Uyandım. Yatağın sol tarafından ayaklarımı uzatıp bir süre oturarak bekledim. Mesanem doluydu. Ayağım yere değer değmez soğuktan irkildim. 'Ördek olsaydı keşke be, şimdi ne güzel, ılık ılık içeri gitmeme gerek kalmadan işerdim.' diye düşündüm. Sonra vazgeçtim. 27 yaşında ördeğe özenmeye başlarsam en geç önümüzdeki sene peynir över, domates över, eski bayram över hale gelirdim. En güzel çiş gidip tuvalete yapılandır dedim ve banyoya gittim. Az önceki düşüncelerime tamamen tezat olacak şekilde, adeta bir dede gibi aşırı gürültülü bir şekilde şorlatarak kuburun ortasına ortasına ver ettim idrarı. Bu çalışmam işe yaramıştı. Döndüğümde uyandığını gördüm. Yatağın sağına dolaşıp perdeyi açtım. Gün ışığı Batman çağrısının göğü aydınlattığı gibi aydınlattı yüzünü. 'Günaydın' dedi. 'Irzını siktiminin gezegeninde dengelerin amına koyduk modern olucaz, uzaya çıkıcaz diye. Yine yağmur yok.' dedim. 'Çok romantiksin.' diye beni bana övdü. 'Yıkanacak, içecek su bulamıycaz, sen daha yağmur altında el ele yürüme düşünüyorsun tamblır kızı. Yok öyle dünya. Benim vücudumun üçte ikisi su. Romantizm ise belden aşağımın bir oyunu zaman zaman. Hangisi daha mühim? Bu kış yumuşak geçiyor. Yazın yarrağı yedik, benden söylemesi.' dedim ve bilgisayarı açıp başına geçtim.
Odada o hariç her ne varsa ilgileniyordum da bir onunla ilgilenmiyordum. Ama güya erkekler anlayışsız. Devrilmiş yatmaya devam ediyordu yatağımda. Anla işte, git. Gitsene be kadın.
'Kahvaltıya gidelim mi?' diye sordu, 'Kahvaltıya git!' dedim. 'Bir şeyler yapar mıyız öğleden sonra?' dedi, 'Bir şeyler yap öğleden sonra.' dedim. 'Soğuk davranıyorsun.' dedi, cevap vermedim. 'Gidiyorum. Beni bir daha arama hayvan herif!' dedi, 'Selametle.' dedim. Ararsam da ellerim kopsundu.
Kapıyı ayı gibi çarparak gitti. Hayır yani bir şey yapacaksan bana yap. Ne istiyorsun ahşap, ağzı var dili yok kapıdan. İlla klip tadında çıkılacak evden. Dizilerde, filmlerde öyle görüldü tabi. Ulan ben kira veriyorum buraya. Bir müteahhit yapmış. Birisi gelip 'Alayım da kiraya veririm. Gelen kirayı bankanın kredi borcuna veririm. Yatırım olur hem.' demiş. Ben gidip emlakçıdan bulup tutmuşum. İnşaat işçilerinin 2 vardiya, güneşin alnında cayır cayır terleyerek binbir emek yaptığı şu yapıyı ne büyütüyoruz gözümüzde. Ev lan. Kapısı, camı, tuvaleti, gider boruları var. Şimdi camı sert çarpsan götün yemez, kırılır falan kesilir haftada bir kıllarını aldırdığın kolların. Başına iş çıkmasın. Gider borusundan ses çıkarmayı beceremezsin. Evde fırlatabileceğin vazo, şamdan ot bok da yok. Ha biliyorsun figürlerimden bir tanesini alıp yere göğe attığın takdirde tüm galaksiyi seferber edip intikamımı almaya kalkışacağımı. Elinde bir tek ne var? Kapı. Çarp tabi ya. Senin kapın değil ne de olsa. Yine de ben bir gram etkilenmedim. Ama aile apartmanı arkadaşım burası. Hastası var, çocuğu olan var, gececisi var. Ayıp.
Kot pantolon altına parmak arası giyen yaşam koçunu dinlemeyin
Telefonumu aradım. Bulunca da telefonla yaşam koçumu aradım. Alo diyerek açtı telefonu. 'Was machst du?' dedim. Hemen anladı dün gecenin olaylı olduğunu. Ne zaman bir pisliğe karışsam bildiğim üç-dört Almanca cümleyle giriyordum onunla olan konuşmama. 'Bu sefer kim?' dedi. Güldüm. 'Post mortem'le niye ilgileniyorsun ki? Sana beni Müjgan'a odakla diye şarap alıyorum ben. Ne kadar başarısızsın. Sivas'ın yüz karası!' diyerek aşağıladım elemanımı. Pazar sabahına mobbing'le uyandırdım yiğidomu. 'Gerizekalı, çık gel çabuk, kahvaltı yapalım. Yeter Müjgan'ın ardından düştüğün. Bu sabah bu işi bitiriyoruz.' dedi.
