18.12.2013

Ne İnkar Ne İtiraz Bu Yalnızca Spam-Final

Yazının ilk kısmını unuttuysanız lütfen şu linki de okuyup ondan sonra bu yazıya geçiniz:  http://www.demirbeyvebiyiklari.com/2013/09/ne-inkar-ne-itiraz-bu-yalnzca-spam.html



Arkada gitmek zaten alkolle dolu olan midelerimiz için pek de hoş olmuyordu. Emin'in şöförlüğüne bir itirazım, bir çamurum yok. Asla! Sadece genelde direksiyon başında olmayı alışkanlık hale getirmiş adamlar için arka koltuk hep sıkıntılı olmuştur. Şimdi bir de kafalarımız zaten durduğumuz yerde çalkantılıyken iyice zordu arka koltukta uzun yol. Mola sonrası arabaya geri dönerken Çağıl'ın hafiften depara niyetlendiğini fark edip Semih'i dürttüm. 'Ne yapıyor bu sikimin oğlu?' diye benim de aklımdan geçen soruyu sordu Semih. İçimizdeki tek ayık Emin, Çağıl'ın tüm kurnazlığıyla ön koltuğa hücum ettiğini söyleyince Semih'le ben koşmaya yeltendik. Daha start verilir verilmez ben Semih'i geçmiştim ki kolumdan çekildiğimi hissedip küfretme maksatlı arkamı döndüm. Çeken Semih'ti. 'La oğlum burada büyüğümüz var. Oktay var. Ne diye yarışıyoruz? A bu uyanık bebe de oturmayacak oraya, biz de oturmayacağız.' dedi. Cümlesinin her bir öğesine katıldığımı belirttim. Emin'e kapıyı kitlemesini söyledik. Emin, uzaktan kumanda vasıtasıyla kapıyı kitledi. Çağıl da tam bir hırsız, sıfatının hakkını verircesine tam bir tinerci gibi kapı kolunu zorlamakla yetindi. Oktay, olanca haşmetiyle arabanın başına geldiğinde Çağıl'ın yanında durup 'Ben büyük ağabeyim, öne ben oturaçaağm.' dedi. Güldük. Çakıl küfretti. İnadına arka koltukta da ortaya oturttuk uyanıksporluyu.


Artık hedefimize sadece 100 kilometre kalmıştı. Geçilen her bir kilometrede heyecanım artıyor, içimden karşısına çıkar çıkmaz söyleyeceklerimin piyesini düzenliyordum. Yolculuğun ilk üç saatindeki neşemden, muhabbete dahil oluşumdan eser kalmayınca Emin durumu fark edip bana laf attı:

Emin - Konuşmayı mı ezberliyorsun?'
Demirbey - Evet lan. Patron yanına çağırınca da hep böyle oluyor. Bin söyleyeceğim varken birini bile adam akıllı bitiremeyip çıkıyorum odadan. Sonra şişiyorum.
Çağıl- Emel Sayın yapalım istersen.
Emin - Benim arabanın bagajında kilim var pikniklik. Ona sararız.
Demirbey - Dürüm mü yapacağız lan kızı. Üniversite okumuş adamlarız medenice konuşurum ben, sıkıntı yok.
Semih - Hap map birşeyler soruşturalım lan orada. Cesaret için.
Oktay - Cesaret diye bebeye viagra kitleyeceksin değil mi lan? Elindeki prezervatif boşa gitmesin diye.
Semih - Ne alakası var oğlum. Ben konuşmadan önce içerim ki rahatlayayım diye. A bu bebe rahat değil daha.
Oktay - Emin lan, çek sağa da şurada bir prova yapsın çocukcağız.


Araba sağa çekildi. Provayı boşluğa karşı yapamayacağımı belirterek nazlandığım için kendi aralarında  kısa çöp çekme etkinliği düzenleyerek karşıma kısa çöpü çeken bahtsız Çağıl'ı verdiler. Çağıl, içlerindeki en idealiydi aslında. Boy pos manasında düşündüğümde ise tıpkı yardı. Fakat ne zaman ağzımı açsam hayalarımı ellemeye kalktığı için Çağıl'ı yarin yerine koyamadım. O sırada yolun karşı tarafında durmuş, anlamsız gözlerle bize doğru bakmakta olan köpeği gördük. Çakıl'la ben canımız oldukça tatlı olduğundan diğer üç kişiyi satarcasına hemen yere çömeldik. Köpeğin sırf ayakta duranları değil, kimseyi ısırmaya niyeti yoktu. Emin atılıp köpekle gayet güzel prova yapılabileceğini söyledi. Köpeğin ısırmasından hala korkuyor olduğum için önce teklifi refüze ettim fakat daha sonra köpeğin gayet geri zekalı, ısırmanın ne olduğunu dahi bilmeyen bir tip olduğu konusunda beni ikna ettiler ve Emin'in önerisini kabul ettim. Yolun karşısına geçmeye hazırlandığım anda içimizdeki en romantik insan Emin elime altı adet gelincikten yapmış olduğu buketi tutuşturdu ve ekledi : 'Herşey gerçekçi olsun.'. Ben çiçek tutamam lan elimde diyemedim, aldım çiçeği. Semih de diğer yandan kolumu çekiştiriyordu. Döndüm, o da avucuma prezervatif kutusunu tutuşturdu. Güldüm. 'Ayıp lan' dedim. 'Olaya bak.' diye bağırıp gülmeye devam etti. En son Oktay'a dönüp 'İyi izle ajan. İyi izle de bir yanlışımı görürsen söyle. Güveniyorum sana. ' dedim ve önce soluma, sonra sağıma ve sonra tekrar soluma bakarak karşıdan karşıya geçtim (Trafik dersine selam olsun).

