23.06.2014

BirinciBlog

Bir süredir yazacak vakit ve konu bulma sıkıntısı çektiğim oluşum. Eski yazılarımı burada paylaşayım istedim. Zira yüksek ihtimalle okumamışsınızdır.
Umarım beğenirsiniz bakalım :

http://www.birinciblog.com/siz-hepiniz-ben-tek/

http://www.birinciblog.com/sinemanin-en-gercek-masali/

http://www.birinciblog.com/tedavi-edilemeyen-hastalik-cm/

http://www.birinciblog.com/en-guzel-10-futbol-demeci/

17.06.2014

Ve Aleyküm Doaheris

Önem vermediğim her insana yaptığım gibi onunla buluşmaya gecikmiştim. Yaklaşık 45 dakika kadar...
Daha ben görüş alanına girer girmez masadaki paketten bir sigara çıkarıp ağzına koydu ve yaktı. Sinirli olduğunu gözüme gözüme sokmak istiyordu. Oturduğu kafeye yaklaşınca fark ettim ki Jarum denen kızsal sigaradan içiyormuş meğer. 'Kokusunu siktiminininini' diye söylenerek mekana girdim. Sanki hiç geç kalmamışım gibi sırıtarak 'Valar morghulis beybim' dedim ve bir sandalye çektim. O, tepki vermeyedursun hemen arkasındaki masada oturan yalnız genç bir kız yerinden hafifçe kalkıp 'Valar doaheris ya bıyıklı bey.' diye selamımı aldı. "Naptın, iyi, sen naptın, öyle iyi ben de, hadi gittim, hadi selametle" şeklinde birbirini takip eden cümlelerle hızlı bir diyaloğa girdim genç hanımla. El ettik birbirimize ve eş zamanlı olarak o da yerne oturdu ben de yerime oturdum. Geç kalmamın üzerine, hiç tanımadığım bir bayanla sempatiksel bir paylaşım yaşamam iyiden iyiye sinirlendirmişti Hande'yi. Daha 1,5 dakika önce yaktığı sigarayı söndürdü. 'Yuh! Daha tüyü bitmemiş yetimin hakkı var onda. Safi israf, günah.' desem de dinletemedim. Kokusundan kurtulduk meretin diye pozitif yönden baktım olaya ve takdir ettim Hande'nin bu davranışını.


Sigaranın sağlığa zararlarından bahsedip biraz konuyu ve olumsuz havayı dağıtmaya çalıştım. Sözümü yarıda kesti ve benim niyetimin ne olduğunu sorguladı. Şakaklarımdaki saçlarda çıkan akları işaret ederek hala laylaylom bir ilişki peşinde mi olduğumu sordu. Hayatta düşünmeden konuşmadım. O yüzden de az cümle kuruyorum, az konuşuyorum. Cevabı kafamda düzenlemeye çalışırken arkasındaki masada oturan kütüğü Braavos'ta olan ablayla göz göze geldik. Güldü. Bir insan öyle mi güzel güler. Sırf güldüğü için başka bir insanı gülmeye sevk eder mi insan? O ediyordu işte. Gülecek gibi oldum. Ama gülersem oyardı. Burus Vilis gülüşü gibi ağzımın sağ tarafını kaldırdım yukarıya (Embesilce duruyor diyen eşe dosta selam olsun). Fark etmedi bu belli belirsiz gülüşümü Hande. Kafamı O'nun masasından çekip Hande'nin yüzüne doğru çevirdim. Cevabımı vermeye yeltendim ki 'Yoksa açık bir ilişki mi istiyorsun?' diye devam etti. 'Hangimize açık?' diye sordum. İşte düşünmeden pat diye konuştuğumda böyle oluyor. Çıldırdı. Açıktan kastının ne olduğunu inanın bilmiyordum. Eş değiştirme partileri mi, kolundan tutup eşe dosta 'Ya size zahmet benim hanımın tadına bi bakın!' demeler mi? Benim aklıma bunlar geliyor, hafiften sinirleniyordum. Beni sinirlendiren şeyi onaylamam mümkün değildi. Ama kolundan tutulup sokaktaki hanımların önüne doğru atılacak olan bensem durup düşünülebilirdi. Yine de 'Yok..' dedim '..açık olmaz.' Çünkü kısa bir muhasebeyle bu açıktan kastın genel anlamda sekse doğru meylettiğinde karar kıldım ve biter ayak bir ilişkide Bay Cingılbört'lük seviyesine çıkmayı kabul edemedim. Ama yine düşünmeden bir laf etmekten de kendimi alıkoyamadım: 'Zaten ilişki bitti bitecek.'


