6.10.2013

A CLAAG-2

             Kırmızı ayakkabılarıma baktım. Fakat sanki o gün başıma geleceği önceden tahmin edip uzak durdum kırmızı ayakkabılarımdan. Gök mavilerini seçtim. Aslında ara tonların önemi yoktu. Gözleri sadece ana ve ara renkleri, diğer bir sınıflandımayla soğuk ve sıcak renkleri seçebiliyordu. Benim için turkuaz-gök mavisi arası renkteki babetlerimi giydim. Onun için salt mavi..



             Dışarı çıktığımda ortalığın sanki dün hiç fırtına kopmamış gibi olduğunu gördüm. Güneş gözlüklerimi gözlerime indirdim. Benim türbanım da bu. Gözlerimden etkileniliyor. Güneşe rağmen rüzgar insanın içini ürpertiyordu. Arkadaşlarım gelene dek yukarı çıkıp kırmızı redingotumu aldım ve geri dönüp kaldığım yerden beklemeye devam ettim. Önce Fırat geldi. Daha dün görüşmüş olmamıza rağmen ağzımdan 'Özlemişim.' itirafı döküldü. Güldü, sarıldı. Konuşmadan, sadece bakışarak kızları beklemeye başladık. Hemen arkasından aynı evde kalan Tuğçe ile Elif bize katıldı. En süslüleri İpek doğal olarak en geç geleni oldu. Beşlimiz tamamlanır tamamlanmaz yola koyulduk. Her zaman yumuşak adımlar atmayı sevmişimdir. Ama o sabah fazladan dikkatli davranarak daha yumuşak adımlar atmaya çalışıyordum. Zira her kaldırım taşının altı 'Üzerimize basılsa da dizlerine kadar kirletsek' şeklinde bilenmiş su-çamur ikilisiyle doluydu. Şehir merkezine henüz girdiğimiz sırada Fırat'ın kahkahasıyla kafamı kaldırdım. Yol boyu karşıdan gelenden ziyade, ayağımın altına alacağım kaldırım taşına odaklandığım için tüm gülünecek malzemeyi kaçırmıştım. Sırasıyla Tuğçe, Elif ve İpek'e soran gözlerle baktım. Ama onlar da Fırat da gülmekten konuşacak durumda değillerdi. Sonra Tuğçe kafasıyla yerde yüz üstü yatmakta olan bir adamı işaret etti. Beyaz gömlek ve siyah kravatının üzerine yanık kahve renginde bir deri ceket giymiş, kumaş pantolonunun altında da bordo spor ayakkabıları olan adam yerden doğrulmaya çalışırken yardım etmek isteyenlerin ellerini görmezden geliyordu. Bacaklarında bir sıkıntısı vardı ki ayağa kalkarken özellikle sağ dizinden kuvvet alarak zorlukla doğrulmayı seçti. Düştüğüne değil de üstünün başının kirlenmesine üzülüyor gibi bir hali vardı. Ayağa kalkar kalkmaz kafasını iki yana sallayarak üzgün ve panik dolu bir tavırla kıyafetlerini, cebinden çıkardığı temiz bir peçeteyle silmeye çalıştı. Sonra ellerini ve yüzünü de ikinci bir peçeteyle sildi. Yüzüne ilk defa, yüzünü sildiği sırada bakmak aklıma geldi. Tanıdık biriyi sanki. Tanıyor muydum?

             Tanıyordum. Vedat'tı bu.

             Tahmin ettiğim gibi sol bacağı aksıyordu ve o halde bana doğru hızlıca yürümeye çalışıyordu. Neden geldiğini ve ne olacağını aklımdan geçirmeye çalışıyordum ki kolumun sıkıldığını hissettim. Bakışlarım önce koluma; oradan kolumda duran ele, o elden yola çıkarak da bilek, dirsek, omuz, boyun, çene ve göz yolunu izleyerek İpek'in gözlerine dek gitti. İpek, gözlerini kocaman açmış 'Ne oldu?' diye soruyordu. 'Gidin siz, eski bir tanıdığım o adam benim. Beni görmeye gelmiş sanırım.' dedim. Haklı olarak 'Fırat?' diye sordu. 'Eski sevgilim, eski nişanlım, eski bir şeyim değil. Eski bir arkadaşım bile değil, tanıyorum hepsi o. Gidin hadi.' diyerek sırtından hafifçe ittirdim İpek'i. İpek, Elif ve Tuğçe'ye göz kırptıktan sonra Fırat'ın koluna girerek yanımdan uzaklaştı. Elif ve Tuğçe de onu takip ettiler. Bu sırada Vedat da git gide yaklaşmıştı. Kendimi toplayabilme maksatlı geldiği istikamete sırtımı dönüp derin bir nefes aldım. Üç saniye içinde ne düşünülüp ne planlanabilirse Vedat'la konuşacağım sırada ne söyleyebileceğimi düşünüp planlamaya çalıştım. Bu üç saniyenin sonunda elimde koca bir hiç dururken daha önce hiç duyamadığım sesi kulaklarıma çalındı. Dilini ve dudaklarını oynatarak çıkarmış olduğu ses adımı andırıyordu. Adımı daha önce hiç bu kadar güzel bir sesten dinlememiştim. Ona doğru döndüm. 'Naber?' şeklinde seslenmekten de seslenilmesinden de nefret ederim, ama o an için ağzımdan neredeyse bir 'Naber?' çıkıyordu. Naber'i bilinçli bir şekilde yuttum, Vedat deyişim ise kontrolüm dışındaydı.

              Sessiz geçen o birkaç saniye içerisinde O, gücünü toplamaya çalıştı. Sonunda burnuyla oynamayı bırakıp söze girdi:

           - Ayakkabılarım için kusuruma bakma. Bacağım acıyor diğer türlü, bunları giymek zorundayım ne giyersem giyeyim. Üstüm de çamur, üstümün de kusuruna bakma. Bacağım yine müsebbibi. Taşıyamadı heyecanımı soldakisi, yürümek için ne yapılması gerektiğini unuttu. Heyecanlandım, yanlış birşey demem umarım. Dersem de kusuruma bakma. Bitmedi görmezden gelmeni istediğim kusurlar. Bu sondu ama. Seni gördüm ya kalbim hızlandı. İnanmazsın onu da na  şuncacık bez yönetiyor. O bez salgılar üretiyor. Üretsin, vazifesi oysa üretsin tabi ama sırf seni gördüm diye o bez niye kendinden geçercesine, bu denli hızlı çalışıyor ki. Millet gönlüne hoş geleni henüz üç yaşındaki kardeşinden kıskanır ben böbreklerimin üzerinde adrenalin salgılayan bezlerden kıskanıyorum. Sinirleniyorum da, karışmasa keşke işime. Ben istiyorum ki zaman yavaşlasın, yılda bir kırpayım gözümü de kaçırmayayım bir anını gül cemalinin. Ama o, heyecandan elimi ayağımı bir ediyor. Tabiri caizse kendi sahamdaki maçta deplasman havası yaşatıyor bana kendi taraftarım. Anla nasıl zor, cümle kurması düşüncelerini belli belirsiz duyabiliyorken. Ben geldim, seni görmeye geldim. İnsanların ölmeden önce görülmesi gereken yerleri, görülmesi gereken şeyleri listeleyip bastığı onlarca kitabın olduğu ve bu kitapların dediği şeylere riayet eden milyonlarca insanın olduğu şu döneme inat görmek istediğim bir sen vardın. Gördüm çok şükür. Yine de 'Ölsem de gözüm açık gitmem' diyemiyorum. Giderim illaki. Çünkü benim konuşmam lazım sana. Biliyorum dışarı çıkmışsın. Dışarı çıkan insanın işi olur. Gel hayat memat meselesi değilse şu işin, benimle otur bugün, konuşalım. Çok konuştum, sana söz bırakmamacasına konuştum. İki kelime dışında ses tellerini titretişini duyamadım. Sen titret ben hayran hayran odaklanayım çekicime örsüme üzengime. Ben planladım da geldim kafamda binlerce şey, bir senin benle konuşmayacağını planlamadım. Şu anda istesen meydan dayağı attırırsın bana ama ben hissettim senin de dinlemek istediğini. Umarım çalışmadığım yerden vermezsin cevabını. Ben müspet muhabbete çalıştım durdum. 