'Çimen?' dedim.
'Çimen!' dedi.
'Çimen?' diye tekrarladım.
'Gerizekalı. Ben de onu diyorum işte.' dedi.
'Yiğidom ya, Maradona'dan sonra en on numara sensin.' dedim gülerek.
'Gerizekalısın.' dedi.
Haklıydı.
Edit: Klip, yazıyla uyum içinde "Calvin Harris'ten Bounce"
Orhan'ın düğününün üzerinden henüz 5 ay geçmişti. Kış vakti gelmiş çatmış; Orhan, henüz eski arkadaşları olan bizlerin giremediği 'Dünyaevi'ne çoktan alışmıştı. Eskiye kıyasladığımızda artık nadiren gerçekleşen buluşmalarımızda Orhan'ın ayak ucuna, yerdeki kilimin üzerine tünüyor; adeta bir Alp Dede'yi, adeta bir Fethullah Gülen'i dinliyormuşçasına Orhan'ın Dünyaevi tasvirlerini, hikayelerini dinliyorduk. 'Akraba gezdik' diyordu, "Vay!" diye ünlemliyorduk. 'Double date'e gittik evlilerle' diyordu, "Hele hele" diyorduk. 'Altın da iyi arttı bu ara, takılanlar birdi bir buçuk oldu.' diyordu, "Maşallah" diyorduk. Orhan mutlu ve dahi mesuttu. Orhan hoşsa biz de hoştuk, gerisi mühim değil.
Günlerden bir gün ki kendisi yılın ilk ayının ortalarına denk gelmekle beraber İstanbul o günün gecesinde tarihin en soğuk havalarından birine ev sahipliği yapmıştır. İşte o gün, sabahın kör vaktinde telefonum çaldı. Daha sonradan öğrendiğime göre o saatte arka arkaya telefon çalımları yaşanmış, o uygunsuz saatte aranan bir ben değilmişim. Herkesi arayan isim de aynıymış: Orhan.
Telefonu binbir güçlükle buldum yatağın içinde. Benim sesim ne kadar uykuluysa, Orhan'ın sesi de bir o kadar heyecanlıydı. Bir sürü şey söyledi 3-4 dakikalık konuşma boyunca. Ben, huyum olduğu üzere dediklerinin hepsini unuttum ve uyumaya devam ettim. Neyse ki bir süre sonra kapı çalındı. Kapıyı açmak için yataktan kalkmanız gerekiyor ve o yorgan üzerinizden kalktığı anda kombisi kapanmış evin dondurucu soğuğunu yiyorsunuz, ki bu da uyanmanıza sebep oluyor. Uyandım ister istemez. Gelen Tuncay'dı.
'Hazırlanmadın mı sen daha?' diye sitemselce söylendi. Hazırım dedim. Git giyin çabuk 37 saatimiz kaldı dedi. İçeri gelmesini rica ettim. Afyonumun patlaması için de bir sigara yaktım. Yatağın ayak ucuna oturup saati sordum. Dört dedi. Ey em diye de ekleme yaptı. 'Senin Boğaziçi'li ağzını siksinler.' dedim. Küfürleşme ileri boyuta taşındı ve uykum açıldı. Tuncay, benim gibi değildi. Uykusundan telefon sesiyle uyandığında yaptığı konuşmaları hatırlayabilen bir arkadaşımdı. Orhan'ın eşinin iki günlüğüne iş seyahatine çıktığını ve Orhan'ın bu iki günlük süre zarfı içinde bize ihtiyacı olduğunu anlattı. Bu nedenle iki günlük sürenin her saatini hatta her dakikasını Orhan'ımıza hakkıyla, neşe ve huşu içinde, yer yer çıldırtarak yaşatmamız gerektiğini belirtti.
'Uykum var.' dedikten sonra sigaramı küllüğe iyice bastırarak söndürdüm ve izmaritin sönük ucuyla küllerin hepsini bir yere topladım. 'İstersen kalabilirsin. Giymen için bir şeyler verebilirim.' dedim. 'Gelmiyor musun? Orhan'ı yalnız mı bırakacaksın?' dedi. 'Hep yalnızız.' dedim.
Edit: Soundtrack iki farklı şarkının birleşimi gibi duran Teenage Riot. Girişi ayrı, bitişi ayrı güzel..