Bir kızın gözlerini açıp vaaay vaaay çekmesinden daha pis bir şey varsa, o da bir kızın gözlerini açıp vaaay vaaay çekerken önünde duran çay bardağıyla oynaması sanırım. Yüzümü Bergen kıvamına ha getirdi ha getirecek diye bende tik hasıl oldu. Ne zaman elini ani hareket ettirse Ansnski diye bağrınıyordum. Ben bağırdıkça da arka masadaki orta boylum al yazmalım gülümsüyordu. Mehmet Ali Erbil programlarındaki tiklilerin seviyesinde takılarak nasıl etkiliyor, nasıl güldürmeyi başarıyordum ben bu nazlı ceylanı hey Hat?
'Vaaaay, beyimiz ilişkiyi bitirmiş kafasında da bize demiyormuş. Hele hele!' dediği anda indim masanın altına ve pantolonunun sağ bileğini sıyırıp 100s Marlboro'yu çektim, yandırdım. Bu kadar Vaaay çeken kız bir de kalkıp hele hele'ye giriyorsa kamyoncu mizaclı bir kızdır o, ve o seride 100'lük Malbuş opsiyonel olarak eklenebiliyor kasaya. Hande ekletmiş. Zulasını patlatmamdan biraz utandı. Yanakları Haydi misali al al olmuştu. Acımadım atağa kalktım:
'Yahu sen benden kaliteli sigara saklayan tıynette bir kızsın ki böyle bir zulan olduğunu 1 aydır biliyorum (Bilmiyordum). Şu son bir ayda kaç defa gecenin bir yarısı sigaram bittiği için bakkallar aradım aç bilaç. Bi kere de gel yandır buradan demedin. Nasıl ilişki şimdi bu? Senle okuduğumuz uymuyor, izlediğimiz uymuyor. Sen Serdar Ortaç yaza damga vursun, Sıla gelsin derdinin yanından bile geçmeyen bir şarkıyı senin şarkın haline getirsin, Teoman müziği bıraksın-tutsun, tutup bıraksın, Hande Yener kendini çok geliştirdi ama desinler de muhabbet açılsın istiyorsun. Ben Sakin diyebiliyorum Türkçe sadece. Onu da sen bilmiyorsun. Yurt dışına açıldığımızda da Pağvır EfEm kadar çapın. Aynı Eksen'i dinleyemiyoruz. Dinleyemediğimiz için de 'Çok bozdular.' lafım havada kalıyor. Britanya'dan çıkan her kapı gıcırtısını aşırı sevmedikten sonra olmuyor işte. Yahu şokella fantezin var ki benim tek fantezim Football Manager'da istifa ettiğimde hemen ertesi gün tüm antrenör ekibinin de toplu istifa sunması. Notthingham Forest da bunun olduğunu ve arkamdan 11 antrenörün görevi bıraktığını, 14 oyuncunun ayrılmak istediğini yönetime ilettiğini söylediğimde gözlerim nasıl ışıldıyordu fark etmiş miydin?'

                        

'Etmedim de ama sen şimdi...'

'Ya ben de onu diyorum. Şimdi.. Şimdi bitti işte ya. Aman. Döktüm içimi. Düşünmeme fırsat vermeyip hızlı hızlı konuşturunca beni böyle oluyor işte. Aceleci, telaşlı konuşmasaydın olmayacaktı. Ama iyi de oldu.' diye bir anda parlayıp ilişkiyi noktaladım. Yük atmıştım resmen. Aman kırılmasın kimse diye ince düşünüp konuştukça kendimden uzaklaşmıştım, özüme döndüğümü hissettim son cümlem bittiğinde.
'Ama Demirbey bir şans daha veririz belki. Dikkat ederim bundan sonra ha?' diye bir girizgah yapmaya kalkıştıysa da , 'Olmaz be canısı. Ben öğlen şirkette tavuk yediysem akşamına et kovalıyorum. O derece kaçıyorum önceki yaşanmışlığımdan. Olmaz be beybim.' diyerek koymuş olduğum noktayı bastıra bastıra üzerinden geçerek büyüttüm.