Köpeğin başına vardığımda önce elimdeki çiçekleri kendisine doğru uzattım. Çağıl haklı olarak bağırdı: 'La merhaba demeden çiçeği mi veriyorsun. Kurye misin sen?'. Baştan aldım ve önce merhaba dedim. Birkaç ufak şey geveledim, çiçeği uzattım. Kokladı, sevmedi. Yere, ön patilerinin ucuna bıraktım nebatı.Yine ufak tefek birşeyler geveledim ve sonrasında cebimden çıkardığım bir kağıdı da çiçeğin yanına yere bırakıp geri, arkadaşlarımın olduğu yere döndüm. Naptın lan sorularının yağmur olduğu anda, konuşurken heyecanlanıp saçmaladığımı, bunun üzerine daha önceden yazmış olduğum bir yazıyı köpeğin ayak ucuna bıraktığımı belirttim. Şahsıma edilen küfürlerden düşüncelerimi duyamıyordum. Köpeğe dönüp baktım. Kağıdı yiyordu. 'Amına kodumunun hayvanı, kaç günümü verdim lan ben o yazıya. Hoşt yare vericem o kağıdı ben.' diye canhıraş yolun karşısına geçtim. Önce sola sonra sağa sonra tekrar sola bakmadan.. Ağzında tuttuğu kağıda uzattım elimi, hırladı. Biraz daha zorladım. Havladı. Yine küfredip, bırakmasını istediğimi bağırdım yarimin 48 kilometre uzağında olduğumuz topraklarda. Bırakmadı. Bırakmadığı yetmezmiş gibi bir de beni kovalamaya başladı. 'Kaçın la kaçın!' diye bağıra bağıra arabaya doğru depara kalktım. İyi koşmuştum, köpek beni yakalayamamıştı. Tam kendimi kapıdan içeri fırlatıp kapıyı kapattığımız anda, tırnaklarının arabanın kapısında bıraktığı sesi duyabiliyordum. Ucuz kurtulmuştum. 'Hayır yani selülozu sindirebiliyor olsak biz de yiyelim kağıdı. Ama ben de sindiremiyorum sen de sindiremiyorsun. Kağıt yemek de neyin nesi şimdi ya!' şeklinde sitem edip sustum.

Hayal kırıklığına uğratmıştım arkadaşlarımı. Oktay'ın tepkisi mühimdi. Yüzüne bakacak cesaretim yoktu. Bir derin nefes alıp topladım kendimi ve yüzüne bakmaya yeltendim. Yerinde göremedim. Biraz daha kafamı uzatıp ön koltuğa iyice baktım. Oktay'ın yerinde koltuğa gömülmüş bir şekilde Çağıl oturuyordu. 'Nasıl bir ölüsevicisin lan sen, nasıl bir kan emicisin. En sıkıntılı anımızda bile ön koltuğa koşturup orayı kapma derdinde olmak nedir?' dedim. Kızdı, bilmeden olduğunu belirtti, darıldığını beyan etti. Kıyamam deyip öpmeye kalktım. Öne doğru uzandığım anda götüme parmak attı. Çağıl hala Çağıl'dı. Ana avrat küfürleştik ki bilen bilir samimi arkadaşlık bunu gerektirir. Sol arka kapısından girdiğim arabada Oktay meğer en sağındaymış arka koltuğun. 'Diyemedim ajan. Ama korkma, karşımda köpek olduğu için odaklanamadım ben. Yar sıfatını görende bülbül olur, Bizimkiler'deki Papağan olur bu dil. İlham "O" sonuçta, kaç yazı yazdığımı sen biliyorsun bir hikayeden yola çıkıp. Güven bana. Güveniyorsun değil mi?' diye sorumsalca sordum. 'Göreceğiz.' dedi. Güvenini fena sarsmıştım anlaşılan.

Yolun kalan 48 kilometresi benim açımdan ölüm sessizliğiyle, Emin açısındansa Radyo Seymen'i aramakla geçti. Çağıl sağ olsun evden çıkarken yanına pet şişede nevale almış. Onu içtik sustuk. İçtik sustuk. Saat sabahın altısı olmuştu ve biz mütemadiyen susuyorduk.