'Sen evlenmiyor musun?' diye sordum. Oğlan tarafına gümüşten tepsi içinde kahve tutması gereken parmaklarıyla Americano'sunun bulunduğu porselen fincana sarıldı. 'Senin gibisi çıkmadı ki karşıma.' dedi bakışlarını kahve fincanının içine daldırarak.
Beni de o terketmişti oysa. Hatırlatayım mı diye düşündüm. Olan olmuştu. Daha fazla eşelemeye gerek yok diyerek vazgeçtim bu düşüncemden. Bugüne dek kimseden ayrılmadığım için beni terk ettiğinden emindim. Ben, ayrılmak istediğim zaman önce karşımdakini kendimden soğutur, esas Demirbey'i bir köşeye saklar ve bambaşka biriymiş gibi davranır böylece karşı tarafın beni terk etmesini sağlardım. Ama o ciddi ciddi benden ayrılmıştı. Hiç beklemediğim bu ayrılık karşısında, Soner Arıca kliplerine göz kırpan performanslarla hüzünlenmiş, isyan etmiş sonra durulmuştum.
'Sen?' dedi. Ben, cümle tüm öğeleriyle kurulmadığı zaman anlayamayabilen düz bir adam olduğumdan sesimi çıkarmadım. Fakat öznenin ardından diğer öğeler gelmeyince 'Evet?' diye sorumsal bir ses tonuyla devam etmesini istedim. Sanırım o da cümlenin sadece kullanılan öğelerine dikkat ediyordu. Benim evlenmek üzere olduğumu çıkardı cevabımdan. 'Vay be sen bile evleniyorsun. Desene Demirbey'i de kaptırdık. Bir ben kaldım evlenmeyen.' diyip içini çekti. 'Bile' vurgusuna takılmamak için ojesine, yüzüklerine kaydırmaya çalıştım dikkatimi. Neden evlenmeye bu denli hevesli olduğunu sordum. Çocuk istiyormuş garibim. Dedim bende sperm gani. Dökeyim bir tas istersen. Güldü. Güldüm. Gülüşmüş olduk. Ağır Roman dedim. Sonra da sessizce kahvelerimizden birer yudum aldık. Yemekle içmekle çıkmayan ruju vardı anlaşılan. Bense her yudum sonrasında peçeteyle bıyıklarımı temizlemek zorundaydım. Bakışlarını camdan bana çevirdiğinde hala ona bakıyordum. 'Ne var?' dedi gülerek.
'Yapayım mı sana çocuk?' diye tekrarladım. Saçmalamamamı söyledi. 'Saç malanmaz taranır.' diyip ehehe mehehe diye gebeş gebeş güldüm. Seks olasılığı kanı beynimden başka yerlere götürünce okuduğum kitaplar, izlediğim filmler, dinlediğim müziklerle altyapısını hazırladığım kültür dolu şakalar yerini ilkokul ikiye giden çocuk kafasından çıkan şakalara bırakıyor.
Evlilik
O günden sonra yanımda hoşlandığım bir kız varken asla gereğinden fazla konuşmadım.
Evlilik?
Yapmadım. Yapacağımı da sanmıyorum. Star Wars Türk yapımı bir film olsa Skywalker yerine kullanılabilecek derece karizmatik olan soyadım diğer aile fertleri tarafından devam ettirilirse de yapmam.
Bitiremediğim pizzanın kalan dilimlerini içine koyduğum poşet elimde kapıyı tıklattım. Açan Alpay Erdem'di. Ben daha merhaba bile dememiştim ki o,
'Amatör günlerimiz Salı akşamı. Güle güle.' dedi ve ben birşey diyemeden kapıyı kapadı.
Benden 13 yaş büyük olan kuzenim sayesinde henüz 8 yaşında başlamıştım mizah dergilerini okumaya. O kapı suratıma kapatıldığında ise 17 yaşındaydım. O gün; dokuz yıldır çizimlerini, yazılarını okuduğum adamları görmek, onlarla tanışmak için çalmıştım o kapıyı. Kapının sadece on-on beş saniye açık kalması bu nedenle büyük bir yıkım olmuştu. O kapıdan amatör çizer olarak giriliyorsa, ben de amatör çizer olarak girecektim. Ve sonrasında çizer olup, bir daha çıkmamacasına içeride kalacaktım.. En azından o dönemde bi anlık hırsla kendime koyduğum hedef o olmuştu.