Gidiyorum dedim ve kalktım masadan. Arkadaki hanıma baktım, konuştuklarımı duymuş olmalı ki kafasını yemeğine gömmüş yemediği halde tabağın içine bakıyordu. 'Pardon isminiz neydi?' diye elimi kaldırarak masasına doğru seslendim. Kendine seslenmemi bekliyormuşçasına 'Elif!' dedi. 'Ben de Vintır. Memnun oldum Elif.' dedim 'Ben de...' dedi ve güldü. Gülme be kadın. Ay'a at fırlatasım geliyor sen güldükçe. Olmazı oldurası geliyor insanın. Turk's At! Aydan beyaz teninde, krater misali yayılmış çiller gül cemalinin dört bir yanına. 'Birini mi bekliyorsun, oturabilir miyim?' diye sordum. 'Gel gel. Boş.' dedi ve karşı sandalyesini gösterdi. 'O zaman Vintır is kamin' diye espri yaptım aptal gibi ama hep yapıyordum beni heyecanlandıran kadınlara. Arsız damarını eşeliyordum habire. 'Demirbey ben' diyerek oturdum masaya..


Edit: ZAMSKAdan gelen mimi cevaplamak için farklı bir yol seçtim. Sorulardan cevaplarımın olduklarını yazının içine yedirmeye çalıştım. Ki bunlar:
Açık ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?  /  Genelde yabancı müzik mi dinlersin? Müzik tarzın nedir?  /  Fantezilerin var mı?   /  X'ten Next olur mu? Sevgili ile arkadaş kalınabilir mi?  /  Bir harem kur deseler haremine alacağın tek kişi? 

Yazı soundtrack'i de:



10.06.2014

Gollum Olmuş Gidiyorsun

Ne yapmaya çalışıyordu sabah sabah? Salonda içtiği sigaranın kokusu odasına kadar gelmişti.
Ankara'dan ziyaretine geldiğimde odasını verdi bana. Mutsuzluk, memnuniyetsizlik verecek en ufak şey yaşamamı istemiyordu. Zaten eskisi kadar görüşemiyorduk. O yüzden beraber geçireceğimiz en ufak zamanda bir gram kötü anı kalmasın istiyordu. Koltukta uyumak belki yatağa alışkın, tatilde rahat olmayı isteyen bir misafiri rahatsız edebilir düşüncesiyle odasını bana sundu. Ben istemeden... Zaten saçlarının yan taraflarında her gün bir yenisi çıkan o beyaz saçlar da bu gereğinden fazla düşünceliliğinin eseriydi.

Tam samimiyetimize güvenerek ana bacı bağırarak sövecekken biriyle konuştuğunu duydum. Sessiz olmaya çalışarak yataktan çıktım.

- Yok canım benim.
-...
- O zaman komple gece için ne kadar istiyorsun?
-...
- Çok! Çok... Ben düşüneyim ararım seni.


Yine fahişelerin peşine düşmüştü. 'Sikerim senin yürüdüğün yolu. Escort mu arıyorsun yine lan sen?' diye bağırarak girdim salona. Sırtı dönüktü. Yavaşça kapıda dikildiğim noktaya doğru döndü. Bıyığının sağ tarafını hafif havaya kaldırarak gülümsedi. O, buna Burus Vilis gülüşü diyordu, biz arkadaşları ise gayet embesilce durduğu konusunda kendisini uyarıyorduk. 'Gülme lan. Yeter, iyiden iyiye House'a bağladın. Bacak aksak, asosyallik tamam, bir de fahişe çağırma işleri. Ağzından Rıza Baba düşmüyor, Rıza baba gibi adam olmaya kassana!' diye idol konusunda hafiften yön vermeye çalıştım kendisine. Kucağına koymuş olduğu laptop'ı bana doğru uzattı. 'Al, seç bir tane. Ben ısmarlarım.' dedi. 'Git işine.' diyip kumandaya uzandım. Televizyonu açtım. 'Bu iyiymiş, bir de buna bakalım.' diye mırıladanarak telefona davrandı. Kumandayı fırlatıverdim kafasına. Bu sefer samimiyetten değil reflekssel kaynaklı olarak ağzından anneli sinkaf çıktı. Ama kumanda işe yaramıştı. 'Tamam bırakıyorum.' diyerek pes etti ve laptop'ı kapatarak masanın üzerine koydu. Buddha'nın gelip gelmediğini sordum. 'Ya..' diyerek uzun bir açıklama cümlesine girecekken 'Takla attı.' dedi ve sustu. 'Dur ya dışarda buluşuruz.' diyerek olumsuzu olumluya çevirmeye çalıştım. 'Kahvaltıyı evde yaptırmayayım sana, İstanbul'da çokzel kahvaltılık yerler var, hadi giyin.' dedi bir heyecanla. Pastaneden ufak tefek bir şeyler alıp evde kahvaltı yapmak istediğimi belirttim. Israr etmeye devam etti ve çok güzel bir yere gideceğimizden bahsetti. Afyonum patlamamıştı. Poğaça-Simit-Çay üçgeninde bir kahvaltının yeterli olacağı konusunda direttim.