Ama patlıcan bu
              Ilk defa birisi beni böbrek üstü bezlerinden kıskanıyor, ilk defa biri benim için bunca dil döküyordu. Geldiği yol, çektiği çile de gözümde canlanınca elimle beni bekleyen arkadaşlarıma gitmelerini işaret ettim. Fırat, ileri atılır gibi oldu, fakat Elif koluna girerek benim o mesafeden anlayamayacağım bir şeyler söyledi. Fırat güldü, hepsi gülmeye başladılar. Sonunda da ikna olup gittiler. Ben de Vedat'ın önüne düşerek en azından bir çay boyu oturabileceğimiz yere doğru onu sürüklemeye başladım. 'Gidebiliriz' deyip arkamı döndüm ve yürümeye başladım. Bacağının aksadığını tamamen aklımdan çıkarmışım, bana yetişme konusunda sıkıntı çektiğini fark edince ona hissettirmemeye çalışarak hızımı azalttım. Kısa süre içinde yetişti bana. Bacağının acısının suratına yansıyışını az da olsa seçebiliyordum. O ise hiç acı çekmiyormuş gibi yanımda daha dik, daha mağrur yürümeye çalışıyordu. Bakışları sürekli yerde. Karşıya bakmaya gerek görmüyor, yakındaki ayağının dibindeki alanla yetiniyordu. Yüzüme bakmıyor, eskaza kafasını yüzüme çevirdiği kısacık anlarda hemen eli burnuna gidiveriyordu. Elini nutuk atan siyasetçi eli gibi tutup işaret parmağıyla burnunun üst tarafını tutuyor, baş parmağıyla burnunun altına pıt pıt vuruyordu. Yan yana yürümeyi becerdiğimiz andan itibaren o, yol boyunca ilk karışlaşmanın soğukluğunu yaşatmamak için konuşmaya çalıştı. Ben de ona eşlik etmeye çalıştım dilim döndüğünce. Fakat bu şekilde hem yürüyüp hem konuşurken yüzünü göremiyordum. İlk konuştuğumuz yerde ağzından çıkan şeylerle yüzündeki ifade muhteşemlik derecesinde uyumluydu. Sırf o yüzündeki gerçek endişeye, içtenliğe, hayranlığa duyduğum hayranlığa karşılık, belki de hiç konuşmamamız gereken bir Ajda bardak boyu çay süresince konuşmaya karar vermiştim. Ama yolda geçen konuşmalarımız sırasında yüzünü, ifadelerini göremiyordum. Bu yüzden kısa, geçiştirmelik cevaplar verip duruyordum. 

                      -         Kızdın mı bana?

-         Ne için?
-         Geldiğim için. Sen gel demeden. Habersiz. Pis gibi, sapık gibi..
-         Bilmiyorum.
-         Ben de bilmiyorum.
-         Sen neyi bilmiyorsun?
-         Nasıl gelebildiğimi..
-         …
-         …

                     Nasıl gelebilmişti cidden? Bu kadar mı bağlıyordum hayata onu? Yoksa bana bağlanacak kadar mı kopuktu hayattan? İçim ısındı neden bilmem, bir gülümseme oturacak oldu ki dudaklarımın ucuna, zor tuttum onu. 'Fırat' dedim içimden. 


-         Aç mısın? Üstün de çamur zaten hep.
-         Yok değilim sanırım. Hissetmiyorum. Çamur da, ayağım takıldı dün. Düştüm çocuk gibi. Ondan oldu. Sonra vakit mi olmadı ne olduysa temizlenemedim de.
-         Az önce düştün. Hafızanı da mı kaybettin.
-         Gördün mü?
-         Arkadaşlarımla beraberdik. Senin düştüğünü görünce ‘Adama bak düz yolda düştü’ diye bana gösterdiler. Orada seni gördüm, tanıdım. Bana geldiğini anladım. Onların gitmelerine izin verip seni bekledim ben de, konuşabil diye. Konuşamayacağını düşündüm kalabalık içinde.
-         Buraya kadar geldiysem onu da yapardım aslında. Demek o yüzden onca vakit kaybetmeme rağmen seni gördüğüm saatçinin önünden ayrılmamıştın.
-         O yüzden… Acıyor galiba canın, aksıyorsun?
-         Yok acımıyor. Bacağım biraz sıkıntılı, arada aksıyor
-         İyi madem.
-         Belki de ben normal yürüyorumdur. Metin Üstündağ’ın dediği gibi “Ben yürüdükçe dünya biraz aksıyor.”dur belki..
-         ...


                      Konuşmak istemesem de beni konuşturuyordu bir şekilde. Bense her kelimesinin suratına yansıyışını merak ediyordum. Sırf söyleyecekleri o çay bahçesine saklı kalsın diye hiç kullanmak istemesem de "Iyi madem" kalıbını kullandım. Son bir çırpındı ve ardından o da sessizliğe gömüldü. "İyi madem" ! Bunu kafama yazdım. Sevmediğin birini demoralize etmek için harikulade bir kalıp. Ya da yoksa sadece Vedat gibi naif, sırılsıklam aşık adamlar üzerinde mi etkili olan bir kalıptı bu? Denemek lazımdı. Üzerinde kullanabileceğim insanlarla beraber kafama bu kalıbı not ettim.

Edit: Bir tur da çay bahçesi üzerine olacak. Bu bölümün soundtrackleri José González'den Teardrop cover'ı. Of Montreal de paylaşacaktım ama bir sonrakine olsun o. 
Şimdiden dinleyen dinlesin 'Gallery Piece'i. Çay bahçesi yazısı zor olacak. Olumlu yahut Olumsuz bitmesi
 hakkında fikirlerinizi paylaşırsanız sevinirim. 


1.10.2013

A CLAAG

                   Hayır yapılmamış bir şeylerin kalmış olması gerekir tabi. Ama Vedat bulamıyordu. Filmlerde, kitaplarda veyahut ne bileyim dizilerde tüketmişler her yolu. Ferhat, Şirin için dağı boşuna delmiş vakti zamanında diye düşündü. O zamanlar çok daha basit ama yapılmamış şeyler de bulabilirmiş oysa. Ferhat Tarık Akan numarası yapsa, gidip yağlı boyayla yere ‘SENİ SEVİYORUM’ yazıp bir gece boyu yazının başında beklese; Vedat da şimdi, günümüzde Uludağ'ın orta yerine tırnaklarıyla fırt fırt kazıya kazıya delik açıp yeni, orijinal bir şekilde yar gönlüne gidiş yapabilirdi pekala. Ferhat’a ayrı, Şirin’e ayrı küfretti düşündükçe.

