece özel sektör hedefli yazmadım bu yazıyı. Hepimiz çalıştık, çalışıyoruz, çalışmasak dahi çalışanları izliyor, şikayetlerini memnuniyetlerini iyi kötü biliyoruz. Bu yazıda Kapitalist düzene fazla girmeden şöyle uzaktan bi selam edip çıktım, daha çok yancı dediğimiz, yalaka dediğimiz çalışanlarla ilgili nefretimi döktüm. Umarım siz onlardan biri değilsinizdir..

Ta okul sıralarında baş gösteriyor bu hastalık. Hak etmediklerini ağlaya sızlaya, hoca kapısında vakit geçire geçire elde etmeyi alışkanlık haline getiriyor, millet dersi geçmenin derdindeyken bu kişiler notlarını bir not yukarı taşıma niyetinde oluyorlar. İşte o dil, göt yalamaya bir alıştı mı ömrünün sonuna dek yürüdüğü her yolda yalayacak göt arıyor.

Müdürün seni azarlıyor, cevap veremiyorsun. Yüzüne tükürüyor, çok şükür diyorsun. İnsansın neticede, körelmemiş hislerin henüz. Tuvalete koşup sinirinden ağlıyorsun. Sinirin geçip de tuvaletten çıktıktan sonra sen duruyor musun peki? Ne duracaksın be! Titri senden daha düşük olan birinden alıyorsun hıncını. İt ite it kuyruğuna. O kadar alışmışsın ki içinde bulunduğun pisliğe, bir insanın bir insana bağırabilmesi sana normal geliyor.

Sırf bir başkası kazanç sağlasın diye hakettiğinin çok çok altında bir ücret karşılığında o kişinin işini yapsan sana enayi derler değil mi? E haklı da olurlar. Ama şimdi bu durumu 'Özel sektör', 'Kariyer', 'Basamak basamak yükselme.' diye tanımlayınca sen bi unutuyorsun ne bokların içinde yüzdüğünü. Aklın uçuyor. Hak ettiğin şeyler geliyor aklına ara ara, bi sinirleniyorsun. Sonra yirmi yıl sonrasını düşünüyorsun. Bir yirmi yıl sonra o en tepedeki ben olurum, hak ettiğimin fazlasını da almaya başlarım, götümdeki hemoroidleri temizletir, kafamda üç tel kalmış saçlarımı boyar, kalınlığı 4 santimetreye erişmiş el ve ayak tırnaklarımı utanmadan bir insanın önüne koyar adına manikür-pedikür denen iğrenç şeyi yaptırırım ama tüm bu çirkinliklerle bezenmiş vücudumun taşıdığı rütbe 'Müdür' olduğu için götümün iki yanağını tutup kenara çekince elbet yalayan bulunur diyorsun. Aklın uçuyor götünün yanaklarından tutup çekiştireceğin günü düşündükçe.. O dilindeki tat kokusunu köreltmiş yirmi yılın acısını çıkaracağın günleri düşündükçe.. Sevinçten çıplak vücuduna Freddie Mercury taytı giyip lirik dansa başlıyorsun. Kariyer denen uyuşturucu etkisindeki kelime seni önem verdiğin değerlerden fersah fersah ötelere fırlatıyor. Gülmeyeceğin şeylere sırf müdürün güldü diye gülüyor, kızmayacağın şeylere sırf müdürün kızdı diye kızıyorsun.. Tam aynı kafadansınız değil mi? Değil be canısı! Değil inan değil. Normalde selamını esirgeyeceğin insana hanımlar beyler derken nasıl hitap edeceğini şaşıyorsun. Lirik danstan yorgun düşüyorsun, göz kapakların ağırlaşıyor, yatağa geçiyorsun. Uykunu öyle iyi almalısın ki yarın kazanana daha fazla kazandırabilesin.