'Emin...' dedi, '... ev üstüme geliyor abi. N'olur çıkalım.'



Çocuğu anlayamamış tersine gitmiştim. N'olur çıkalım derken cidden başka bir şey düşünmüyordu. Kahvaltıyı düşünmüyordu. Yemek yemekle ilgisi, alakası, en ufak fikri yoktu. Sadece dışarı çıkalım istiyordu. 14 senedir arkadaşız. Tanıyorum ağzının yüzünün aldığı, alabileceği şekillerin anlamlarını ve ses tonunun ifade ettiklerini. Hiçbir şey için olmadığı kadar hızlı hazırlandım evi bir an önce terk edebilmek için. Dışarı çıktık.

On dakikalık bir yürüyüşün ardından nereye gidiyoruz diye sordum. Bilmediğini söyledi. İskeleyi geçmiş Kuzguncuk'a doğru yürüyordu hiç konuşmadan. 'Beşiktaş'a gidelim madem, iskeleyi daha yeni geçtik.' dedim. 'Beşiktaş iyidir.' dedi sadece. Geri döndük. Bir sigara yaktı. 'Seneye yine bir bok olmayacak bizden.' dedi. Katıldım ve arttırdım: Biz iyi bir şey yaşandığını göremeyeceğiz kardeşim Beşiktaş'ta.

Motorla semte doğru geçerken, her zamanki ritüelimiz gereği motorun Şeref Bey Stadı'nı gören tarafına geçip oturduk. 'İnşaat da ağustosta yarrağımı biter.' dedim. 'Bence de öyle ama bunu bir inşaat mühendisinden duyduğum iyi oldu. Şirketin servis katında habire futbol ve kadın konuşuluyor. Bizde transfer, başarı maşarı olmadığı için habire konu stad. Malum şirket de Beşiktaş'ta ya. Artık müteahhtit bir aile dostumuz yarrağımı biter diye bilir kişi raporu sundu derim, daha da stad konusu açılmaz. Rahat ederim.' dedi güldü.

Beşiktaş'ta kahvaltı yapmaya başladık. İçinde çikolata veya sucuk olan ne varsa söyledi yine. Aynı tatlar beni de cezbettiği için doğu batı sentezinde bir kahvaltı masası hazırladık kendimize. Böyle bir kahvaltıcı açsak Ankara'da başında sen dursan iyi kazanmaz mıyız lan? Kendi işimizin patronu oluruz hem diye öneri sundu. Kütüğüm (Kayseri) gereği hemen şunu şu kadara alsak, bunu bu kadara alsak... Şunu şundan satsak, bundan bu kadar satsak... Günlük bu kadar gelir, hafta içi bu kadar mır mır mır diye hesaplarımı bitirdikten sonra 13740 tl kapitalle girilebilir bu işe. Parayı da 7 ay 3 haftada çıkartmamız mümkün dedim. 'Hassiktir oradan' diyip sucuk attı yüzüme. 'Küsüratlı veriyor rakamları ki salladığı anlaşılmasın. Tatlı su kurnazı.' dedi gülerek. Ciddi hesap yapmıştım oysa. GenlerAnadolu'daki ilk ticaret merkezinin bulunduğu yere ait olunca hesapta DNA ile birlikte yükleniyor bünyeye. İnanmıyor millet. Neyse...

Tarihteki İlk AVM
Sucuğun yüzüme çarptığı anda güzel garson hanım ve beraberindeki bir kaç masa da dönüp bana baktılar. Rencide olmanın verdiği anlık, geçici sinirle içmekte olduğum portakal suyundan kamışla bir fırt çekip buna doğru püskürttüm. Canı gibi sevdiği, ilk fırsatta himayesine gözünü kırpmadan katılabileceği İngilizlerin bayrağını taşıyan beyaz tişörtünün hatrı sayılır bir kısmı çekirdekli çekirdekli taze portakal suyu oldu. 'Ağzının ayarını, vereceğin tepkiyi sikeyim.' diyerek sinirlendi. Çok değil 30 saniye öncesinde yüzüme halka şeklinde kesilmiş sucuk fırlatan adamın, verdiğim tepkiye sinirlenmesi garipti. Alttan alamadım. Küfürleştik. Masaya para bıraktı ve kalkmaya kalktı. Tutmadım elini kolunu. Gitti.