                   Geceydi. ‘Yağmur koymuyor da, rüzgarı oldukça sertmiş buraların.’ diye geçirdi içinden. Üşümüştü. Ellerini pardesüsünün ceplerine sokup yumruk haline getirdi. Sigara yakmadan birini beklemeyi beceremeyeceğini sanardı. Üşümemek için ellerini cebinden hiç çıkarmadı o gece. Sigara içmeden bekledi sokaktan geçmesini. Sokak hayvanları bile yoktu ortalıkta. Sadece ayazı romantizme çevirmeye çalışan birkaç çift geçti sokaktan. Onların haricinde iki tane yüz hatları oldukça kemikli, sırf bakışlarıyla dost düşman ayırt etmeyen korku veren adam, bir tane balici, bir tane çöp karıştırıcı, bir tane de selpak satmaya çalışan sokak çocuğu geçti. Sokak çocuğu Vedat’la konuşmaya yeltendi, ağzından çıkacak herhangi bir cümlenin zor topladığı cesaretini kaybettireceğinden korktuğu için muhatap olmadı. İngilizce bir şeyler söyleyip turist olduğuna ikna olmasını ve gitmesini sağladı. Sokakta uğursuzluktan başka bir şeyin olmadığı bu saatte O'nu beklemek o an için aptalca geliyor, fakat oradan ayrıldığı takdirde O'nun binde bir dahi olsa sokaktan geçme ihtimali onu sokağa mıhlıyordu. 
                     

                   O gün yaklaşık akşam 5ten sabah 10a kadar uyumadan bekledi O'nu. Beklemenin bitiş saatini kesinkes bilebiliyordu. Çünkü O'nu sokaktaki saatçinin vitrini önünden geçerken gördü o sabah ilk defa. Bütün saatler özenle 10'u gösteriyordu. Ne bir dakika eksik, ne bir dakika fazla. Koşarak yanına mı gitmeli, yoksa ruh hastası gibi gittiği yolu adım adım geriden mi takip etmeli doğru olan. Bilmiyordu. Nasıl ve neye dayanarak karar verdi bilinmez, koşarak yanına gitmeye karar verdi. Kafasında kurmuş olduğu onlarca hikaye, düzenlediği onlarca plan bir köşede duradursun; bazen başınıza gelen şeylerle değişmek zorunda kalıyor planlarınız, hikayeleriniz. Vedat'ın aklına gelir miydi çamur içinde O'nun karşısına çıkmak? Diz ağrısı yüzünden takım elbisesinin altına spor ayakkabı giydiği için bile efkarlanıyor, sinirinden tüyleri ürperiyordu. Şimdi o takım elbisesi de, spor ayakkabıları da çamur içindeydi. Gece boyu dikilmekten yorulmuş olan bacaklarından soldakisi, omurilik soğanının vermiş olduğu komuta uymadı ve yerde sürüklenerek düşmesine sebep oldu. Soğuk, ıslak gecenin şahidi çamurlu kaldırımlara uzandı yüzükoyun. Cebindeki temiz mendillerden bir tanesini alıp sadece elini ve yüzünü çamurdan arındırdı. Sağ bacağından kuvvet alarak ayağa kalktı ve sol bacağını da elinden geldiğince kontrol etmeye çalışarak O'na doğru hızlı hızlı yürümeye başladı. 

                   Ya zaman geçmemişti ya da kendine saat alma gibi bir planı vardı. Zira onca düşme, yerden kalkıp temizlenme, aksaya aksaya yanına gitme nedeniyle kaybettiği zamana rağmen O, hala saatçinin vitrini önündeydi. Gecenin soğuğunun burnunda bırakmış olabileceği muhtemel sümük izlerini, elindeki çamurlu peçetenin temiz tarafıyla bertaraf etti O’na birkaç adım kalkmışken. Eli yine burnunun ucuna gittiğine göre o anda heyecanlı ve utangaçtı. Bu iki şart altındayken hep aynı şey olurdu: Göz teması kuramaz, sağ elini nutuk atan Demirel eli şekline getirir, minik aralıklarla burnunun ucuna dokunurdu Sesini toplamak için yalandan bir-iki kez öksürdü ve nihayet yanına ulaştı. 


                  Adını söyledi. Dönüp baktı. Vedat, O'nun fotoğraflarına saatlerce, günlerce baktığı için yüzünü ona dönene kadar geçecek zamanda yüzüne dair göreceği her açıdaki her bir detayı an be an, piksel piksel biliyordu. O'nunsa Vedat’ı tanımak için biraz uğraşması gerekecekti. Yine de beklediği kadar fazla uğraşmadı. 'Vedat' dedi, 'Merhaba' diye de ekledi. İçi sıkıldı Vedat’ın. Neden sapığa bakar gibi, acır gibi, iğrenir gibi bakmıştı ki şimdi? Üstü başı çamur içinde, bir koca gece sokak bekçiliği yapmış, haber dahi vermeden bambaşka bir ilden kalkıp gelmiş bir adama normal gözle baksın istemek de nasıl bir bencillik? Ne yapacaktı, boynuna mı atlayacaktı sanki. Ama yok; moral, bozulmaya yer aramayagörsün hele. Olması gerekeni değil, gönlünden geçeni olsun istiyor her şartta, her durumda. Vedat da zeytinyağı misali üste çıkıp kendi ahval ve şeraitine bakmadan yadırgadı Çimen’i. Evet adı Çimen’di ve bu isim Vedat’a göre yerküre üstünde sahip olunabilecek en güzel isimdi. Vedat, Çimen’in haberi olsun olmasın ufak da olsa gönül koydu. Bir iki dakika içinde geri almak üzere…