Sorsalar AKP zihniyetinin tam da aksi zihniyeti savunuyorsun. Sorsalar ortak hiç bir paydanız yok. Belli de ediyorsun fikrini: 10 Kasım mı geldi? Tak! Koy profiline siyah bant veya Atatürk fotoğrafı. Twitter'da birkaç Müjdat Gezen çıkışması tadında, içine yaşlı yobaz esprisi serpiştirilmiş entry'yi retweet yapıyorsun. Varsa yeterince üreticiliğin, oturup bir tane de sen ekliyorsun bunlara. Sırf 10 Kasım şart değil, her türlü özel bayramda bunu yaparak sol görüşünden asla taviz vermiyorsun. Vatanseverin en önde bayrak taşıyanısın adeta. AKP'nin yasaklarından şikayette bulunuyorsun, twitter'da Facebook'ta galeyana gelip saçma çıkışlarla yapılanı eleştiriyorsun. Kusura bakma ama saçma: İşsiz güçsüz amca gibi, adeta bir yenge gibi cümlelerin. Neyse bitaraf değilsin en azından. Ve hayatında belki de ilk defa güçlünün yanında değilsin. Bu da birşey. Bunun dışında bir eylem mi var? Orada yoksun ama! O kadar özgürlüğüne düşkünsün ki, yasaklar birer duvar sana. Yıkıp geçesin var. Uzaktan şöyle bir bakan adam 'Devrim yapacak insan bu, yemin içerim' der. Gel gör ki şirket müdürün senin gireceğin ve giremeyeceğin internet sitelerini belirlerken 'Çok doğru! İnsanlar işlerine odaklanmalı.' diye müdürünü alkışlıyor, sesini çıkaramıyorsun. Özgürlük diyorduk beybim? Düşkündün sen ona.. Ha sorsan o müdür de, hele elit birşeyse kesin CHP'li. Elit adam muhafazakar olmaz, elit adam CHP'cidir. Ve fakat bu hal, bu tavır? AKP'nin minyatür hali değil mi şimdi bu?

AKP çok yasakçı, başbakan herkesi azarlıyor değil mi? Öğretmen atamaları yapılmıyor, işçisi-memuru-emeklisi hakettiğinin çok çok altında maaşlar almaya mahkum ediliyor, zam desen yere düşürdüğün zaman almak için eğildiğine değmeyecek miktarda zam veriliyor, çalışma şartlarına ise hiç değinmiyorum. İlk çalışmaya başladığım günden beri 'Günde bilmem kaç saat çalışan Çinli çocuklar'a acımaz oldum ben. Aramızda bir fark göremiyorum, yer yer ise daha fazla çalıştığımızı düşünüyorum. Şimdi rica ediyorum, bir düşünsene şimdi çalıştığın, çalışmakta olduğun için övündüğün o kurumsal şirketinin AKP'den; o kalın, lignin tabakası misali mantarlaşmış tırnağından götündeki kıllara dek yaladığın müdürünün R.T.E.'den ne farkı var?


Kariyer denen sikin en ucuna kadar gittiğimde, o zirvede Demirbey değil de 'YARRAK GİBİ ADAM' olacaksam yemişim öyle kariyeri. Ben, kendim olarak bir yerlere erişebiliyorsam ne mutlu; üstü başı değiştiriyoruz, saçları biraz şöyle, elleri biraz böyle, bıyığı ise ha şöyle yaparsak bir üst tura geçebiliyoruz dendiği yerde benim de kariyerim biter. Konduğum kabın şeklini alacak kadar erimedim daha.

Şirkette iş dışında birşey düşünmene izin vermeyeceklerdir. Yasaktır muhtemelen. Önce bi geç sen eve, lirik dansa ara verdiğin beş dakika içinde evde düşünürsün dediklerimi.

Edit: Fotoğraf koymuyorum yazıya. Ama soundtrack koyayım, mesajlarınız geliyor, dinliyormuşsunuz. Güzel o uygulama güzel--> Kylie Minogue- In My Arms  (Dürürürürüüü dürürürürüüü kısmı dinlemek için yeterli sebep)