Kalem tutmaya dair yeteneğim olsa, yazım düzgün olurdu. Ben, daha harfleri zar zor kağıt üzerine işlerken kalktım o kalemle insan, hayvan, obje çizmeye yeltendim. "Zorla bir şeyler değiştirilebilir mi?" sorusunun cevabı karikatürle ilgilendiğim dönemle baz alınarak cevaplanırsa: 'Evet.'. Şimdi bile ara ara çekmeceden çıkarıp bakıyorum schoeller kağıda yaptığım çizimlere. Gün sırasına göre eskiden yeniye incelediğim zaman görüyorum nasıl başladığımı, ne aşamaya geldiğimi. Mağara duvarına çizilen şeyler tadında başlayıp, Salih Memecan'ın ekmek yediği seviyeyi geçmişim. İktidar yanlısı bir tutumu da o çizgime eklesem şimdi bir yerlerde maaşımı hak ettiğimden fazla bir tutar halinde alıp gül gibi geçiniyor olurdum. Neyseki beynim henüz kontrolüm dışında değil.
Ve sonra bir gün, Metin Üstündağ'ın karşısındaydım. Ankara'dan kalkıp İstanbul'a iş göstermeye gitmiştim. İlk gidişim de değildi tabi. Hemen hemen her iki haftada bir piyasadaki mizah dergilerini kolaçan edip işlerim hakkında yorum almaya, yorumlar çerçevesinde kendimi geliştirmeye çalışıyordum. O gün de diğerlerinden farklı değildi. Her zamanki gibi o kalabalık içinde bekledim, bekledim.. Çizgisi gerçekten kötü olmasına rağmen bunu görmek istemeyenler, çizgisi harikulade olmasına rağmen mizahtan nasibini almamış olanlar ve bir de ne çizgisi ne esprisi yeterli olanlar.. Sıra bana geldiğinde elimdeki poşette bu sefer pizza dilimleri yerine işlerim vardı. O günkü amatör günü inceleyicisi MetÜst, işlerimi incelemeye başladı. Hatırlıyorum, tam yedi tek çizim, bir de vinyetle süslediğim yazı götürmüştüm göstermek için. Çizimlerden birini inceleyip bir diğerine geçmesi arasındaki süre beni gerecek kadar azdı. Vinyetli yazımı ise en sona koymuştum. Çizimlerle işi bitip de yazıya geçtikten sonra işler değişti. Yazıya ayırdığı süre oldukça tatmin ediciydi. Yazıyı atlamadan, es geçmeden okudu ve bitirdi. Kafasını yazıdan kaldırıp 'Önceki işlerine kıyaslayacak olursam.. Çizimin gelişiyor, evet. Ama yavaş bir şekilde... Kızmaca alınmaca yok, bence bileğin hiç bir zaman anlatmak istediğini anlatmana yetecek kadar iyi olmayacak.' dedi. Sinirden, dudaklarımı ısırmaya başlamıştım. 'Farkında mısın peki?' diye devam etti. Farkındaydım. Kaç tane fikiri, espriyi çöpe atmıştım bir kağıda oturtmayı beceremediğim için. Biliyordum. Ona da söyledim: 'Farkındayım abi.' (P.S. : Farkında falan değildim o gençlik ateşi yüzünden. Çizimlerin videosunu çekip youtube'a bile koymuşum. Baya övünüyormuşum aslında elimden çıkanlarla. Sadece çıkamayanların farkındaymışım.)
'Yaz o zaman.' dedi. Ve yazdığım şeyle alakalı fikirlerini söyledi. Dudaklarımı dişlerimin arasından bırakmıştım artık. Henüz bıyık bırakmadığım dönemlerdi. Yamuk yumuk gülümsüyordum sevinçten. Ve bu gülümsememi örtebilecek bir bıyığım da yoktu.
İşte ben, o gün bu gündür yazıyorum.
Hiçbir zaman için düzenli, haftada bir kısa öykü yazabilen bir adam olamadım. MetÜst'le görüşmemizden sonra dergiye hiç yazı götürmedim. İnsanların yazılarını paylaştıkları adresi, blogspot'u buldum. Kendime ait sayfamı açtım. Yedinci yılı geride bıraktım. Hala gerçek mi değil mi benim bile karıştırdığım, anlayamadığım şeyleri hikayeleştirip yazıyorum. Başlarda 20 yaşın verdiği heyecan ve agresiflikle, o yaşlarda aklımın fikrimin tek odağı olan seks temalı hikayeler yazarken şimdilerde yedi yılın birikimi Müjgan'lar ve kaybeden adamlar hakkında yazıyorum. İç bunaltmadan.. Her defasında da ekliyorum: Ama arkadaşlar iyidir.