                  - Ayakkabılarım için kusuruma bakma. Bacağım acıyor diğer türlü, bunları giymek zorundayım ne giyersem giyeyim. Üstüm de çamur, üstümün de kusuruna bakma. Bacağım yine müsebbibi. Taşıyamadı heyecanımı soldakisi, yürümek için ne yapılması gerektiğini unuttu. Heyecanlandım, yanlış birşey demem umarım. Dersem de kusuruma bakma. Bitmedi görmezden gelmeni istediğim kusurlar. Bu sondu ama. Seni gördüm ya kalbim hızlandı. İnanmazsın onu da na şuncacık bez yönetiyor. O bez salgılar üretiyor. Üretsin, vazifesi oysa üretsin tabi ama sırf seni gördüm diye o bez niye kendinden geçercesine, bu denli hızlı çalışıyor ki. Millet gönlüne hoş geleni henüz üç yaşındaki kardeşinden kıskanır ben böbreklerimin üzerinde adrenalin salgılayan bezlerden kıskanıyorum. Sinirleniyorum da, karışmasa keşke işime. Ben istiyorum ki zaman yavaşlasın, yılda bir kırpayım gözümü de kaçırmayayım bir anını gül cemalinin. Ama o, heyecandan elimi ayağımı bir ediyor. Tabiri caizse kendi sahamdaki maçta deplasman havası yaşatıyor bana kendi taraftarım. Anla nasıl zor, cümle kurması düşüncelerini belli belirsiz duyabiliyorken. Ben geldim, seni görmeye geldim. İnsanların ölmeden önce görülmesi gereken yerleri, görülmesi gereken şeyleri listeleyip bastığı onlarca kitabın olduğu ve bu kitapların dediği şeylere riayet eden milyonlarca insanın olduğu şu döneme inat görmek istediğim bir sen vardın. Gördüm çok şükür. Yine de 'Ölsem de gözüm açık gitmem' diyemiyorum. Giderim illaki. Çünkü benim konuşmam lazım sana. Biliyorum dışarı çıkmışsın. Dışarı çıkan insanın işi olur. Gel hayat memat meselesi değilse şu işin, benimle otur bugün, konuşalım. Çok konuştum, sana söz bırakmamacasına konuştum. İki kelime dışında ses tellerini titretişini duyamadım. Sen titret ben hayran hayran odaklanayım çekicime örsüme üzengime. Ben planladım da geldim kafamda binlerce şey, bir senin benle konuşmayacağını planlamadım. Şu anda istesen meydan dayağı attırırsın bana ama ben hissettim senin de dinlemek istediğini. Umarım çalışmadığım yerden vermezsin cevabını. Ben müspet muhabbete çalıştım durdum.


                 Çimen, elini kaldırdı ve Vedat’ın sol omzunun üzerinden birisine gidin dercesine bir işaret yaptı. Buluştuğu, adını andığı andan beri ilk defa bakışlarını Çimen’in bakışlarından çekip sol omzunun üzerinden geriye çevirdi. Kendilerine doğru bakan grubu gördü. Üç kız, bir de erkek vardı. Erkek gelip yüzyılın dayağını atmadığına göre Çimen’in sevgilisi değildi. O’nun bir el hareketiyle geri döndüler ve aralarında kahkahalar atarak uzaklaşmaya başladılar. Çimen ‘Gidebiliriz’ dedi. Vedat arkadaşlarının yanında küçük düşürmediğini umduğunu ama düşürdüyse özür dilediğini söyledi.

                 Gidebiliriz şeklinde sese dönüşen kabul belirteci ile şehrin yerlisi sayılabilecek olan Çimen arkasını dönüp kafasında belirlemiş olduğu yere doğru bir yürüyüş başlattı. Vedat, hemen arkasından burnunu yaklaştırdı ve bir saniye öncesinde O’nun durduğu yerdeki havayı bütünüyle içine çekti. Vedat parfüm kullanırdı ama buna rağmen parfümden anlıyor denilemezdi kendisi için. İçine çekmiş olduğu havanın burnundan çekmiş olduğu kısmı gözlerini yaşarttı. Jean Baptiste Grenouille’in bilmeden elinden kaçırdığı koku uğruna döktüğü o hayranlık gözyaşlarının benzerleri göz pınarlarını zorluyordu. Yaklaşık beş dakika önce yanlışlıkla düştüğüne benzer bir şekilde ama bu sefer bilinci yerinde olarak dizlerinin üzerine kapaklanmak üzereydi ki gözlerini açtı ve düşmekten kurtuldu.

                 Konuşkan biri olmamasına rağmen yapmış olduğu uzun ve essiz girizgah için kendiyle gurur duydu. Sessizlikten keyif almasına rağmen şimdi yürüyüş esnasında yaşadıkları sessizlikten kurtulmak için açtı ağzını, yummadı gözünü –bir kez daha düşmemek için:
-         Kızdın mı bana?
-         Ne için?
-         Geldiğim için. Sen gel demeden. Habersiz. Pis gibi, sapık gibi..
-         Bilmiyorum.
-         Ben de bilmiyorum.
-         Sen neyi bilmiyorsun?
-         Nasıl gelebildiğimi..
-        
-        


               Çimen, giymiş olduğu kırmızı kabanı sayesinde yoldan geçmekte olanların ilgilerini, yanındaki berduşa uğramasına fırsat vermeden kendi üzerine çekiyordu. Vedat biraz sıkıldı bu duruma. Futbol takımı söz konusu olduğunda milyonlarca insan onun takımını tutsun, en güzel takım olduğuna inansın isteyen erkekler, iş kadına gelince sevdikleri kadının güzelliğini bir kendileri bilsin, bir kendileri fark etsin isteyebiliyor. Düpedüz kıskançlık ve tutarsızlık. Vedat, Çimen'i son gördüğünde Çimen hafiften boynu önde, biraz kamburca yürüyordu. Şimdi değişmişti. Ya artık güzelliğinin farkına varmıştı ya da hep farkında olduğu güzelliğini ona unutturacak, onu aşağılık hissettirecek kimseden kurtulmuştu. Konuşmanın ‘Sapık vaaaaar!’la bitmemesi ve şu anda hala devam etmesinin verdiği mutlulukla karışık gurur sayesinde aksayan bacağına inat o da dimdik yürümeye başladı. Nicedir yapmacık halini dahi zor yaptığı şey de o an Vedat farkında olmadan gerçekleşmekteydi: Vedat minicik de olsa gülümsüyordu.
-         Aç mısın? Üstün de çamur zaten hep.
-         Yok değilim sanırım. Hissetmiyorum. Çamur da, ayağım takıldı dün. Düştüm çocuk gibi. Ondan oldu. Sonra vakit mi olmadı ne olduysa temizlenemedim de.
-         Az önce düştün. Hafızanı da mı kaybettin.
-         Gördün mü?
-         Arkadaşlarımla beraberdik. Senin düştüğünü görünce ‘Adama bak düz yolda düştü’ diye bana gösterdiler. Orada seni gördüm, tanıdım. Bana geldiğini anladım. Onların gitmelerine izin verip seni bekledim ben de, konuşabil diye. Konuşamayacağını düşündüm kalabalık içinde.
-         Buraya kadar geldiysem onu da yapardım aslında. Demek o yüzden onca vakit kaybetmeme rağmen seni gördüğüm saatçinin önünden ayrılmamıştın.
-         O yüzden… Acıyor galiba canın, aksıyorsun?
-         Yok acımıyor. Bacağım biraz sıkıntılı, arada aksıyor
-         İyi madem.
-         Belki de ben normal yürüyorumdur. Metin Üstündağ’ın dediği gibi “Ben yürüdükçe dünya biraz aksıyor.”dur belki..
-         ...
                 
                ‘İyi madem’ ! Bunu kafasına yazmıştı. Çok güzel demoralize edici bir cümle diyerek üzerinde kullanmayı düşündüğü insanlarla beraber kafasının bir köşesine not etti.

               …


                Edit: Soundtrack Nirvana ve Florence and The Machine'den. Devam etmesi lazım gelen ve değişik versiyonları da olacak bir yazı.. (Beğeniye, tepkinize bağlı..)