Saat yedide, kalmakta olduğu evi bulduk. Binanın kapısının karşısına arabamızı çektik. Semih'le Çakıl uyudu. Emin gözlerini kapadı, ara ara muhabbete eşlik etti. Oktay'sa cep telefonundan birşeyler karıştırıp durdu. Sanki bir şeyler arıyordu. Neden sonra o da bıraktı telefonunu, kafasındaki kepi yüzüne örterek o da uyuma pozisyonuna geçti. Bir buçuk saatlik sessizliği ise ben bozdum. 'Çıktı lan!' diye bir bağırış bağırdım. Hafiften ortaya doğru kendimi atıp dikiz aynasından saçıma, göz altlarıma, dişlerime baktım. 'Allah'ını seven deodorant meodorant birşey atsın lan üzerime, adam kokuyorum.' diye çaresizce bağırdım. Emin torpidodan çam şeklinde bir araba kokusu çıkardı. Araba kokusunu önce yüzüme, sonra ellerime, sonra da koltuk altlarıma vs sürerek arabadan çıkıyordum ki Oktay adeta bir atmaca gibi koluma yapıştı. Telefonunu elime verdi. Ekranda Yoda'nın fotoğrafı vardı. Fotoğrafın altında da 'Do or do not. There is no try!' yazıyordu. Demekki telefonunu kurcaladığı dakikalarda bu ana hazırlık yapıyormuş. 'Roger that!' dedim ve yumruğuma vurması için yumruğumu uzattım. Pump my fist geleneğinin gerçekleştirdik.


Kapıya elimi attım ve açtım. Arabadan aşağı indiğim anda 'Emin'in "Laaaan!" şeklinde çaresizce bağırdığını hatırlıyorum. Sonra.. Sonrayı burada öğrendim işte. O günkü kadronun tamamı burada toplanınca.. O sabah ben, yare koşacağım derken arabadan adımımı atmamla yoldan geçen bir kamyonet bana çarpmış, iki ay komada kalmışım, ama sonra kurtaramamışlar, ölmüşüm vs vs. Hissetmedim ben o kısımları. Çocuklar çok üzülmüş. Annem fena olmuş. Daha fazla anlattırmadım ailemle ilgili olan kısımları. Nasıl üzüldüklerini tahmin edebiliyorum zira. Sonra ben, Kafka gibi 'Yakın la yazdıklarımı.' dememiştim. Onlar da sözümü dinlemişler ve ne yazdıysam hepsini bastırmışlar. Hepsinin içinde birer Max Brod varmış da haberim yokmuş. Hayalim ben bilmeden gerçek olmuş. Kötü yanı ise bir hikaye yarım kalmış aşağıda. Onca hazırlandığım bir hikaye.. Bir de arkadaşlarımdan biraz fazla erken ayrılarak dünyadaki makaralarının çoğunu kaçırmışım. Şimdi imrene imrene dinle işin yoksa.


Soundtrack de Anna Kendrick olsun. Yazı finali için yaşanan gecikmeden ötürü de ikinci bir soundtrack paylaşayım belki affolur.





1.12.2013

Bîkarış-ün Nehir-2

         Altı saat olmuştu ve o hala olması gereken yerde, geleceğini vaad ettiği yerde yoktu. Hem zaman geçer, hem de kilo almama yardımcı olur düşüncesiyle on beş dakika öncesinde almış olduğum poğaçaların da içinde bulunduğu kese kağıdına elimi atıp içlerinden kıymalı olanını yemek üzere aldığım sırada geldi ve karşımda dikildi. Ayaklarından yüzüne dek gezdim gözlerimle. Gözüm gözüne değer değmez 'Merhabalar olsun!' dedim alışık olduğum şekilde. Beşiktaş Belediyesi sponsorluğunda yayılmış bir halde oturmakta olduğum bankta toparlandım ve 'Gel yanıma otur.' dedim. Ne dediysem onu yaptı ve yanıma oturdu. Elimdeki kıymalı poğaçayı uzattım. 'Yorgunsundur al, kuvvet verir kıymalı poğaça. İçinde et var ne de olsa.' dedim. Kıymasından duyduğu şüpheyi gidermek için burnunu uzatıp kokladı ve sonra aldı. Ben de kese kağıdından başka bir poğaçayı aldım. Patatesliydi. 



       'Ben kızamam sana da niye geç kaldın? Ben beklerim. Geleceğini bildiğim için beklerim. Bilmesem de 'Ya gelirsen' diye beklerim. Bekleyerek aciz duruma mı düşüyorum peki? Şunu demek istiyorum: Sen en fazla ne kadar beklerdin beni? 

        Tanesi sekiz dakikadan yirmi üç sigara içtim. Kalan zamanda da düşündüm. Beraber yeriz diye aç gelmiştim. Sen yerken yediğimden tat alıyorum ben. Sonra unuttum açlığımı da yirmi üçüncü sigara hatırlattı. Bu poğaçaları aldım ben de. Senle yiyoruz şimdi. Gecikmeli de olsa istediğim oldu. Demin kokladın kıymasını ama emin ol bu çevrelerin en iyi poğaçacısıdır bu adamlar. Beğendin mi?

         Düşündüm demiştim ya. Gerçekten çok düşündüm. Sigaradan arta kalan zamanda değil sırf, sigara içtiğim sırada da düşündüm. Müjgan.. Senin gelecek olma ihtimalin yüzünden daha bir istekli bekliyorum ben seni. Ki bu çok güzel birşey. Ama geldiğinde bitiyor o aşkla, meşkle, yollarını gözleye gözleye bekleyişim. Geldiğinde de beklentilerim, kafamda kurduklarım da yaralanıyor hem. Demem o ki, sen gelme de ben hep bekleyeyim. Ben gidiyorum. Altı saat gecikmeli olarak..