Bir on dakika bekledim. Aramadı, geri de dönmedi. Telefonunu aramayı denedim. Çalıyordu fakat açmıyordu. Çok geçmeden telefon sesinin oturduğu sandalyenin altından geldiğini fark ettim. O hışımla giderken çantasını sandalyenin altında unutmuştu. Telefonu bulmak için çantayı açtım. Elime beyaz bir zarf geldi. Zarfı kenara çekip çantanın derinlerine indim ve telefonu buldum, çıkardım. Fakat zarfa takılmıştım bu sefer nedense. Zarfa bakmak için tekrar elimi çantaya attığım sırada Buddha geldi. İstanbul böyle bir şehir. Demirbey de hep diyordu da inanmıyordum. Nüfusa, gezilebilitesi olan büyük yüzey alanına rağmen insan sürekli bir tanıdıkla karşılaşıyor bu şehirde. 'Sabah seni bekledik lan Demirbey'le neden takla attın, bebe bir şey de demedi?' diye sordum. Meğer Buddha oldukça makul, mantıklı sebeplerden gelememiş sabah Demirbey'in evine. Ama sabah Beşiktaş'ta kahvaltı yapma konusunda da sözleşmişler. Hem de tam bu mekanda, şu anda oturduğumuz yerde. Bu oturduğumuz yeri benim seçmem, Demirbey'in Kuzguncuk'a yürürken benim Beşiktaş'a geçmeyi önermem garip geldi. Dalgın duruyordu zaten ama hiç bir zaman bir randevusunu bir sözünü unutacak kadar dalgın olduğuna rast gelmemiştim. Buddha'ya bu durumu ve yaklaşık 15 dakika önce yaşanılanları anlattım. Buddha 'Elindeki zarf ne peki lan? Escort için para mı ayarladınız?' diye sordu. Demirbey'in çantasında bulduğumu, merak ettiğimi anlattım. O da açmam konusunda beni gaza getirdi. Zarfın içinde sert bir karton hissediliyordu. Yapıştırılmadan, yalnızca içeri sokulmuş dilini çıkardım zarfın ve karton parçasını çekip okudum.
Buddha'ya uzattım.
Buddha da masaya koydu ve 'Nereye gitti lan bu herif?' diye sordu. Bilmem dercesine omuzlarımı havaya kaldırdım. Aceleyle masaya bir 50'lik fırlatıp garson kıza 'Buranın hesabına bu yetiyor mu?' diye sordu. Kızdan 'Yetiyor.' onayı alır almaz çantayı da alıp fırladık kalktık. Caddeye adımımızı atamadan da Demirbey'i gördük karşımızda.

Elimdeki zarfa baktı. 'Öldüreceğim diyip diyip öldürmüyordum Müjgan'ı. Öldü bak.' dedi. Ensesinden tutup kendime çektim, sarıldım. Buddha da geldi hayvani kollarıyla ikimizi birden sardı. Gol sevinci gibi teselli yaşıyorduk. Kara havayı dağıtmak için Buddha 'Gidecek misin lan düğüne?' diye sordu. 'Beraber gidelim, oynarız. Gelinlik çağdaki kızları keseriz hem.' diye ben önerimi sundum. 'Ya siktirin gidin lan.' dedi gülerek Demirbey. Buddha 'Git lan, takı merasiminde sıraya da gir hatta. Sıra sana geldiğinde Müjgan'ı tebrik edersin. Damadı tebrik ederken "Kusura bakma şimdi takamıyorum ama zamanında tam takmışlığım var yengeye." der, olmadı malace at the wedding çıkarırsın. Zehir edersin günü.' dedi.

Düğüne gitmeme kararı aldık.
Birbirimize de zamanı geldiğinde tam takacaktık.

Edit: Soundtrack Jamie N Commons ft X Ambassadors'dan. Beats'in reklamında dinlediğim anda vuruldum şarkıya. Öyle böyle sinir stres attırmıyor. Ilık ılık negatif boşalttırıcı. Buyrun efem-->


9.06.2014

Hatıralar

Bu akşama yeni yazı burada olacak. O gelene kadar eskilerden bu yazıyla idare edin. Bir çoğunuz unutmuştur  bu yazıyı belki de..

Akşam görüşürüz..