İç bunaltacak bir şey yok çünkü. Ömrün bitişi mağlubiyete denk geliyor ve biz de elimizden geldiğince iyi oynayarak yenilmeye çalışıyoruz. Bir ömür hakkımız varken yediğimiz gollere üzülerek vakit kaybetmeye de gerek yok.
Bu yazıyı, 7 yıllık sürecin çetelesi olan 199 adet yazının başlangıcının nasıl olduğunun hikayesini anlatma amacıyla yazdım. Ve 200. yazı olarak çeteledeki yerine koydum. Buradaki 199 yazıdan herhangi birinin, herhangi bir cümlesine minicik de olsa tebessüm etmiş biri varsa, onun gülme kaslarından öpüyorum.
Yazmam için elime malzeme veren tüm Müjganlara, tüm arkadaşlarıma, tüm Harunlara ve başımdan gelip geçen yahut aklımdan gelip geçen herşeye ve herkese teşekkür ederim.
Edit: Güzel şarkının unofficial klibi. Görüntüler The Red Baloon filminden. Klip, kitabımın kapağının da fikir babasıdır aynı zamanda.
Yazıya nasıl gireceğimi dahi bilmiyorum. İçimdeki İngiliz kanına izin versem 'Well' diye girerdi ama burada ukalalık olur. Etrafımda olup biteni 0.25X hızda izliyor olmaktan yoruldum. Her mimik, jest, koku, fasikülasyon, bakış, ses.. Sizin önemsiz varsayıp kulağınızdan sokup östaki borunuzdan çıkardığınız kimi ses dalgaları, gözünüzden sokup burun deliklerinizden çıkardığınız adı neyse işte her şey kafamın içinde birikiyor. Gordon Milne'in veda maçı 22 Aralık 1993 tarihli Ankaragücü maçı değil mi? Yep, 2-0 beybim. Radyodan hangi oturuş pozisyonunda, nasıl dinlediğim bile dün gibi aklımda. Hiçbir şeyi unutamıyorum, hiçbir şeyi üstün körü değerlendiremiyorum. O yüzden şimdi anlattıklarımı okumayı sevmiyorsanız bile ilerde bir gün kendi çocuklarım, ya da kendi çocuğummuş gibi sevdiğim bir başkasının çocuğu için güzel bir hikayeci olacağım. Bu rahatsızlığın ucunun güzel bir yere çıkması için öyle umuyorum ya da. Hoşçakalın..
Arkada gitmek zaten alkolle dolu olan midelerimiz için pek de hoş olmuyordu. Emin'in şöförlüğüne bir itirazım, bir çamurum yok. Asla! Sadece genelde direksiyon başında olmayı alışkanlık hale getirmiş adamlar için arka koltuk hep sıkıntılı olmuştur. Şimdi bir de kafalarımız zaten durduğumuz yerde çalkantılıyken iyice zordu arka koltukta uzun yol. Mola sonrası arabaya geri dönerken Çağıl'ın hafiften depara niyetlendiğini fark edip Semih'i dürttüm. 'Ne yapıyor bu sikimin oğlu?' diye benim de aklımdan geçen soruyu sordu Semih. İçimizdeki tek ayık Emin, Çağıl'ın tüm kurnazlığıyla ön koltuğa hücum ettiğini söyleyince Semih'le ben koşmaya yeltendik. Daha start verilir verilmez ben Semih'i geçmiştim ki kolumdan çekildiğimi hissedip küfretme maksatlı arkamı döndüm. Çeken Semih'ti. 'La oğlum burada büyüğümüz var. Oktay var. Ne diye yarışıyoruz? A bu uyanık bebe de oturmayacak oraya, biz de oturmayacağız.' dedi. Cümlesinin her bir öğesine katıldığımı belirttim. Emin'e kapıyı kitlemesini söyledik. Emin, uzaktan kumanda vasıtasıyla kapıyı kitledi. Çağıl da tam bir hırsız, sıfatının hakkını verircesine tam bir tinerci gibi kapı kolunu zorlamakla yetindi. Oktay, olanca haşmetiyle arabanın başına geldiğinde Çağıl'ın yanında durup 'Ben büyük ağabeyim, öne ben oturaçaağm.' dedi. Güldük. Çakıl küfretti. İnadına arka koltukta da ortaya oturttuk uyanıksporluyu.
Artık hedefimize sadece 100 kilometre kalmıştı. Geçilen her bir kilometrede heyecanım artıyor, içimden karşısına çıkar çıkmaz söyleyeceklerimin piyesini düzenliyordum. Yolculuğun ilk üç saatindeki neşemden, muhabbete dahil oluşumdan eser kalmayınca Emin durumu fark edip bana laf attı:
Emin - Konuşmayı mı ezberliyorsun?'