        Poğaçayı da helâl ettim. Afiyet olsun'

        Ayağa kalktım ama nereye gideceğimi bilmiyordum. Karşıdan karşıya geçecekmişçesine bir sağa bir de sola baktım. Sola baktığım sırada omzumda bir el hissettim. Döndüm ve Müjgan'la göz göze geldim. 'Çok özür dilerim beklettiğim için.' diyordu Müjgan. Ben, kendi hür irademle beklediğimi sanıyordum, meğer o bekleTmiş. Gerek olmadığını, zira benim bir arkadaşımla sohbete geldiğimi belirttim. Hazırladığım konuşmanın alıştırmasını  yaptığım bankta oturan arkadaşıma, sokak köpeğine el salladım son bir kez. 

 Edit: Soundtrack bu sefer the Beta Band'den. Kitap bu yazıyla biter. Görüşmek üzere..

 



29.11.2013

Daha Çok Demirbey

Herkese merhaba,
Sana da merhaba Müjgan, merhabalar olsun..

Yazdıklarımı okumayı seven, elimden çıkacak şeyi merak eden arkadaşlarıma, yani sizlere bir müjde vereyim istedim:

Bundan böyle birinciblog.com adresinde, tahminlerime göre en az iki haftada bir bir şeyler karalıyor olacağım. Gerçekten yazmayı çok istediğim bir oluşumdan böyle bir davet almak beni hem mutlandırdı, hem gururlandırdı, hem de yazma konusunda iştahlandırdı. 


Bu yeni adımın demirbey ve bıyıkları için de olumlu etkisi olacaktır. Zira sadık okuyucular bilirler, yazma konusunda bir takvime bağlı, bir programa bağlı hareket etmiyordum. Birinci blog bana 'İş' kavramını kazandıracak bir mecra da olacaktır. Bundan sonra hem birinciblog.com adresinde, hem de burada yazdıklarımı okuyabilirsiniz. 

birinciblog.com 'da yayımlanan ilk yazımın linkini de paylaşayım tam olsun:  http://www.birinciblog.com/siz-hepiniz-ben-tek/

Herkes kendine ve sevdiklerine iyi baksın.

Edit: Soundtrack vermek istiyorum: The Who - Baba O'Riley


25.11.2013

Yazmış Olmak İçin

     Kapı zilinin sesine uyandım. Edeceğim küfürün dozajını belirlemek için telefonun saatine bakmak istedim, fakat yatağın elimle taradığım bölgelerinde telefonu bulamadım. Yatakta doğrulup gözlerimle daha geniş bir çevreyi taradım bu sefer. Görünürde yoktu. Doğru ya, radyasyon yemeyeyim diye telefonu içerideki odada bırakıyordum geceleri. Ne ara bu denli uzun yaşama yollarını arayan, ölümsüzlük heveslisi bir adam olmuştum ben?
 
      Yataktan ayaklarımı sarkıtıp terliklerimi giydim. Yan odaya geçip telefona baktım. Saat 9:42'ydi. Ana bacı küfredilmez, uyanılması gereken bir saat bu düşüncesiyle sadece zili çalanın şahsına küfrederek kapıya yöneldim. Kapıyı açtım. Gelen Sermet'ti. Benim kapıyı açmamı beklemeden ayakkabılarını çözmüştü bile. Kapıyı açmamla ayakkabılarını, sırasıyla topuklarına basarak çıkardı ve davetimi beklemeden içeri geçti. 'Uyuyor muydun?' diye sordu. Uyuyordum.

      'Sen uyumazdın bu saate kadar, hayırdır depresyonda mısın?' dedi. Uyuyor muydun sorusunu cevaplamamama rağmen görünüşümden kapı ziline uyandığım kanaatine varmıştı. Özür dilemedi. Susuzluktan kurumuş ağzımdan belli belirsiz bir 'Hoşgeldin' çıktı. O salondaki koltuğa yerleşirken ben banyoya geçip yüzümü yıkamaya başladım. Yüzümü kuruladığım sırada 'Müjgan yeni fotoğraf koymuş Facebook'a' diye seslendi. Yine Müjgan anılmıştı evimde sabah sabah. Ortada bir soru cümlesi olmadıkça cevap vermeme huyum yüzünden cevap vermedim. Havluyu yerine takıp salona geçtim. İkili koltukta oturan Sermet'in rahatını bozmamak için tekli koltuğa oturdum. Hoş, Sermet tekli koltukta oturuyor olsaydı da kaldırırdım. Tekli koltuğu benimsemiştim. 'Yeni sevgili yapmış. Yakışıklı da değil yine. Kız çirkin seviyor lan ehhehe' diye güldü. Evlensin artık dedim. Yerinden kalkıp mutfağa doğru yürümeye başladı. Buzdolabını açıp raftaki biralardan iki tane aldı. salona gelince bir tanesini açıp bana uzattı. Tokuşturmak için havada beklettiği şişesine bakmadan kendiminkini kafama diktim. 'Kafana takıyor musun, takmıyor musun anlamıyorum ben seni. Evlensin ne demek lan? Godoş mu oldun iyice?' dedi. Daha fazla deneyip daha fazla yenileceğine evlensin istiyordum. Zamanı boşa harcayacağına, bir an önce bulsun eşini istiyordum. Bana gelince.. Kendi adıma bir şey istemiyordum. Sadece artık etraftan yeni birileriyle sevgili oluşlarını değil; evlenişini, çoluk çocuğa karışışını duyayım istiyordum. Belki de öyle bitecekti Müjgan kafamda.