28.09.2013

Ne İnkar Ne İtiraz Bu Yalnızca Spam

Adam adama oturmuş içiyorduk. Yakın zaman içinde Oktay'la başlayacak olan evlilik kervanı, ileride ayrılacağımızı, şimdi çok da ahım şahım keyif almadığımız bu 'Adam adama oturup içme'yi yana yakıla arayacağımızı hissettiriyordu. Herkes derin bir sessizlik içindeydi. Ben de öyle.. Ben zaten içerken fazla konuşmam ama o gece susma nedenim farklıydı. Olaylara bakış açısı konusunda hep kendimi benzettiğim Oktay'ı düşünmekten susuyordum bu sefer. Bu evlenip gidecek olan Oktay'da kendimi eni konu arıyor fakat bir türlü bulamıyordum. Neden sonra sanki o sessizlikler hiç olmamış gibi sohbet canlandı. Oktay bendeki farklı sessizliği fark etmiş olacak ki sıfatını bana çevirdi ve elinde tuttuğu kumandayı Fashion TV Midnite Haute programında arz-ı endam eyleyen hanım kıza doğru sallayarak 'Bunu siker misin?' diye sordu. Şaşkın şaşkın baktım. 'Komple bunu mu? Kolu bacağı tam, zührevi hastalığı yok, yarası yok yani o şekilde mi?' dedim. Zira Oktay bu klasikleşen farzedelim 'Soru-Cevap' oyunu esnasında dünyalar güzeli kızları gösterir ve bunun bacağı olmasa, ya da bunun şuralarına kezzap atılmış olsa vs gibi ek koşullar dahilinde gösterdiği kadınla beraber olup olmayacağımızı sorardı. Bir an mallayıp 'Yok la...' dedim. Çakıl, Emin, Semih falan hep güldüler. Oktay ciddiydi. 'Aferin. Sikin de bir onuru var. Beğenmediysen yapmayacaksın. Hep kızların mı kriterleri olacak? Senin de olmalı.' diyip sırtıma vurdu. O sırada Çakıl atıldı: 'Şimdi bu kız bu evde olsa, sana meyletse elini sürmezsin yani he mi?' diye sordu. 'He.' dedim. Çok içten, ağız dolusu bir siktir çekti. Semih ise 'Yılan gibi manita da! Nesini beğenmedin?' dedi. Saydım. Eli, ayağı, kolu, bacağı, orası, burası, hem benim gönlüm de kıpraşık güpgüzel bir kıza... Semih'le Çakıl yine ağız dolusu siktir çektiler. Emin her zamanki gibi Ice Tea'sinden bir yudum alarak kafaları taşşak olmuş adamların muhabbetiyle eğleniyordu.

Sırf genel kültür olsun diye izliyoruz.
Hemen her evde toplanışımızda yaptığımız gibi yine Fashion TV'nin esiri olmuş, 'Ooo yılana bak!', 'Vay yılan gibi kıvrılıyor!' diye mankenlerin hemen hepsini övüyorduk. İleri teknoloji sağ olsun, çok beğendiklerimizi durdurup başa sararak yeniden izliyorduk. Kumanda kontrolü Emin'de olduğu için hızlı ileri geri sarmaları, kumandanın bilimum tuşlarıyla oynamaları yüzünden 1 bira içip 2 bira hissediyorduk. Tam yeniden sesimiz soluğumuz çıkmaya başlarken benim muhabbet açıcı soruya muhabbet söndürücü cevap vermem bizi yeniden sessizliğe gömmüştü.

Sessizlik Semih'in 'Ya senin şu anlatmalara doymadığın kız? A bunlardan daha mı güzel da? Yok mu elinde ayağında kusuru?' sorusuyla bozuldu. Tek tek saydım kusurlarını, ayağının şurası, omzunun burası, sağ el işaret parmağının şurası, öndeki iki dişinden soldakinin şurası şeklinde.. 'E bildiğin ampute lan bu kız!' dedi Emin. Bakışlarımla anlaşabildiğim yegane insan olduğu için kendisine bakışlarımla çok ağır küfrettim. Karşılık veremedi. Semih ise alkolün ve Karadenizliliğin verdiği coşku ile 'Kalkın gidelim oğlum kız neredeyse' diye bir öneride bulundu. Uzatmanın lüzumu yok, kalktık. Yola çıktık.

İstikametimiz yarımada, yolumuz tahminen 5 saatti. Alkol aldığımız her zaman olduğu gibi yine içimizde tek içmeyen kişi olan Emin direksiyona geçti. Oktay'ın sponsorluğunda tam gaz yare gitmeye başladık. Üçüncü saatin sonunda verdiğimiz molada hepimiz pisuvarlara hücum ederken Emin, milli içeceği Ice Tea Şeftali depoluyordu. Pisuvarlardaki işimiz bittiğinde kayıntımızı alsın diye benzinliğin marketinden kek bisküvi almaya karar verdik. Bu ikram servisinin sponsorluğunu ise ben üstlendim.

Diyar Pala-Pompalamasyon
Kasada aldıklarımızın günahını ödemeyi beklerken Semih yanıma gelilp şunu da al la diyerek elime bir kutu prezervatif tutuşturdu. Kendisine kızarak, bu gibi ihtiyaçlarını başka zaman almasını rica ettim. Oysa Semih elinde tutmakta olduğu kutuyu benim için almış, lazım olur diye yanımda bulundurmamı istiyormuş. Ben ufak çaplı sinir krizi geçirip sevdamın nitelik ve niceliklerini İbrahim Erkal, Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur gibi sanatçıların şarkılarıyla anlatmaya kalkıyordum ki Oktay Semih'in kulağına şakasal bazda vurup ensesinden tutarak yanımdan uzaklaştırdı. Krizimi atlattıktan sonra kasiyere yakınlarda bira alabileceğimiz bir yer olup olmadığını sorduktan sonra hesabı ödedim ve tekrardan duble yollar kullanarak yarimin yurduna doğru yola çıkmak için arabadaki yerimi aldım..

(Bu bölümün soundtrack'i ise  Peter Björn and John'dan)


18.09.2013

Episode VII - Part III "Give Me a Weapon"

Öncelikli olarak aşağıdaki iki linki okumanız gerekecektir, zira bu entry bir yazı dizisinin devamıdır.
http://www.demirbeyvebiyiklari.com/2013/05/episode-vii-narrow-escape.html
http://www.demirbeyvebiyiklari.com/2013/05/episode-vii-part-ii-early-remembrances.htm