Demirbey - Evet lan. Patron yanına çağırınca da hep böyle oluyor. Bin söyleyeceğim varken birini bile adam akıllı bitiremeyip çıkıyorum odadan. Sonra şişiyorum.
Çağıl- Emel Sayın yapalım istersen.
Emin - Benim arabanın bagajında kilim var pikniklik. Ona sararız.
Demirbey - Dürüm mü yapacağız lan kızı. Üniversite okumuş adamlarız medenice konuşurum ben, sıkıntı yok.
Semih - Hap map birşeyler soruşturalım lan orada. Cesaret için.
Oktay - Cesaret diye bebeye viagra kitleyeceksin değil mi lan? Elindeki prezervatif boşa gitmesin diye.
Semih - Ne alakası var oğlum. Ben konuşmadan önce içerim ki rahatlayayım diye. A bu bebe rahat değil daha.
Oktay - Emin lan, çek sağa da şurada bir prova yapsın çocukcağız.
Araba sağa çekildi. Provayı boşluğa karşı yapamayacağımı belirterek nazlandığım için kendi aralarında kısa çöp çekme etkinliği düzenleyerek karşıma kısa çöpü çeken bahtsız Çağıl'ı verdiler. Çağıl, içlerindeki en idealiydi aslında. Boy pos manasında düşündüğümde ise tıpkı yardı. Fakat ne zaman ağzımı açsam hayalarımı ellemeye kalktığı için Çağıl'ı yarin yerine koyamadım. O sırada yolun karşı tarafında durmuş, anlamsız gözlerle bize doğru bakmakta olan köpeği gördük. Çakıl'la ben canımız oldukça tatlı olduğundan diğer üç kişiyi satarcasına hemen yere çömeldik. Köpeğin sırf ayakta duranları değil, kimseyi ısırmaya niyeti yoktu. Emin atılıp köpekle gayet güzel prova yapılabileceğini söyledi. Köpeğin ısırmasından hala korkuyor olduğum için önce teklifi refüze ettim fakat daha sonra köpeğin gayet geri zekalı, ısırmanın ne olduğunu dahi bilmeyen bir tip olduğu konusunda beni ikna ettiler ve Emin'in önerisini kabul ettim. Yolun karşısına geçmeye hazırlandığım anda içimizdeki en romantik insan Emin elime altı adet gelincikten yapmış olduğu buketi tutuşturdu ve ekledi : 'Herşey gerçekçi olsun.'. Ben çiçek tutamam lan elimde diyemedim, aldım çiçeği. Semih de diğer yandan kolumu çekiştiriyordu. Döndüm, o da avucuma prezervatif kutusunu tutuşturdu. Güldüm. 'Ayıp lan' dedim. 'Olaya bak.' diye bağırıp gülmeye devam etti. En son Oktay'a dönüp 'İyi izle ajan. İyi izle de bir yanlışımı görürsen söyle. Güveniyorum sana. ' dedim ve önce soluma, sonra sağıma ve sonra tekrar soluma bakarak karşıdan karşıya geçtim (Trafik dersine selam olsun).
Köpeğin başına vardığımda önce elimdeki çiçekleri kendisine doğru uzattım. Çağıl haklı olarak bağırdı: 'La merhaba demeden çiçeği mi veriyorsun. Kurye misin sen?'. Baştan aldım ve önce merhaba dedim. Birkaç ufak şey geveledim, çiçeği uzattım. Kokladı, sevmedi. Yere, ön patilerinin ucuna bıraktım nebatı.Yine ufak tefek birşeyler geveledim ve sonrasında cebimden çıkardığım bir kağıdı da çiçeğin yanına yere bırakıp geri, arkadaşlarımın olduğu yere döndüm. Naptın lan sorularının yağmur olduğu anda, konuşurken heyecanlanıp saçmaladığımı, bunun üzerine daha önceden yazmış olduğum bir yazıyı köpeğin ayak ucuna bıraktığımı belirttim. Şahsıma edilen küfürlerden düşüncelerimi duyamıyordum. Köpeğe dönüp baktım. Kağıdı yiyordu. 'Amına kodumunun hayvanı, kaç günümü verdim lan ben o yazıya. Hoşt yare vericem o kağıdı ben.' diye canhıraş yolun karşısına geçtim. Önce sola sonra sağa sonra tekrar sola bakmadan.. Ağzında tuttuğu kağıda uzattım elimi, hırladı. Biraz daha zorladım. Havladı. Yine küfredip, bırakmasını istediğimi bağırdım yarimin 48 kilometre uzağında olduğumuz topraklarda. Bırakmadı. Bırakmadığı yetmezmiş gibi bir de beni kovalamaya başladı. 'Kaçın la kaçın!' diye bağıra bağıra arabaya doğru depara kalktım. İyi koşmuştum, köpek beni yakalayamamıştı. Tam kendimi kapıdan içeri fırlatıp kapıyı kapattığımız anda, tırnaklarının arabanın kapısında bıraktığı sesi duyabiliyordum. Ucuz kurtulmuştum. 'Hayır yani selülozu sindirebiliyor olsak biz de yiyelim kağıdı. Ama ben de sindiremiyorum sen de sindiremiyorsun. Kağıt yemek de neyin nesi şimdi ya!' şeklinde sitem edip sustum.