      'Sabah sabah niye Müjgan diye geliyorsun? Sabahı geçtim niye Müjgan diye geliyorsunuz hala? Sadece yazı yazmama yardımcı oluyor o kadar. Onla ilgili haber almama da gerek yok. Ben kuruyorum kafamda Müjgan'ı, Müjgan'ın benden sonraki hayatını. Duysanız da söylemeyin bana, vallahi duymak istemiyorum.' diye biraz çıkıştım. Sonra pişman oldum. Az değil ama çok içtiğimde soruyormuşum Müjgan'ı. Öyle diyorlar. Belki Sermet'e de sormuştum vakti zamanında da ondan gelip Müjgan'ın yeni ilişki statüsünü bana söyleme gereği hissetmişti. Sigara uzattı. Yemek yemeden içmediğimi söyleyip reddettim uzattığı tek dalı. Yanımdaki sehpanın üzerinde duran tableti aldım. Berrin vardı açtığım ilk sosyal paylaşım sitesinin tepesinde.

       Çok içtiğim zamanlarda dahi kimseye bahsetmiyorum sanırım Berrin'den. Kimseden duymadım adını. Ananı sikeyim site kere diye sinirlenip elimdeki tableti yavaşça aldığım yere bıraktım. Kafamı kaldırdığımda Sermet'in bana bakmakta olduğunu gördüm. Sinirlendim ama milyarlık bebeği fırlatamıyorum. Memur çocuğuyum en nihayetinde, malımın kıymetini biliyorum dedim. 'Ne adamsın lan' diyip güldü. 'Ben, bir ayakkabısına, bir pozuna bakarak birinin neyi sevdiğini çözerim. Eğer sevdiği şey, benim sevdiğime yakınsa o birini de severim. Ama zilyon tane fotoğrafla, zilyon tane kendini tanıtma cümlesiyle herkes iç organlarını döküyor lan ortalığa bu instagramda, twitterda. Sonra sürekli Cemal Süreya şiiri paylaşan kıza, Cemal Süreya'yı Bank Asya İkinci Ligi'nde Antep Büyükşehir Belediye Spor'un orta sahasının bel kemiği sanan adam, ekşisözlükten arayıp öğrendiği, en çok beğenilen  üç beş şiirinden birini yapıştırır. Sonuç: MISSION COMPLETED. Eee, sonra bu ikisi çıkarlar. Eleman kızın sevdiği şeyleri bu sitelerden bildiği için bir süre, ateş geçene dek işi gayet güzel gider. Ama eleman Cemal Süreya sevmiyor olur genelde. Hatta şiiri bile sevmez çoğu. Bir iki ay kadar sevmediğini kimse anlamaz ama. Kızcağız bile... Boşu boşuna kızın zamanını kendinde harcatır, kendi zamanını kızda harcar. Sinir oluyorum lan bu işe artık.' dedim. Sigara uzattı tekrar. 'Ver monako, ver sigara da öleyim ben.' diye söylenerek aldım sigarayı. 'Yahu senin dediğin tutarsız bir kere. Kimi aşklar var, aralarında gram beğeni benzerliği yok ama oluyor işte. yürütüyorlar bir şekilde. Sinirlenilecek şeylere sinirlenmiyorsun da nelere sinirleniyorsun sabah sabah.'


         - Bak senin sevdiğin grupları bilmiyorum. Ama benim sevdiğim gruplar yahut filmlerle ilginin olmadığını da biliyorum. Yalın sevdiğini biliyorum nereden aklımda kaldıysa. Yalın'la işim olmaz. Müziğini bilmiyorum bile. Ama sırf gerçek adı olan Hüseyin yerine soyadıyla piyasaya çıktığı için mesafeliyim arkadaşa. Ben yarın kitap yazsam kapağına yazar olarak Güçdemir mi yazdırayım şimdi? Hayranlarım gerçek adımı hastahane kayıtlarımdan, vergi iadesi zarflarımdan mı öğrensin allasen? Neyse asıl demek istediğim, ben senin neyi sevip neyi sevmediğini bilmiyordum. Ama senle ilk tanışmada ayakkabına baktım. Adidas'ın London modeliydi. Hop! Seninle on beş dakika konuşmam için gerekli olan şey sağlanmış oldu ve konuştuk tanıştık. Kalender adammışsın, ayakkabı yalan söylemez. Ama sen kalkıp sırf benimle arkadaş olmak için o London'ları çekmemiştin, gelip benle Kim Hiorthoy muhabbeti de açmadın. Böyle olsun diyorum sadece de ne ara bu kadar sinirlendim onu hatırlamadım.
          - Hashtag?
          - Onun ben...
          - Hashtag'e cümle yazan kızlar var lan. Daha da beteri, bunu yapan adamlar var. Çıkma teklif etsen yeridir.