3.06.2014

Daha Nen Olayım İsterdin / Kas Sızınım Senin

Salonun orta yerinde sırt üstü uzanıyordum. 'Gel gel! Gel otur şu ayak bileklerime.' diye çağırdım Buddha'yı yamacıma. Küfür ettiğimi sanıp bel nahiyesinin hemen altını işaret ederek 'Gel gel! Gel sen otur önce bi!' diye sertçe çıkıştı. 'Ben sana küfrediyor muyum ama ayıptır?' diye gönül koyup Kadere Mahkumlar programını açtım. 'Lan ne güzel Jamie reyiz yemek yapıyordu niye geçtin Allah Allah?' diye söylendi. Duymazdan gelip 'Hmm mmm hımmı Hanımey, hmm hmm mmm da zalımey' diye bir süre acıklı türküye eşlik ettim. 'Ulan sözlerini de bilmiyorsun daha, yalandan içlenme bi de. Açsana Jamie'yi!' diye daha sert çıkıştı. Sesindeki siniri fark etmiştim. Boylu poslu adamlardan korkmam ama o vücudu kaslandırmış adamdan korkarım. Döver möver neme gerek akşam akşam düşüncesiyle 'Al ameka!' diyip açtım Jamie'nin programını ve odama gittim.


Gece gündüz Jamie izliyor, Amsterdam'dan Las Vegas'tan dj setleri dinliyor, şaaşalı yabancı dizileri takip ediyorduk. Buddha özel hayatında da bu izlediği programlar çizgisinde ilerliyor fakat bendeniz Demirbey, Buddha da civarlarda değilse Nados Pizza'dan 3 liralık karışık pizza (Mizah, şaka vs değil. Ciddi ciddi 3 lira. Salamlı, sucuklu...) söyleyip yiyor, arabesk müzik eşliğinde dertlenip içiyor ve Akasya Durağı, Cennet Mahallesi gibi yapımlarla şahane eğleniyordum. İçimdeki İzzet Altınmeşe'yi zar zor gizliyordum anlayacağınız. Tabi bu gizli öznem İzzet Altınmeşe etkisinden midir bilinmez; Buddha bir Uzi hızında çiftleşiyor, ben köpek balığının ağzının yanında gezen kahve yancısından hallice balıklar gibi 'Buddhacığım, bu hanımın beyaz tenli, çilli, kulağı güzel ve okuduğu dinlediği güzel şeyler olan hanım arkadaşı var mı?' diye geziyordum. Vardı. Sağ olsun o hanımlar o arkadaşlarıyla beni görüştürüyorlardı da. Ama...
Ama Ah Müjgan Ah işte be.


Beceremiyordum kulp bulmamayı. O değil, bu değil diye nice gelinlik çağdaki kızın hayalleriyle oynadım. Hep bir kusur bulup durdum. Hep Müjgan'la kıyasladım ister istemez. 'Ama Müjgan böyleydi.' , 'Ama Müjgan şöyleydi.' demekten helak oldum.

Odama girdiğimde ne yapacağımı bilemez halde kapıda bir süre durdum. Yapacak hiçbir şey bulamadığım zamanlar yaptığım gibi sigara paketine uzandım ve bir sigara alıp yaktım. Daha ilk dumanı üflemeden Buddha kapıda belirdi. Kapıya arkam dönük olduğu için kapının eşiğine tık tık şeklinde tıkladı ve öhürm diye de ekledi. Ses etmeden dönüp baktım. 'Kız gibi trip atıyorsun hemen. Gel izle hadi Kadere Mahkumlar'ı.' diyerek gönlümü almaya çalıştı. Cevap vermedim. Sigara paketini uzattım. Değiştirmeyeyim diyerek kendi sigarasından bir tane çıkarıp yaktı. Zeki Demirkubuz filmlerindeki adamlar gibi birbirimizin yüzüne bakmadan sigara içiyorduk. Yine yüzüne bakmadan 'Mekik çekmek istemiştim.' dedim. 'Ahahahah' diye güldü ayı gibi. İşte şimdi de 'Avvvanak Kuzenler' tadında bir filmin kahramanları olmuştuk. Sinirli bir bakış fırlattım ve gerisin geri çektim gözlerimi. Halıya, perdeye merdeye bakmaya başladım yeniden. Film yeniden Demirkubuz filmine dönmüştü. 'Ben de kaslı olayım istedim. Baklavaymış, adonismiş edineyim istedim.' dedim. '..Hep mi senin kaslarının çevresinin çevresinden ekmek yemeye çalışacağım. Benim de kasım olsun. Ben de onun çevresinden takılayım istedim. Yetti canıma.' dedim. Sinir krizi geçirmeye kalktım ama henüz tam kıvama gelmemiştim. Geçirmedim sinir krizi falan. Elini omzuma attı. Kafamı çevirdim. Bana bakıyordu. Konuşmak için ağzını açar gibi oldu. Boştaki elimin işaret parmağıyla dudaklarını mühürledim. 'Bana bakarak konuşma.' diye uyardım Buddha'yı. 'Ambians.' dedi. 'Ambians.' dedim. Kafalarımızı başka yönlere doğru çevirdik.