Olabildiğince hızlı bir şekilde, Gizem'i düştüğü yerden kaldırıp Erdem'in sırtına atıp yolumuza devam etmeye başladık. Dört film boyunca koştuğu görülmemiş olan Darth Vader yine inatla koşmuyor, sabah kuşağındaki Doktorum programından gazlanıp kimseye faydası dokunmayan ömürlerini bir iki sene daha uzatma peşinde olan teyzelerin sabahın erken saatlerinde yaptığı gibi tempolu yürüyüşüne devam ediyordu. Buna rağmen biz de, nereye kaçacağımızı, nereye sığınacağımızı bilmediğimiz için bir türlü uzaklaşamıyorduk. Neden sonra aklıma telefondan yol tarifi almak geldi ve elimi cebime attım. Celabiyemin cebi olmadığı için telefonum, cüzdanım, sigaram, çakmağım, işime yarayan neyim varsa hepsi evde kalmıştı. Ben anneyi hedef alan küfürler savururken Gizem atıldı ve cep telefonunun yanında olduğunu belirtti. Her kız gibi Gizem de sessizde taşıdığı cep telefonunu yanından ayırmıyordu. Google'ın haritalar tırt, Yandex'inkine gireyim diye işbilirlik tasladığı sırada yine o ulvi ses, beraberinde Hande Yener'in sesi ile kulaklarımıza çalındı.
- Kısın lan kısın. Çalıyor!
Biz şaşkınlıkla bir birbirimize bir gökyüzüne bakarken önce bir öhürm şeklinde gırtlağı konuşmaya hazırlama sesi ve ardından Obi Wan Kenobi'nin sesi duyulmaya başlandı.
- Çocuklar, navigasyon kullanmanıza gerek yok. Güce odaklanın. Güç, size doğru yolu gösterecektir.
Gizem, sorgulamaya gerek duymadan telefonunu cebine koydu. Bu uhrevi konuşmaya şaşırmayışından Obi Wan'ın tıpkı Erdem ve benle konuştuğu gibi onla da konuştuğunu anladık. Yine de Erdem 'Master Kenobi, Hande Yener de mi orada?' demekten kendini alamadı.
Obi Wan 'Yok çocuklar. Ben, Qui Gon ve Yoda, şu anda sizi alacağımız yere geçiyoruz Pod'la. Yoda kullanıyor. Uykusu geldi ama direksiyonu vermek de istemiyor. Biz de cam açtık müzik açtık azıcık uykusu açılsın diye.' dedi ve durumu açıkladı. Daha fazla soru sormadık. Sadece bir ara Hande Yener'in kendini çok geliştirdiğinden bahsetmeye kalktık, biraz da Hande Yener'in Türkiye'nin Madonna'sı olduğundan dem vurduk hepsi o. Benim Karadenizli Ricky Martin hatırlatmamdan sonra sohbetimiz olaysız dağıldı. Hepimiz güce konsantre olmaya çalışarak kaçmaya devam ettik.

Çok geçmeden Obi Wan, gözlerimizi kapamamızı, rotamızı hissetmemizi, gücün bizi doğru yola götüreceğini söyledi. Gözlerimizi kapadık. Kulaklarımızın yalancısıydık ama sanırız yol boyunca ilk defa yavaş yavaş da olsa Darth Vader'dan uzaklaşmaya başlamıştık. Zira artık ne nefesi, ne takip sesi eskisi kadar yakından gelmiyordu.


Gözümüzü açtığımızda karşımızda yol boyunca bizimle konuşan, adeta bir Radyo Trafik vazifesi gören Obi Wan, Qui Gon ve Yoda'yı ayakta bize gülümserken gördük. Gizem, Erdem'in sırtından inip telefonunu çıkardı ve hemen Instagram'ı açarak bu anı ölümsüzleştirmek istedi. Erdem'le ben, Gizem'in ünlü üçlüyü çekmeye karar verdiğini düşünerek pozla ilgilenmez, gülerek izler bir tavır sergiledik. Fakat sağ olsun Master Yoda 'Girmelisiniz fotoğrafa siz yakışıklı padawanlar da' diyerek bizi adam yerine koydu da dahil olduk fotoğrafa. Daha sonrasında Gizem fotoğrafa dahil olmak istedi ve telefonunu Erdem'e tutuşturdu. Bir önceki pozda ayı gibi dümdüz durup yalnızca gülümseyen adamlar, yani biz bu fotoğrafta da bir öncekinin aynısı pozu vereduralım Gizem her kız gibi, yüzünün kuvvetli olduğunu düşündüğü yanını gösterecek şekilde kafasını büktü. İkinci fotoğrafın çekilmesinin ardından pozu bozan ilk adam oldum ve hızla Erdem'in yanına koştum. Erdem'e Yoda'nın bizi padawan olarak çağırdığını farkedip farketmediğini sordum. Farketmiş. Erdem'le klasikleşen sevinç gösterimizi gerçekleştirerek birbirimizi yumrukladık. Gizem ise master'larımızla fotoğraf çektirmeye devam ediyordu. Ben 'Gizem baya normal kızdan farksızmış' dedim, Erdem 'Babeti de vardır bunun.' diyip sinirli bir şekilde yere tükürdü.


Fotoğraf çekimleri ve yolculukla ilgili komik anıların anlatımının ardından Dominos'tan pizza söyledik. Pizzaları sipariş edişimizin üzerinden geçen otuz altıncı dakikanın ortalarında kapı çalındı. Qui Gon sevinçli bir şekilde 'Otuz dakikayı geçti aga. Yarrağımı alırlar parasını, hopp enayi pizzası.' diye sevinerek kapıyı açmaya gitti. Yemek sırasında öğrendik ki Qui Gon hakkını sonuna dek arayamamış ve pizza parasını ödemiş. Yoda, hakkını arayamayan Qui Gon'a sinirlenip 'Asla duymayayım bir yerden, o pizza fişini muhasebeye verip paranı aldığını.' dedi, oldukça sinirliydi. 'Galaksiyi savunurken sırt sırta veriyoruz, hakkını savunmayı bilmeyen adamla. Emanet ediyoruz götü, resmen pezevenge.' diye de ağzını bozdu. Sonra.. Sonrası uzun bir sessizlik. İştahlar kaçtı. Zaten ortama ilk defa girmiş olan bizler, insan doğası gereği, huzursuzluğun gelişimizden kaynaklı olduğunu düşünüp sus pus olduk. Sessizliği Gizem bozdu :
- Bu kadar hızla, acele değil ama çabuk çabuk, acele değil ama çabuk çabuk getirdiniz buraya. Darth Vader peşimizdeydi. Bilhassa ben, bu iki bencil adam yüzünden ölüyordum. Şimdi sanki o koşuşturmaya girmemişiz gibi makara kukara vakit geçiriyoruz. Madem az önce bizi Padawan diye çağırdınız o zaman kılıçlarımızı verin bize!

Gizem'in sert çıkışı Erdem'le beni Gizem'den taraf mı olsak, Gizem'i 'saygısız' olarak görüp Yoda'nın gözüne mi girsek seçenekleri arasında bıraktı. Fakat bir lightsaber isteği her ikimizde de mevcut olduğundan safımızı Gizem'in safı olarak belledik. Pizzalarımızı bitirmemiş olmamıza rağmen ellerimizi silip masanın üzerinde kavuşturduk. Bir açıklama yapmaları için masterlarımızın gözlerine çevirdik meraklı ve istekli gözlerimizi..

Devam edecek..

Edit: Soundtrack Macklemore & Ryan Lewis Reyizlerden


6.09.2013

Testisi Elinde

Burnundaki çilleri fondötenle kapama
Gezdim bilimum illeri yok senin gibi yar bana
Halim gören Mecnun der, ama hava hoş sana
Zalımların şahısın allı pullu yarim oy

Kırmızı ayakkabını görende bakmadım fiziğine
Ne okuduğun kitaba, ne dinlediğin müziğine
Sayende kumara düştüm, başlarım beziğine
Zalımların şahısın allı pullu yarim oy

Senden evvel pek düşkündüm süslü dünyevi tatlara
Şimdi bir başka oldum bakmaz oldum avratlara
Rengarenk biçimdeydim, sen yoksun diye karıştım matlara
Zalımların şahısın allı pullu yarim oy

Seni severek vermiş olduğum rahatsızlıktan ötürü özür dilerim nar çiçeğim yar çiçeğim aay kırmızıyla moruna...