            - Eskiden insanlar olmak isteyip de olamadıklarını çocuklarında oldurmaya çalışırlardı. Sabahattin isimli adamın, çocuğuna Berkay, Alara vs isimlerini koyması gibi. Küçüklüğünde annesine halı yıkamaya yardım eden kadının, kızını dört yaşından itibaren baleye göndermesi gibi. Şimdi değişti her şey. Çocuk yapmayı beklemiyor kimse olmak isteyip de olamadığını oldurmak için. Herkes olmak isteyip olamadıklarını sanki öyleymişler gibi gösteriyor. Eğlenmiyor, ama cıvcıvlı bir mekanda eğleniyormuş gibi gözüktüğü bir fotoğrafla düşman çatlatmayı akıl edebiliyor. Eğlenen insan fotoğraf çektirir amenna, ama kalkıp onu daha ortamı terk etmemişken yayınlamaz. Oyunun en güzel yerinde pause'a basılır mı allasen Sermet! Vit vit sürekli telefon elinde. Daha çok uğraşıyoruz artık Sermet! Korktum yar inanır sağa sola diye. Google'la dövüşesim var.
            Sen kahvaltı yap dedi Sermet. Evde ekmek yoktu, almaya da üşeniyordum. Mutfağa gittim, yenilebilecek bir şey olup olmadığına bakmak için. Salam buldum, son kullanma tarihine iki gün kalmış. Kakaolu gofreti kestirdim gözüme bir de. Gofretin arasına salam koyup yedim beş dakika boyu. Son lokmamı yutar yutmaz sağ elimi kaldırıp makas işareti halinde Sermet'e uzattım. İşaret ve orta parmağımı fiti fiti sallayarak sigara istedim. İki parmağımın arasına al da iç dercesine bıraktı.
            Sence Berrin ne seviyor diye sordu. Ben hariç birşeyleri dedim.


Soundtrack: The XX'ten çokzel, çok naif bi parça-Crystalised. (#Soundtrack'i kendinden daha güzel olan yazılar)

24.11.2013

Ufak Ufak

Bin düşünüp bir hareket ederek ufak ufak yaşıyorum iki haftadır. "Ta daaaaaa" anı gelene kadar da öyle devam edecek. Gül cemale gülümsemeler insin diye ne düşünüyorum hey Hat..

Kasım ayını yazı yazmadan geçirdim. Yoğunluk..
Meziyetlerimi kullanabileceğim bir iş yerine, iyi para kazanabileceğim, bitirdiğim bölümde öğrendiklerimi uygulayabileceğim bir işte çalışınca böyle oluyor. Ümidim kitabın beğenilip beni bir ikinciye sevk etmesi, sonra üçüncüye, sonra dördüncüye. Ve en sonunda "Ben kitap yazarak geçimimi sağlıyorum" diyebileceğim günün gelmesi. İlk kitap sırf gülsünler diye ayrı ayrı dönemlerde gönlüme değen her bir kadına yazdığım yazıları içeren bir kitap. Blog'a yazı yazmadığım bu koca bir ay içinde genelde kitabı rötuşlayıp durdum zaten. Yaklaşık 200 sayfalık bir şey var elimizde. Önümüzdeki hafta içinde kitapla ilgili bir haberi de buradan paylaşırım diye ümit ediyorum.

Ve bin düşünüp paylaşıyorum aşağıdaki şarkıyı da. Sakin sakin..


16.10.2013

A CLAAG - FİNAL

             Çay kaç dakikada biter diye geçiriyordum içimden. Fincansa değişir, ajdaysa değişir tabi. Umarım fincan söyler,çünkü ajda bardak bitene dek iki sigara içilebildiğini hatırlıyorum. İki sigara yedişer dakikadan on dört dakika eder. Derdimi dememe yetip yetmeyeceğini kestiremiyordum. Sonunda, kafamın içinde dönen hesaba bir son verip konuşma süremi netleştirmek için oturacağımız yere girmeden önce son kez konuştum:
           
             - Bir bardak mı içeceğiz çayı sadece?
             - Evet.
             - Fincanla mı getiriyor buradakiler, ajdayla mı?
             - İkisi de var. Ama fincan çabuk soğuyor diye sevmiyorum ben.
             - Bak ne kadar çok ortak özelliğimiz var da haberimiz yok. Ben de sevmem aynı sebepten ötürü. Ama fincanı bitirmesi daha uzun sürer sanırım.
             - Bitiyor iki türlü de.
           
             Bu işin bir kursu, bir halk eğitim programı falan varsa Çimen kesin ona gidiyordu. Nasıl da moralini bozuyordu insanın. 'Bitmez' de. 'Semaver söyleyelim' de. 'Çay biter ama yarın yenisi olur, o yenisinden içeriz.' de. De bir şeyler ki boynum, vazo kırmış çocuğun annesinin karşısında dururkenki hali gibi bükülmesin.