'Aslında senin kassızınım lan ben.' dedim.
'Asıl ben senin bıyıksızınım.' dedi.
'Şu birbirimize söylediğimiz şeyleri bir daha söyleyemeyiz.' dedim.
'Yok ajan. Her zaman söylerim. Canımsın.' dedi.
'O değil yahu kassızınım, bıyıksızınım demek kolay değil. İyi söyledik valla takılmadan.' diye açıkladım yanlış anlaşılmayı.
'Bıyık sızınım!' dedim, 'Yeri gelir kas sızın olurum Müjgan' dedi.
'Müjgan'larımıza o zaman!' diyerek sigaramı ona doğru havaya kaldırdım, o da sigarasını havaya kaldırdı. Tokuşturup Allah ne verdiyse fondipledik dibine yaklaşmış olan sigaralarımızı.

Edit: Adventure Time adlı çizgi filmin, "Ulan nasıl bir çizgi film soundtrack'i olur böyle şapşahane şarkı" dedirten on numara parça bu yazının soundtrack'i.. Hem yazıyı hem şarkıyı beğenirsiniz umarım..





27.05.2014

Düş Yetmezliği Raporu

Beşiktaş bayrağımı indirdim, bayrağın yüzüne bakamaz oldum Müjgan'ı Beşiktaş'tan çok sevdiğimi idrak ettiğimde. Çok değil 5 ay oldu.

Gezi Direnişi-Özel Beşiktaş Yürüyüşü'nden bir anı. İsyanın sembolü Optik Başkan

Beşiktaş için Olimpiyat Stadı'na gidiyorum bazı bazı. "Dünya yanacak, bir Olimpiyat Stadı'na gidenler kurtulacak. Hadi koş!" deseler, öleyim daha iyi der gitmem. Olimpiyat Stadı'na gidip durdum bu sene çokça, salt Beşiktaş için. Menfaatsiz. Zira "Beşiktaş'tan menfaat bekleyen anasından .m beklesin." mottosunu savunurum, laf rahmetli Optik Başkan'ın ağzından çıkıp kulağa değdi değeli. O en sevmediğim, en gitmeyi istemediğim yere Beşiktaş için gittim durdum.

Müjgan'a gidemedim ama. 'Gelme' dedi bir kere.
Müjgan, 'Yazma bir daha beni.' demedi. Ama elim de gitmedi yazmaya. Yazamadım durdum.

Yahu hayal be. İstersen kral olursun, ister Japonya'da yapılmış bir çakmak olursun, ister yağmur olursun araba camına mı baraja mı nereye istersen yaparsın. Ucu bucağı yok... Ben hayalini kuramaz oldum Müjgan'ın.

Bursa'daydım. Doğum günümdü. Doğum günüm kutlu oldu.

Beni bi bir hafta daha bırakın da Müjgan'a ereyim düşümde de geleyim.

Gitmem fark bile edilmedi. Ama dolan bir şeylerin boşalması lazım burada artık. Sadece biraz düş yetmezliğine yakalandım. Bir haftaya geçecek..

Edit: Bu ara klibiyle osuyla busuyla seviyorum bu şarkıyı. Grup menşeinin yiğidin harman olduğu topraklar olan İngiltere olması da ayrı bir güzellik. Hemşehrilerimi kayırıyorum: Clean Bandit ft Jess Glynne - Rather Be