Hayal kırıklığına uğratmıştım arkadaşlarımı. Oktay'ın tepkisi mühimdi. Yüzüne bakacak cesaretim yoktu. Bir derin nefes alıp topladım kendimi ve yüzüne bakmaya yeltendim. Yerinde göremedim. Biraz daha kafamı uzatıp ön koltuğa iyice baktım. Oktay'ın yerinde koltuğa gömülmüş bir şekilde Çağıl oturuyordu. 'Nasıl bir ölüsevicisin lan sen, nasıl bir kan emicisin. En sıkıntılı anımızda bile ön koltuğa koşturup orayı kapma derdinde olmak nedir?' dedim. Kızdı, bilmeden olduğunu belirtti, darıldığını beyan etti. Kıyamam deyip öpmeye kalktım. Öne doğru uzandığım anda götüme parmak attı. Çağıl hala Çağıl'dı. Ana avrat küfürleştik ki bilen bilir samimi arkadaşlık bunu gerektirir. Sol arka kapısından girdiğim arabada Oktay meğer en sağındaymış arka koltuğun. 'Diyemedim ajan. Ama korkma, karşımda köpek olduğu için odaklanamadım ben. Yar sıfatını görende bülbül olur, Bizimkiler'deki Papağan olur bu dil. İlham "O" sonuçta, kaç yazı yazdığımı sen biliyorsun bir hikayeden yola çıkıp. Güven bana. Güveniyorsun değil mi?' diye sorumsalca sordum. 'Göreceğiz.' dedi. Güvenini fena sarsmıştım anlaşılan.
Yolun kalan 48 kilometresi benim açımdan ölüm sessizliğiyle, Emin açısındansa Radyo Seymen'i aramakla geçti. Çağıl sağ olsun evden çıkarken yanına pet şişede nevale almış. Onu içtik sustuk. İçtik sustuk. Saat sabahın altısı olmuştu ve biz mütemadiyen susuyorduk.
Saat yedide, kalmakta olduğu evi bulduk. Binanın kapısının karşısına arabamızı çektik. Semih'le Çakıl uyudu. Emin gözlerini kapadı, ara ara muhabbete eşlik etti. Oktay'sa cep telefonundan birşeyler karıştırıp durdu. Sanki bir şeyler arıyordu. Neden sonra o da bıraktı telefonunu, kafasındaki kepi yüzüne örterek o da uyuma pozisyonuna geçti. Bir buçuk saatlik sessizliği ise ben bozdum. 'Çıktı lan!' diye bir bağırış bağırdım. Hafiften ortaya doğru kendimi atıp dikiz aynasından saçıma, göz altlarıma, dişlerime baktım. 'Allah'ını seven deodorant meodorant birşey atsın lan üzerime, adam kokuyorum.' diye çaresizce bağırdım. Emin torpidodan çam şeklinde bir araba kokusu çıkardı. Araba kokusunu önce yüzüme, sonra ellerime, sonra da koltuk altlarıma vs sürerek arabadan çıkıyordum ki Oktay adeta bir atmaca gibi koluma yapıştı. Telefonunu elime verdi. Ekranda Yoda'nın fotoğrafı vardı. Fotoğrafın altında da 'Do or do not. There is no try!' yazıyordu. Demekki telefonunu kurcaladığı dakikalarda bu ana hazırlık yapıyormuş. 'Roger that!' dedim ve yumruğuma vurması için yumruğumu uzattım. Pump my fist geleneğinin gerçekleştirdik.