             Yere bakarak ilerliyordum. Gözümün önünde mavi ayakkabıları. Kırmızı olmamalarına rağmen güzeller. Kirlenmesin diye, basacağı kaldırım taşlarına gözümle önceden basıyordum. Birinin altında bir çamur birikintisi, bir su deryası fark etseydim de ayakkabılarını kirlenmekten kurtararak kahramanı olabilseydim. Hem kaldırım taşlarının her birinin altı tertemizdi, hem de Çimen, sanki havada yürüyormuş gibi yumuşacık basıyordu ayaklarını yere. Ben bu gibi düşüncelere dalmışken bir anda Çimen'in ayaklarını kaybettim. Panik içinde kafamı önce sola sonra çevirdim. Denk gelemedim kırmızı paltosuna. Hemen sağa çevirdiğimde ise bin şükür gördüm O'nu. Çay bahçesine gelmiştik ve Çimen kapıdan girmek üzereydi. Topallamasını engelleyemediğim sol bacağıma rağmen bir gayret hızlanarak yetiştim kapıdan girişine. Kapı metaldi. Gecenin ayazını yemiş olduğu için Çimen'in elini üşütürdü. O, kapının koluna erişemeden açtım kapıyı. Önce O, ardından ben içeri geçtik.

              Daha önce geldiği, hatta sanırım sık sık geldiği bir yer olsa gerek ki çalışanlar kapının girişinde O'nu görür görmez samimi bir gülümsemeyle selamlayıp, biraz sonra oturacağımız masanın yolunu açtılar. Bu da, Çimen'in hep bu masada oturduğu kanaatine sahip olmama neden oldu. Çimen 'İki çay!..' diye bağırdı. '...Ajda bardak!'. Son cümlesini söylerken ilk defa bana bakarak güldü. 'Fincan çay vermeyin kimseye! Sonra dudaklarını değdirip değdirip çekiyorlar. Bir çayla tüm gün mekanda takılıyorlar.' diye bağırdım ben de. Son cümlemi söylerken ilk defa O'na bakarak güldüm. Kendi gülümsemesinin sonunu henüz getirmemiş, dudaklarının iki ucu hala yukarıya doğru kavis yapıyordu. Gülümsemesi gülümsememle çakıştı. İşte bu da ilk gülüşmemiz oldu.



             - Sen mi başlamak istersin?
             - Evet. Özür dileyerek. Aslında filmlerde oluyor böyle karşısına çıkıvermeler. Siz, kızlar da hoşlanıyorsunuz sonra ve filmin baş rolünü oynayan, bu aniden esas kızın karşısına çıkıveren esas oğlanı öve öve bitiremiyorsunuz. Kah sanal ortamlarda, kah kendi sohbetlerinizde... O filmlerdeki adamın yakışıklılığının sağladığı bi tölerans puanı var tabi. Bende o yok. Ama bilemiyorum. Bir şey olacaksa böyle olmalı dedim. Big Fish'teki gibi. Sen de heyecanlan, ben de heyecanlanayım.
             - Vedat..
             - Ben, seninle ilgili ne hissediyor, ne istiyorsam, ne düşünüyorsam söylemeye geldim. Söyleyeceklerimin hepsini hemen her gece düşündüm ve sıraya koyarak geldim. Sırayı nereye koyduğumu unuttum ama şimdi karşında. Doğaçlıyorum.
           
             O sırada çaylarımız geldi. Geri sayım başlamadan önce bi giriş yapma fırsatı bulduğum için içten içe seviniyordum.

             - Sıcaktır, bekletelim biraz. Sonra başlarız içmeye.
             - Üfleriz belki, soğur.
             - Bir sonraki çay içişimizde üfleriz. Şimdi zaman kısıtlı, yanık dillerle dudaklarla konuşmayalım diye demiştim.
             - Vedat!..

             Kocaman gözlerinin yüzüne vuran ışıktan küçülmüş göz bebekleri büyümüştü. Sinirli ses tonuyla adımı anarak başladığı cümlenin devamını getirmeden önce etrafına hızlıca bakındı. Bir kez yutkundu.        
   
             - ... Yakın zamanda ikinci bir çay içişimiz olmayacak.
             - ...
             - Olmayacak çünkü benim sevgilim var. Yakın zamanda olmayacak dediğim için istihap haddine dek umutla doldurma kendini lütfen. Mutluyum ben. Belki hiç olmayacak. Bu ağzından çıkanlar olmasaydı bardaklar dolusu çay içerdik. Ama beni seven bir adam zaten var. Seni, bu içindeki ben sevgisiyle nasıl karşıma alabilirim, nasıl konuşmaya devam edebilirim senle. Sen de duramazsın yanımda zaten. Hem Fırat...
             - Harun!
             - Ne Harun'u?
             - Sevdiğim ama yolumun kesişmediği ya da ayrıldığım kadınlar Müjgan. O kadınlara benden sonra veya şimdi olduğu gibi benden önce gidip beraber olan her adam da Harun.
             - Müjgan mı oldum şimdi ben de o zaman?
             - Şimdi değil. Benden uzaktaydın zaten. Müjgan'dın yani. On beş dakika evvel Çimen oldun. Şimdi göz göre göre Müjgan oluyorsun yine. Sırf ben daha erken gelemedim diye. Ve hayatıma bir Harun daha ekleniyor.
             - Müjgan'la benim yaptıklarımı bir tutmak oluyor ama bu. Yok mu başka bir isim başka bir filmden?
             - Yo değil öyle. Ne yaparsa yapsın seviliyor ya Müjgan. Ona binaen benim isimlendirmem. Harun'u sorma ama. Bilmiyorum..
           