23.04.2014

Yabancı, Başımın Tacı


Yine kimdi bu yatağımdaki?
Tüm olasılıkları düşünmeye çalıştım. Kafam ağrıdı. Nasıl içmiştim dün gece? Kimlerle, nerede, neyi nasıl içtiğimi hatırlamıyordum. Ama yukarıdaki gif'teki gibi sarhoş hissetmiyorum da diyemiyordum. Beynim şakaklarımdan fışkırırcasına zonkluyor, ağzım at gibi viski kokuyordu.
Odayı gözümün ucuyla taradım. Bir yabancıya ait hiçbir şey fark etmedim.
Pikeyi üzerimden hafif sıyırarak yattığım yerden kalkmaya yeltendim. Huysuzlandı, hareketlenir gibi oldu. Mıhlanıp kaldım yerime. Sırtımı yabancıya dönüp, dün geceyi elimden geldiğince hatırlamaya çalıştım.
Olmuyor olmuyor olmuyordu. Memento'daki arkadaş gibi lan aynı. Sikseler haberim olmayacak. Filmi izleyip adamın hayatına imrenmiştim. 'Yap yap "Unuttum" de, yediğin nanelerin hiç birinden sorumlu değilsin. Oh ne ala memleket. Biz burada kaşımızın oynayışından bile sorumluyuz. Hafıza kaybı rahatlıkmış valla.' diye düşünüp bir sinirle kombiye kafa atmıştım.
Son faturalardan dolayı zaten sinirliydim kombiye.
Kafam şişti. Kombiye kafamı acıttığı için bir de yumruk salladım. Kasası yamuldu.
Hafızamı kaybetmedim.
O günden sonraki iki ay içinde bir defa anahtarımı evde unuttum. Bir defa odamın ışığını açık unuttum. Bir defa da suyu-hem de sıcak suyu açık unuttum.
Yemişim böyle memento'yu diyip hırsla hafıza ile ilgili eplikeyşınlar indirdim tabletime. Hafızamı geliştirdim. Fil gibi geziyorum dosta güven düşmana korku salarak.

Elimle götüne başına dokunmam aynı yatağı paylaştığım biri için sorun olmaz diye düşünerek, duvara bakmakta olan yüzümü çok yavaş hareketlerle ona doğru döndüm. Sırtı bana dönüktü ve pikeyi ölümüne kafasının en tepesine dek çekmişti. Yüzümü onun tarafına döndükten sonra boşa çıkan sol pençemle bel nahiyesine doğru tehlike vaat eden bir atak yaptım. Çıplak değildi. Düpedüz sweat shirt'tü bu elime gelen. Sıyırmaya yeltendim. Altından tişörtü hissettim bu sefer. Bir kat altında zıbınla karşılaşmak moralimi sıffır sıffır sıffır sıffır yapabilir endişesiyle derinliklere yapmakta olduğum keşif gezime orada son verdim ve bulunduğum yüzeyi taramaya devam etmeye karar verdim. Soktumunun kombisi ısıtamamıştı evi demekki. Gel de dövme bu kombiyi. Millet seksinin arkasından tişört altı çıplaklıkla idare ederken kombi sağolsun lahana gibi kat kat olmuş bir hanım yanımda uzanıyordu. Bildiğin fakir seksi yapmıştım demek ki yorganlar altında yirmi bin fersah.
Giyin bunu giyin. Bok var! Giyin!
Ayağımla ayağını yokladığımda bu hipotezimin teori olarak kendini doğruladığını anladım. Çoraplarını çıkarmamıştı. Nasıl bir çirkinlikle bu iki beden birbirinin olmuştu acaba? Kombiye sinirle karışık, yardım beklentili bir kafa daha atsam hafızam yerine gelir miydi ki?

Bel nahiyesindeki elimi göte doğru indirmeye başlayınca korkunç gerçekle yüzleşmem de başlamış oldu. Kemikli bir göttü bu. Yani aşırı zayıf bir hanımla beraber olmuştum. Kesin karnım kasığım ağrıyacaktı bir süre. Vay bana vaylar bana. Benim işim sürekli ayakta durmalı, gezmeli işti. Şimdi saçma sapan bir formda yürümek zorunda kalacaktım.

Peki ya göğüsleri? Ulan bari buradan yırtayım diye yalvararak sol pençemi kalçadan göğüse doğru yürütmeye başladım.

"Çek o elini sikerim!" dedi hafif kısılmış, boğuk ama bağırmaya çalışan bir erkek sesi.
Korktum. Hem de çok korktum. Yine de korktuğumu belli edersem beni döver, öldürür neme lazım diyerek 'Kimin evinde kimi sikiyorsun birader.' diye çıkıştım belki de elinde artık 'Kilis'li Çıtır Demirbey' etiketli filmlerimin olduğu tehlikeli olabilecek adama.

Yüzünü döndü. Dönerken de 'Ne içmişiz ha? Benim bile kafam iyi oldu.' dedi.

Çakıl'mış yanımdaki.

Ne ara koynuma aldım lan seni dedim. Hatırlamıyormuş o da benim gibi.
İkimiz de hafızamızı zorlayınca, daha o ikinci tekilada sallanmaya başladığımızı itiraf ettik birbirimize. Utanmadan. Çünkü kapasitelerimizi biliyorduk.


Soundtrack No:1 Elliott Smith-Miss Misery

Soundtrack No:2 Kasabian-Fire (Glastonbury Version)