Kapıya elimi attım ve açtım. Arabadan aşağı indiğim anda 'Emin'in "Laaaan!" şeklinde çaresizce bağırdığını hatırlıyorum. Sonra.. Sonrayı burada öğrendim işte. O günkü kadronun tamamı burada toplanınca.. O sabah ben, yare koşacağım derken arabadan adımımı atmamla yoldan geçen bir kamyonet bana çarpmış, iki ay komada kalmışım, ama sonra kurtaramamışlar, ölmüşüm vs vs. Hissetmedim ben o kısımları. Çocuklar çok üzülmüş. Annem fena olmuş. Daha fazla anlattırmadım ailemle ilgili olan kısımları. Nasıl üzüldüklerini tahmin edebiliyorum zira. Sonra ben, Kafka gibi 'Yakın la yazdıklarımı.' dememiştim. Onlar da sözümü dinlemişler ve ne yazdıysam hepsini bastırmışlar. Hepsinin içinde birer Max Brod varmış da haberim yokmuş. Hayalim ben bilmeden gerçek olmuş. Kötü yanı ise bir hikaye yarım kalmış aşağıda. Onca hazırlandığım bir hikaye.. Bir de arkadaşlarımdan biraz fazla erken ayrılarak dünyadaki makaralarının çoğunu kaçırmışım. Şimdi imrene imrene dinle işin yoksa.
Soundtrack de Anna Kendrick olsun. Yazı finali için yaşanan gecikmeden ötürü de ikinci bir soundtrack paylaşayım belki affolur.
Altı saat olmuştu ve o hala olması gereken yerde, geleceğini vaad ettiği yerde yoktu. Hem zaman geçer, hem de kilo almama yardımcı olur düşüncesiyle on beş dakika öncesinde almış olduğum poğaçaların da içinde bulunduğu kese kağıdına elimi atıp içlerinden kıymalı olanını yemek üzere aldığım sırada geldi ve karşımda dikildi. Ayaklarından yüzüne dek gezdim gözlerimle. Gözüm gözüne değer değmez 'Merhabalar olsun!' dedim alışık olduğum şekilde. Beşiktaş Belediyesi sponsorluğunda yayılmış bir halde oturmakta olduğum bankta toparlandım ve 'Gel yanıma otur.' dedim. Ne dediysem onu yaptı ve yanıma oturdu. Elimdeki kıymalı poğaçayı uzattım. 'Yorgunsundur al, kuvvet verir kıymalı poğaça. İçinde et var ne de olsa.' dedim. Kıymasından duyduğu şüpheyi gidermek için burnunu uzatıp kokladı ve sonra aldı. Ben de kese kağıdından başka bir poğaçayı aldım. Patatesliydi.
'Ben kızamam sana da niye geç kaldın? Ben beklerim. Geleceğini bildiğim için beklerim. Bilmesem de 'Ya gelirsen' diye beklerim. Bekleyerek aciz duruma mı düşüyorum peki? Şunu demek istiyorum: Sen en fazla ne kadar beklerdin beni?
Tanesi sekiz dakikadan yirmi üç sigara içtim. Kalan zamanda da düşündüm. Beraber yeriz diye aç gelmiştim. Sen yerken yediğimden tat alıyorum ben. Sonra unuttum açlığımı da yirmi üçüncü sigara hatırlattı. Bu poğaçaları aldım ben de. Senle yiyoruz şimdi. Gecikmeli de olsa istediğim oldu. Demin kokladın kıymasını ama emin ol bu çevrelerin en iyi poğaçacısıdır bu adamlar. Beğendin mi?
Düşündüm demiştim ya. Gerçekten çok düşündüm. Sigaradan arta kalan zamanda değil sırf, sigara içtiğim sırada da düşündüm. Müjgan.. Senin gelecek olma ihtimalin yüzünden daha bir istekli bekliyorum ben seni. Ki bu çok güzel birşey. Ama geldiğinde bitiyor o aşkla, meşkle, yollarını gözleye gözleye bekleyişim. Geldiğinde de beklentilerim, kafamda kurduklarım da yaralanıyor hem. Demem o ki, sen gelme de ben hep bekleyeyim. Ben gidiyorum. Altı saat gecikmeli olarak..
Poğaçayı da helâl ettim. Afiyet olsun'
Ayağa kalktım ama nereye gideceğimi bilmiyordum. Karşıdan karşıya geçecekmişçesine bir sağa bir de sola baktım. Sola baktığım sırada omzumda bir el hissettim. Döndüm ve Müjgan'la göz göze geldim. 'Çok özür dilerim beklettiğim için.' diyordu Müjgan. Ben, kendi hür irademle beklediğimi sanıyordum, meğer o bekleTmiş. Gerek olmadığını, zira benim bir arkadaşımla sohbete geldiğimi belirttim. Hazırladığım konuşmanın alıştırmasını yaptığım bankta oturan arkadaşıma, sokak köpeğine el salladım son bir kez.
Edit: Soundtrack bu sefer the Beta Band'den. Kitap bu yazıyla biter. Görüşmek üzere..