             İkinci gülüşmemiz gerçekleşti o anda. Ve muhtemelen sonuncu gülüşmemiz olacaktı bu, zira sohbet pek hoş yönlere ilerlemiyordu.

             - Çay bitmez oldu bak şimdi de.
             - Müjgan deme bana
             - Demem, söz. Takılma artık.
             - Takılmıyorum. Ama Harun'u bırakıp şimdi senle çıksam bu çay bahçesinden Müjgan olurum asıl. Harun'un Müjgan'ı. Yapamam.
             - Harun.. Seviyor mu seni çok Harun?
             - Öyle söylüyor.
             - Söylenen şey geçersizdir.
             - Sana göre..
             - Ben sana hiçbir sevgi sözcüğü, aşklı meşkli cümle, süslü laf etmedim. Ben buraya sana ne hissediyorsam söylemeye geldim, söyledim. Sen gördün zaten yüzümden en süslü lafı da, en facebook'ta akrabaların paylaştığı aşklı meşkli özlü sözü de. Yol boyunca beni susturuşun da bu yüzdendi. Yüzüme bakıp ağzımdan çıkanın gerçekliğini gözlerinle görmek istedin.
             - ...
             - İçecek misin çayını?
             - Hani fincan istiyordun? Ne şimdi bu acelen?
             - Şu anda aklın bu masayla, benle meşgul. Bir an önce çıkayım istedim. Harun'a hissedeceğin herhangi bir şeyi benim yüzümden hissedemiyorsun.
             - Her an bir şey hissetmek zorunda mı sevgililer?
             - Bilmiyorum. Öylesi güzel geliyor.


             Bardağın yarısını dolduran çayı bir dikişte içtim ve ayağa kalktım. Deri ceketimin iç cebine attım elimi. Yapmış olduğum rulo, bir gündür çıkmadan orada beklediği için düzelmesi zaman alacaktı. Rulo haline gelmiş kitabımı çıkardım iç cebimden. Masanın üzerine bıraktım. 'SEN GÜL DİYE YAZDIM'.

             Gülümsedi yine. Tutamadım ayna gibi yansıttım gülüşünü. Gülümsedim ben de. Yanılmışım. Son gülüşmemiz ben O'na sırtımı dönüp çay bahçesinden çıkmadan önce gerçekleşti böylece. Harun'lar arasına yeni bir Harun ekledim.
           
              O'na söylemedim ama Müjgan'lar arasına da yeni bir Müjgan ekledim.

           Edit: Bu mini macera gayet mutsuz sonla bitti. Yine de cast akarken çalan şarkı, soundtrack biraz olsun içinizi açacak. Gorillaz - Feel Good Inc.


             

9.10.2013

Şükran


Hepinize teşekkür etmek için giriyorum bu gönderiyi. Herhangi bir edebi değeri yok. Diğer yazılarında var mı ulan diyenler olur, ben olsun diye uğraşıyorum, var diye de düşünüyorum. Hikaye anlatma, güldürme, ağlatma gibi derdim de yok bu yazıda. Sadece teşekkür ediyorum yazıları okuyan, yorumlar yapan, yeni yazı var mı diye belli aralıklarla adres çubuğuna sitenin adını işleyen herkese.

Siteye ne var ne yok diye uğrayan sayısı ha bugün ha yarın kırk bini (40.000) bulacak. Uzun yazılar yazılan, yazarı ünlü olmayan, popüler olaylardan uzaktaki konularla haşır neşir, herhangi bir yerde tanıtımı yapılmayan, yalnızca Müjgan Müjgan diye inleyen yazılar içeren; yaşamayı Müjgan gibi bir şey bellemiş, ölmeyi Müjgan yok demek varsayan bir blog için oldukça önemli bu eriştiğim ziyaretçi sayısı.

En özel teşekkürüm de hanımlara. Zira burada ne yazdıysam tamamını onların sayesinde, onlara yazdım. Kimini sırf O gülsün diye yazdım, kimini sırf O gülmedi diye.. Kimini ise sırf O başkasına gülüyor diye yazdım.. Onlara yazdıklarımdan da onlarcası nasiplendi, gül içinde kaldı gül cemaller. 

Altı sene önce başlayan heves, maymun iştahı virajını yoldan çıkmadan başarıyla aldı ve bugün 190 yazıyla kocaman bir arşiv haline geldi. Önce sayelerinde, sonra sayenizde. 

Hepinize sonsuz teşekkür ederim..

Edit: Soundtrack, geçen yazıda söz verdiğim üzere Of Montreal'den: Gallery Piece