Yememden içmemden kesildim kaldım bir deri kemik
Sevdanı tanımla dersen çiçeğim, emin ol tam anlamıyla epik
Sırf gül cemaline rast geleyim diye dolanıyorum fellik fellik
Zalımların şahısın allı pullu yarim oy

Nerden çıktı bilemem, yıllar yılı "cenabet"tir lakabım
Kime gönlüm ısınsa dakikalar içinde yar edinir, bedbahtım
Sende son bulsun ister naçar gönlüm bu kem talihim, karabahtım
Zalımların şahısın allı pullu yarim oy

Demirbey der ki eline mi yapışırım sevsen zat-ı alimi
Sana yemin olsun yakarım sevinçten bu cem-i cümle alemi
Bak indirdim perdeleri anlattım sana neler çektiğimi, halimi
Sen o zalımlardan olma allı pullu yarim oy


Edit: Şarkı kıymetli bir arkadaşımızın playlist'inden çıkıp kulağımıza çalınan negzel bir şarkı (Başkanıma selam ederim). Yolculuğumuz sırasında remix versiyonunu dinlemiştik, orijinalini paylaşayım sizinle. Kura'dan Gogo:



25.08.2013

Temaşa

- Demirbey kitabınız?
+ Bitti.
- Düzeltmeleri peki?
+ Bir tek onlar kaldı.
- E o zaman kitabınız?
+ Bitmedi..
- Size verdiğimiz sürenin ucu artık o kadar açıldı ki, üzülerek söylüyorum ama sözleşmemizi iptal etmek zorundayız. Lütfen kendinize başka bir yayınevi bulun.
+ Son bir hafta?
- Ama burada soruları biz sorduk hep.
+ Buyurun o zaman.
- Son bir hafta süre?
+ Memnuniyetle..



Ne kadar zaman geçmişti kitabı yayınevine teslim edişimin üzerinden? Sanırım 7 ay. Düzeltmelerle ilgili aksiyona başlayışımın üzerinden geçen süre? 6 ay. E adamlar da haklılar dedim. Eve yürüyerek gideyim de hem dizime iyi gelsin, hem spor yapmış olayım, hem yoldan geçen bilimum güzel kızla karşılaşayım, hem de düzeltmeler için düşüneyim dedim.

O yol boyunca, akşam oynayacağım Premier League karşılaşması olan Arsenal deplasmanından başka birşey düşünmedim. Yürümek dizimi ağrıttı, spor yapacağımı düşünürken üç sigara içtim. Kızlara baktım. İstanbul'un taşı toprağı altın. Kızlara baktım.

Anahtarımı kilitin içinde ilk döndürüşümde kapı açıldı. Belleğim beni yanıltmıyorsa sabah evimi, bu kapıyı 2 defa kilitleyerek terk etmiştim. Olası bir hırsız saldırısında kaçmayı ilk seçenek olarak kabul ettim ve ayakkabılarımı çıkarmadan salona doğru kafamı uzattım. 'Sen mi geldin? Gel hoşgeldin.' dedi berjerde oturmakta olan beyaz tenli bir kadın. Çıkaramadım ama hoşgeldinine hoşbulduku esirgemedim. Gözüme kestirdiğim kadarıyla teke tekte ağzını burnunu kırabileceğimi düşünerek ayakkabılarımı gönül rahatlığıyla çıkardım. Yanındaki berjere oturdum. Tam ben ona kim olduğunu soracakken 'Ne dedi yayınevi?' diye söze girdi. Son bir hafta ek süre verdiklerini, çok zor durumda olduğumu sanki karşımdaki bir yabancı değilmiş gibi anlattım. Tanımadığım insanlarla göz teması kurmayı sevmediğimden, bu anlatımlar sırasında evimin içinde değişen bölgelere göz gezdirdim. Anlaşılan hafızamla ilgili ufak bir sıkıntı yaşıyordum. Zira oturmakta olduğum berjerin hemen yanındaki zigon sehpa üzerindeki fotoğrafa bakılırsa, şu anda derdimi anlatmakta olduğum yabancı benim karımdı. Düğün fotoğrafına ek olarak hemen yemek masasının arkasında duran gümüşlüğün içinde bir genç kıza ve bir ergen erkeğe ait çokça fotoğraf da gümüş çerçeveler içinde sergilenmekteydi. Bunlar da benim spermlerimin vücut bulmuş halleri olsa gerekti. Çocuklardan kız olan ziyadesiyle güzel olduğu için kesin benim çocuğum değil diye kıllandım fakat sonra yan berjerdeki kadının ortalama üstü güzelliğini de hesaba katarak bu kızın benim kızım olabileceğine kanaat getirdim. Göz temasını nadiren kurduğum, nadiren ondan tarafa baktığım kadını çaktırmamaya çalışarak incelemeye koyuldum. Oldukça alımlı bir kadındı. Ama kendisiyle nasıl tanıştığım, nasıl bu çocukları yaptığım, huyu, suyuyla ilgili en ufak bir hatıraya sahip değildim. Salonun kapısından ayakkabılığım kadrajıma girebiliyordu. Elf gözlerimi oraya doğru çevirdim. Kan döküldüğü falan yoktu ama şafak kırmızı söküyordu. Kırmızı bir Superga ve yine kırmızı bir kısa Converse'e takıldı gözüm. Bu iki unsur sayesinde artık emindim: Bu kadın benim eşimdi.

Beyaz ten-Kırmızı ayakkabı. Üst tarafı görmesem de olur

Uzun uzun ve çaktırmadığımı sanarak fırlatmış olduğum can alıcı bakışlar kadıncağız tarafından farkedilmiş olacak ki 'Ne yabancıya bakar gibi sinsi sinsi bakıyorsun yahu!' diye kikirdeyerek laf attı. Adıyla hitap etmem gerektiği anda ne diyeceğimi bilmek adına en kestirme yol düğün davetiyemiz diye düşündüm. Düğün davetiyemize aklımın takıldığını belirtip, bi zahmet getirip getiremeyeceğini sordum. Sağolsun getirdi Müjgan.

Müjgan?

Elim ayağım boşaldı. Yüzüne bir daha baktım. Yo bu o Müjgan değildi. Sesteş kelime. Ağızdan çıkışı aynı, anlamı farklı. Ama aklım eski anlamlara kaydı. En kötü, en belden aşağı anlamlarına rağmen yüzü güzel ve önceki Müjgan'ın aksine kendisinin gözleri tıpkı Esen Püsküllü gibi dört defa lacivertti. Ah Müjgan Ah dedim içimi derin derin çekerek. O beni davetiyeye bakıp eski güzel günlere gittim, zamanın nasıl geçip gittiğine şaştım zannetti. Ben Müjgan'ın kapısının önünden geçip içerde ışık var mı diye baktım halbuki. Işık yoktu zaten.


Oğlan nerde bizim diye sordum, Elazığ deplasmanında dedi. Açıklamasını istedim. Neyi açıklayacağını, bizim oğlanın liseye geçtiği günden beri Beşiktaş'ın iç saha-deplasman ayırmadan her maçına gittiğini söyledi. O, oğlanın serseri olmasından duyduğu endişe hakkında konuşadursun  benim koltuklarım kabardı. Kızı sordum. Bilmiyormuş gibi yapma dedi, ergenliğe girdiği günden bu yana daha önce Emin ve Oktay'ın kızlarına da ev sahipliği yapan Kız Kulesi'ne kızı kapattığımı anlattı. Üniversite yıllarımızda kafamız ne zaman güzel olsa söz ilerde olması muhtemel kızlarımızdan açılırdı. Biz de çevredeki kızlardan pay biçerek, kızlarımızın üzerine gökten yağarsa amenna ama sağdan soldan küskü gelmesin maksadıyla Kız Kulesi'ni kiralayıp kendilerine uygun gördüğümüz birer eş çıkana dek bu kulede kalmalarını sağlayacağımızı konuşurduk. Şaka kaka olmuş, şaka gerçek olmuş. Emin'le Oktay'ın kızları noldu diye sordum. Evlenmişler. Oktay ve Emin makul bir damat adayı getirdikleri gün kızlarını kuleden çıkarıp kuaföre götürmüşler. Gelin başına.

Yedi sehef girseydiniz bir de!


'İki çocuğun hali de benim gençlik yıllarında espriyle karışık anlattığım hayallerimdi.' dedim. 'Olmaz olsun öyle hayal. İki evladımın da yüzünü zar zor görüyorum sayende.' diye sitemde bulundu. Sen bu çocuklara 'Evlatlarım' demeye başladığına göre bizim yaş elliyi vurdu geçti değil mi dedim, bembeyaz elini tutarak. Kapadığı her dakika için hanesine 'Eşini bir güzellikten mahrum etmek' adı altında günah yazılması gereken güzel gözlerini evet manasında kırpıştırdı. 'Suçlama hayallerimi...' dedim '... Daha neler çıktı ağzımdan. Geç hepsini. Kitabım hani? Hadi sen en sevdiğim şarkılardan seç çal da bitsin gayrı bu kitap.' diye cümlemi bitirip eskiden çalışma masamın bulunduğu yatak odama gittim. Masam aynı yerinde duruyordu. Sandalyeye oturup kağıdı açtım masanın üzerine. Biraz gerindim. Ne dinlemeyi sevdiğimi nasıl da biliyordu bu Müjgan. Tıngırdamaya başlamıştı ev. Arkama baktım, yatağıma. Ben yatıyordum duvar dibinde. Kalktım sandalyeden yerime yattım. Uyandığımda yirmi yedi yaşındaydım. Evim, işim ve düzeltilmeyi bekleyen bir hikaye kitabım vardı.


Edit: Soundtrack John Reyiz'den olsun...


Star Wars Episode VII hazır. Görüşmek üzere..

29.07.2013

Comma Ve Dot

Kısa zamanda o kadar çok şey değişti ki. Önce Gezi olayları, sonra başımı kaşıyacak zaman bırakmayan iş seyahatleri, sonra da birkaç yazı öncesinde de paylaştığım üzere inip kalktığı için şükürler ettiğim göğüs kafesinin sahibi anneannemin ölümü. "Bir tek Demirbey eksik." diyerek. Anneannemin dilinden ismimin dökülüşünü içeren son cümle buydu ve çok acıydı. Alzheimer hastalığının son safhalarına dek adını karıştırmadığı, tanıma sıkıntısı çekmediği tek kişiydim, bu da onun ağzından adımı duymayı daha anlamlı kılıyordu. Canım acıdı çok ama öyle ağlamadım. Bir tek Emin bana sarılırken gözlerinin dolduğunu gördüm, orada bir sesim titredi o kadar.

Büyüdüm. Emin de büyüdü. Ses tellerimiz kalınlaşmaya başlamadan tanıştığım Emin benim gözümün önünde büyüdü, saçlarını döktü, inşaat mühendisi oldu. Ben Emin'in gözünün önünde büyüdüm, bıyık bıraktım, her birden bin etkilendim..
Merhaba Casey Affleck. Ben başlayamıyorum bile..
Telefonumun çalmayacağı bir haftasonuna daha uyanmıştım. Muhtemelen herhangi biriyle "Bir Camel White!" dışında bir diyaloga girmeyeceğim bir haftasonu.. Uyanış şeklim ise ne saat alarmı, ne gün ışığı, ne de sokaktan geçen bir seyyarın sesi değildi. Kapım çalıyordu ve zille yetinmeyen kimse kapıya da sert yumruk darbeleri indiriyordu.

Kapıyı açtığımda yeni alt komşumla yüz yüz geldim. Ben onun yeni alt komşusuydum desem daha doğru olur aslında. Internetim yok dedi. Mikrodalga fırınım yok dedim. Bana ne lan, dğn akşamdan beri dsl sinyali alamıyorum dedi. Ben onun eksikliklerini dinleyecektim anlaşılan. Bencilce, sadece kendi hayatındaki noksanlıkları anlatmaya gelmiş, benim eksiğim gediğimle zerre vakit harcamayacaktı anlaşılan. Kendi internet bağlantımı onartmak için çağırdığım elektrikçi alt komşumun internet bağlantısını zedelemişmiş, alt komşumun dedesi bu apartmanın sahibiymiş, ben de ondan izinsiz apartmana çivi çakamazmışım.

Tartışmayı beceremem. Alt yapı konusunda kendimden şüphem yok fakat ne zaman iş tartışma boyutuna gelse ağzımdan ana, avrat, bacı gibi, toplumca kutsal olarak benimsenmiş şeylere armağan ettiğim sinkaflı kelimeler dökülüyor. Yerden göğe dek haklı olduğum durumlarda dahi karşımdakinin "Ama anama küfretti" cümlesiyle tüm elde ettiğim haklardan feragat etmiş sayılıyorum.

Ben sustum. Dinledim. Eski kız arkadaşlarımın her biriyle olan münasebetimdeki gibi sustum dinledim. O anlattı, bağırdı. Haklı olduğumu bile bile o daha da sinirlenmesin, içini tamamen boşaltık rahatlayabilsin diye sesimi çıkarmadım. Eski kız arkadaşlarımın her biriyle olan münasebetimdeki gibi..

Sonra bir cümle takıldı kulağıma. Internetinin gitmesine kızgın olma sebebi çocuklarının bilgisayar başından kalkıp buna yani babalarına sarmalarıymış. İki oğlunun ağızlarından salyalar saçarak ekrana bakmalarını ve kendine hiç bulaşmamalarını isteyen bir baba doğadaki birçok hayvanın yaptığı babalıktan kat kat az babalık yapıyor ama ona sorsan öyle bir çalıştı ki geceli gündüzlü, sırf çocukları mutlu olsun diye en iyi bilgisayarı, en iyi interneti aldı çocuklarına. Yaptığı şey süper babalık.

Bu tıynetteki adamın baba olmasına, olabilmesine çok içerledim.
O çocukların kendisine bulaşmalarını istemeyen adama baba demelerine daha çok içerledim.
Ama en çok gün geçtikçe babalık yolundan çok uzaklara doğru ayaklarımı sürüye sürüye gidişime içerledim.

Daldığım düşüncelerden kendime geldiğimde susmuş nefretle bana bakıyordu.
Bitti mi dedim?
Bitti dedi.
Sinirlenmesin diye peki dedim.

Eski kız arkadaşlarımın her biriyle olan münasebetimdeki gibi..

Edit: Üretken bir dönem. Sıkıcı bir yazı. İyi geceler dilerim. Yazıya paralel hissiyatlı şu şarkılar ile: