25.03.2015

2 MART HAYATI

Kalktım. Şubat soğuğuna aldırış etmeden camı açtım. Huuuf diye hava çektim içime.
Bir daha...
Bir dahaaa...
Sonra 'Ananı sikiim ciğerim buzlandı lan!' diyerek kapadım pencereyi. Pencereyi terk etmeden önce gözlerimi kısıp adeta bi Legolas gibi İnönü Stadı'nın olduğu bölgeye çevirdim şahin bakışlarımı. Güzeeel, stad yükseliyordu.

Donla yatıyorum son dört aydır. Vücudum toksinlerini gece boyunca rahat salabilsin diye bu yöntemi geliştirdim. Önce çırılçıplak yatmayı denedim. İkinci çırılçıplak yatma seansımın sonunda zatürree olunca vaz geçtimbu hevesimden ve don atlet yanmaya döndüm.

Boxer'ımın altında açık kalan baldırlarımı şaka şuka tokatlayıp mutfağa doğru depara kalktım. İşte bu. 1-2 saniye arası bir sürede mutfağa eriştim. Dört metreyi gayet iyi geçmiştim. Biraz kendimle gurur duydum ve omzumdan öptüm kendimi. Dudaklarım atletin kumaşına değdi. Kumaş öpmeyi hiç sevmem. Hemen atleti sıyırdım omzumdan ve etimi etimi öptüm.

Tebrik faslımı bitirir bitirmez buzdolabını açtım ve hemen raftaki portakal suyuna uzandım. Paraya kıyıp aldığım taze sıkılmış portakal suyunu, bardağa koymak için bile bekleyemeden ağzıma dayayıp içtim. Portakal suyu bitmişti, pet şişeyi suyla doldurup şişe dibindeki posayı da içtim. Vitaminin bir gramı dahi dışarı gitmesin diye tadı bok gibi olan sıvıyı içtim. "Bir acıyı unutmak için daha büyük bir acı gerekir" düsturundan yola çıkarak ocağı açıp elimi ateşe tuttum. Çifte acıya davet çıkarmıştım. Hem elim hem de elimin kılları yanmıştı. Tütsülenmiş keratin doku kokusundan hızla uzaklaşayım diye bir kez daha baldırlarımı tokatladım ve salona kadar koştum. Salon kapısına gelende bir düz takla atarak içeri girdim ve devamında 25 şınavla sabah sporumu taçlandırdım. Şahlığımı ilan etmiştim fakat şahbazlığa yürüyeyim istiyordum. Alkışlı şınav çekmeye karar verdim. Henüz ilk denememde de ağzım üstü yere yapıştım.

Mesela Şınav
Gürültüye uyanmış olacaktı. Yüzümü parkeden kaldırdığımda göz göze geldik. 'Napıyorsun?' diye sordu. Alkışlı şınavı becerememenin verdiği utançla yüzüne bile bakmadan 'İnat ettim,ölmeyeceğim ben.' dedim. Hemen gözleri doldu ceylanımın, yanıma eğildi "Doktora gitmiştin sen değil mi? Kötü bir şeyin mi varmış?" dedi ağlamaklı bir sesle. Spor yormuştu ve acıktırmıştı. İçinde bulunduğum koşulları gözden geçirip 'He maralım, he türkü bakışlım. Ölümcül bir şeyler varmış vücudumda. İsim verme dedim doktora, random öleyim istedim, sürprizlerle dolu öleyim istedim. Ama yediremedim kendime ölümü, korkudan spora, iyi besinlere verdim kendimi. Şimdi iyi bir kahvaltı yapmam gerek dört çeşit peynir, pastırmalı yumurta, bal-kaymak, şokella, simit ve filtre kahveyle... Ölmek istemiyorum anlıyor musun?' dedim ve göz yaşları saldım mini mini göz pınarlarımdan. Hemen beklediğim reaksiyonu gösterdi ve sarıldı boynuma. 'Ben hazırlarım o dediklerini sana er kişim.' dedi.

Saçımda beyazlar o kadar çoğaldı ki bünyemde bunalım baş gösterdi son zamanlarda. Yaşlanmak öyle canımı sıktı ki geleneksel 2 Mart yazısını bile yazmadım bu sene. Ha ne değişti, nasıl geçti 3 Mart'ın derseniz. Aynı. Kötü. İyi ki yazmamışım soktumunun yazısını, boşuna hayaller sıralayacaktık buraya. Neyse, bu sporlar, bu portakal suları, bu sağlıklı yaşam ayakları hep bir yaş fazla olsun yaşamanın kurnaz hesapları. Hani bir yaş fazla yaşasam, o fazladan yaşadığım yaşın doğum günü en güzel doğum günüm olacak, hep hayalini kurduğum doğum günü olacak gibi. Klasik 2 Mart yazısı, yerini klasikleşmeye aday 2 Mart hayatına bırakıyor galiba.

'Balı uzatsana...' dedim kısa boylum al yazmalıma '...sağlık emikleyeyim biraz.'


Edit: Dinleyeni ıslatan şarkı. Ha ıslatıp dövüyor ama. Oldukça anlamlı benim için. Umarım yazıyı da şarkıyı da beğenirsiniz.

11.02.2015

Kar ve Düşündürdükleri

Yazıya böyle bir başlıkla girince herkeste bir Tuna Kiremitçi yazısı beklentisi oluşmuştur. Fakat kar bana doğalgaz faturamın zalımlaşması dışında bir şey düşündürmüyor.

Şimdi ben buradan sakın yanlış anlaşılmasın hanımellalara yürümek için yazmıyorum ama kedileri ve kuşları da düşündüğümü itiraf edeyim. Dün evimin kapısının önündeki çöpü fiti fiti yırtmaya çalışan kedi içimi cız ettirince evdeki Veli'nin yemini ve arada kedilere veririm diyerek aldığım kiloluk mamayı aldım indim sokağa. Ver ettim sevabı. Ver ettim sevabı.

Sonra sevap işleyip cennette dönüm dönüm araziye konmak için böyle naif ve aslında yapılması gereken bir işi yapmayayım; tertemiz, insani duygularla, vicdanımla bu işi yapayım istedim. Beceremedim. Yine aklıma kazanmakta olduğum sevaplar geliyordu. Hatta bir ara yemeklere uzak duran bir kediyi tutup ağzına zorla mamaları sokarken 'Cehenneme mi gideyim istiyorsun lan orospu çocuğu? Ne yaparsan yap gideceğim oğlum cennete! Elden ayaktan kesilmeye yakın bir de Hac patlatırım hopppaaaa. Ama şimdi sen bu mamayı yi-ye-cek-siiiiin! Yeeeeeee!' diyordum. İşte tam da o anda kedi "Neden her şeyi planlı yaşamak zorundasın? Neden bundan 30 yıl sonrasının planını bile kafanda tutarak yaşıyorsun?" dedi. Kedi dile geldi diye korkumdan kediyi fırlatıp ayağa kalktım. Arkamı dönüp eve koşacakken benden daha kısa bir insana çarptım. Neyse ki yere düşmemişti. Kolundan tutup şöyle bir baştan aşağı süzdüm çarptığım canlıyı. Ev sahibimin kızından başkası değildi bu. Nur'du bu. Önce selam verdim, sonra özür diledim. Muhabbet açılsın diye de kedinin az önceki dile gelişini duyup duymadığını sordum. "Allah Allah ne dedi ki sana?" dedi. 'Şey...' diyebildim sadece. Zira unutmuştum. Bu aralar sık oluyordu bu. Arabayı kitlemeyi unutuyordum, suyu açık unutuyordum, unutmayayım diye aldığım notu hangi not defterine yazdığımı unutuyordum. Mütemadiyen unutuyordum anlayacağınız. Plan lafı geldi aklıma. 'Planlı yaşıyorsun çok, kendine gel diyor kedi yahu. Pilan yapmayın pilan tutmaz Karadeniz'de ehhehe.' diye güldüm. Hem de bu güzeller güzelinin İsmail Türüt'ün bu eserini bilip bilmediğini kontrol etmek istedim. Sanırım bilmiyordu, zira gülmedi.
'Ne Coni'si ne Rus'u
Pusu kurmasın pusu,
Bölücülük borusu
Ötmez Karadeniz'de" diye de şarkıyı devam ettirdim. Hala gülmüyordu.

"Bendim onu diyen" dedi sadece. Ulan kediyi boşuna fırlattık gitti sevaplar diye düşündüm.



'Plaaan, yapmak zorunda olduğumuz bir şey değil mi Nur hanım? Örnek vereyim Her ayın 14ünde bankaya gidip kiramı yatırmam planlı bir yaşamın parçası değil mi? Ben o bebek gibi iki yüzlükleri hesabınıza ateş etmesem siz benden tiksinmez misiniz? Beni evden çıkarmak için bahaneler aramaz mısınız?' diye sordum. "Ben zaten şahsen sizden tiksiniyorum. Babamlar pek seviyor nedense. Bıyığın oluşu seni yaşlı camiasında sevilir kılıyor sanırım. Ben de umursamıyorum, sesimi çıkarmıyorum doğrusu." dedi. Beyaz Futbol'un ağzıma dolamış olduğu 'Haydaaaaaaa'yı koyverdim. 'Ne kötülüğümü gördünüz?' diye de sordum. Eve gelenin gidenin belli olmadığını, habire sabaha karşı alkollü kızlarla geldiğimi söyledi. 'Ben alkol kullanmıyorum.' dedim. "Alkollü olan kızlar zaten" dedi. 'Ha ben alkollü ile kızlarla arasında virgül varmış gibi anladım tonlamanızdan. Doğrudur. Kuzenlerim alkolik komple. Ama ben karışmıyorum. Birey onlar da neticede. Kendi kararlarını kendileri versinler.' dedim. "Yalan söyleyince de sevap point'lerin azalmıyor mu? Kuzen demeyin bir de rica ediyorum. Ben bilmiyorum sanki ne tarz kuzenler onlar. Ha annemler inanmış kuzenlerinin çok olduğunua. Aşiret diyorlar sana. Ben yemem ama. Ulan beş vakit namaz kılınan evdi orası, iyice şer yuvasına çevirdin girdiğinden beri." diye yüklenmeye başladı. Ben kendimle yüzleşmeyeyim diye aynaya bakmadan traş olan bir adamım, kalkmış bana beni sorgulatıyor gece gece. Daha fazla dayanamadım. Konuşmanın başından beri sağ elimin içinde tuttuğum bir avuç kedi mamasını zorla ağzına tıktım. 'Cehenneme mi gideyim istiyorsun lan orospu çocuğu? Ne yaparsan yap gideceğim kızım cennete. Ama şimdi sen bu mamayı yi-ye-cek-siiiiin!' dedim.

Edit: Soundtrack de Explosions in the Sky'dan gelsin.

22.12.2014

GururLAN

Geçtiğimiz hafta Linkiesta adlı, İtalya'nın önemli online gazetelerinden birinde Çarşı ve Çarşı'nın yargılanması üzerine bir haber yapıldı. Resmi olarak Çarşı üyesi değilim ama iyi Beşiktaşlıyım.
Aşağıda orijinal linkini de paylaştığım haberde ben de elimden geldiğince Beşiktaş'ı, Gezi parkı olaylarını, semtin tribünlerini anlatmaya çalıştım.

http://www.linkiesta.it/processo-35-tifosi-besiktas

İtalyanca bilen buyursun linkten devam etsin, fakat İngilizce lazım bana diyenler için de aşağıda haberin tercümesi mevcut.

"The Carsi protected all, was the defender of the district. Ever since that first night of clashes in Gezi Park, the Carsi sided with vendors, residents, tourists." Emre Gucdemir lives in Istanbul and is a fan of Besiktas, one of the city's main football teams. The Carsi is the largest group of supporters of that team. The words of Emre run back in time.


It is the spring of 2013. Activists, journalists, young people and ordinary citizens poured into the streets surrounding Gezi Park in Istanbul. Protesting peacefully against the construction projects of the Erdogan government, which just above the park Gezi wanted to build a center commercial. But in a short time, after the brutal repression by the police, the protests spread like wildfire across the country. Police launches pepper spray, tear gas at eye level, and water hydrants adds stinging gas. And that becomes the occasion to express disagreement with the growing authoritarianism of the Premier Recep Erdogan, and corruption of the executive. After those first events, Amnesty International accuses the government in Ankara to "large-scale violation of human rights", while organizations such as Human Rights Watch, denounced the restrictions on press freedom, the right of association and assembly that the Erdogan government, in Turkey, was intensifying.

The protests in Gezi Park return topical today, in the days when you open the case against 35 fans of Besiktas. Yet another manifestation of the government's attempts to Erdogan planing dissent inside the country.

Yes, because in the spring of 2013, to demonstrate in Gezi Park were they, the fans of Besiktas, many of whom enrolled in one of the most popular clubs of supporters of the team, the Carsi Group, which brings in a marked A logo anarchist and has a slogan which reads: "Carsi is against everything." Beside them took to the streets even thousands of supporters of Fenerbahce and Galatasaray, the other two teams historic city. But only about 35 fans of Besiktas now hangs very serious accusation: taking part in the protests with the intention of overthrowing the government.

What is known, the protests of the supporters of Besiktas in the days of Gezi, is that they were present and showed off a series of colorful slogans. Some of them got hold of an excavator which pursued an armored police. Twenty-two of them were stopped. "The first day of June, a huge crowd poured in Taksim," says Emre Gucdemir, fan of Besiktas although not officially enrolled in Carsi, this revolts of Gezi Park. "On the evening of that day, the police closed the park. But people who had gathered there was only in Taksim Square. Many began to move in the area of Besiktas, 15 minutes from Taksim "(the names of football teams, in Istanbul, take their name from the districts of the city. The Besiktas, named after the district). Unfortunately a group tried to reach the offices of Erdogan, Dolmabahce. The police tried to prevent it and started the fighting, "says Emre.

A totally different allegations of the prosecutor that lead to the threat of a life sentence for 35 of them.
In the 38-page report of the Prosecutor Adem Meral it supports the argument that those 35 fans were not interested in the popular demonstrations of Gezi Park, but were exploiting the opportunity to groped forceful action against the government. According to Meral, 35 had also studied a catch plan of Prime Minister Erdogan. To that accusation, now risk a life sentence.


The prosecutor cites tweet, phone calls and trying to occupy the prime minister's office in Istanbul as evidence of attempted subversion. But HRW said: "The evidence presented by the prosecutor in the indictment does not contain any complaint of activity comparable to an attempt to overthrow the government or other offenses for which the defendants are on trial, including the act as a criminal gang and resisting the police. "It speaks of "abuse of the justice system."

The trial of the fans is just the latest in a series of attempts made by the premier to weaken the turkish Carsi. "During a public meeting, on the same days of the protests - still tells Emre - Erdogan asked the crowd to applaud a group that bore the logo of Carsi, stating that he was on his side. But the logo of those people was false. There was no A anarchist who instead will comparEmre The Carsi not allies ever for interest or for the benefit of someone. It's silly to think you can handle an anarchist group, "explains Gucdemir.
But after that the Ankara government did not give in. While the curve of Besiktas continues to lead in the field of banners comment to any political fact of interest, a system is introduced to restrict access to the stadiums. "To come now need to buy a card, Passolig, a kind of credit card. But it's really hard to get it and the result is that the stands are filled only to 20, 30% for each team, "says Emre.

The government of Erdogan, denounces Human Rights Whatch in this report in September 2014, has stepped up "the repression of press freedom, rights of association and assembly," from the very beginning of the protests of Gezi Park. Recalling also as Ankara in December 2013 attempted to suppress discussion and information on corruption charges broke out in that month, outlawing even Twitter and You Tube "Since the protests Gezi, says the report, the authorities have blamed thousands of people Istanbul, Ankara, Izmir and other cities because they were participating in events not authorizated at least 5500 people have been subjected to processes, says HRW.

The case of the 35 fans of Besiktas is not isolated. In June it was opened a case against five people accused of leading a criminal organization is of the organizers of Taksim Solidarity, the group that supported the protests in Gezi Park.
Meanwhile, points out once again, Human Rights Watch, open processes against many protesters Gezi Park contrasts with the small number of police officers held responsible for excessive use of force in demonstrations of spring 2013.

"The protests of the supporters of Besiktas have cooled in recent times. People fell into disarray after the double victory of Erdogan (local elections and presidential, ed), "says Emre Gucdemir. "And we Besiktas now we must be cautious. We still await the end of the construction of our stadium and now 35 of us hostage. When we have a stage again, we return to shout choruses of all we know, as we have done so far. "It is in the tribune of Besiktas that Emre says even he learned freedom, equality and truth. "Certainly not in Turkish schools." That's why I took part in the protests of Gezi Park. "It is our mission to react to situations in which there is freedom in play."

Soundtrack:
Kapıcılar Kralı'nın soundtrack'i tadında. Leziz, dinlendirici...

7.12.2014

SICAK DENİZDEN KORKARIM (YENİ İŞENMİŞ OLABİLİR)

'Dobriy vecher' dedim ve kapıdaki görevlileri başımla selamladım. 'Dobriy vecher' diye cevapladılar ve nazikçe kapıyı açtılar. Eyüp önde, ben arkada girdik içeriye. İçeri girer girmez hemen girişteki vestiyer gözüme çarptı. Dizlerime kadar uzanan, yakaları kalkık, sigara kokulu, siyah redingotumu seri bir hareketle omzularımdan aşağı ittiriverdim. Bizi görür görmez saygısından yanımıza koşan vestiyer çocuk tek hamlede havada kaptı pardesümü. Benim ardımdan Eyüp de kendi pardesüsünü vestiyer çocuğa teslim etti.Vestiyerin bulunduğu geniş holün sonuna doğru yürüyorduk ve attığımız her adımda müzik sesine, alkol kokusuna bir adım daha yaklaştığımızı hissedebiliyordum. Hol ile içeriyi birbirinden ayıran kapının önüne geldiğimizde Eyüp, bana döndü ve 'Hadi bize iyi eğlenceler.' diyip göz kırptı. Kapının başında duran mekan görevlisi elini dev, pirinçten yapılmış tokmağa uzattı. 'Dobro pazhalovat!' dedi ve saygılı bir biçimde başıyla bizi selamladı. Eyüp tepki vermedi, fakat ben atara atar, gidere gider yapıda bir insan olduğumdan aşağı kalmadım ve ben de başımla onu selamlayıp 'Spasibo' diyerek Eyüp'ün ardından içeri girdim.


İçeri adımımı atmamla 'O'nu görmem bir oldu. Beyefendi halime, janti üstüme-başıma bakmadan köfte dudaklarımdan istem dışı iki kelime döküldü:
"Ananı skiiii"

Henüz ilk gözüme çarpışında beni bu hale getiren kadınla bir de göz göze gelsem neler olacaktı kim bilir? Fakat o kadar kalabalıktı ki burası, göz göze gelebilmek ciddi bir marifet gerektiriyordu. Yine de elimden geleni yaparak, O'nu gözlerimin hapsinden çıkarmadan adımıza ayırtılmış masaya doğru yürümeye başladım. Yürürken dans eden insanlara çarpıyor, özür dileyecek kadar bile kendime gelemiyordum.Tam masaya gelmeden önce, yerde zannediyorum ki lenslerini aramakta olan bir kadının kafasına diz attım. Kadının sevgilisi beni tartaklamaya kalkar gibi oldu ama sağ olsun Eyüp gelip olayı büyümeden bitirdi. Eyüp, yol-yordam bilir.

Masa mezelerle donatılmıştı. Bir şişe vodka ve bir şişe de tatlı şarap yine masada duruyordu. Masamıza oturduktan hemen beş dakika sonra şef garson yanımıza gelip bir eksiğimizin olup olmadığını sordu. Fakat ben öyle kapılmışım ki O'na... Kalabalığın içinde tıknaz, üstü başı namütenasip bir adamla yapmakta olduğu dansı haset saçan bakışlarla izlemekten fark etmemiştim garsonu. Eyüp 'Fsio..' , 'Khorosho...' ve benzeri şeyler söyleyip garsonu yolladı. Yollar yollamaz koluna dokunup 'Mirim, şu hanımefendiyi tanır mısınız acaba?' diye sordum. "Eski çıktığım lan o! Haydaaaa." diye efelendi. 'Ha ajan, pardon o zaman. Ben tabi bilmediğim için durumları...' vs şeklinde kırdığım potu tamire giriştim. "Yok lan, takılıyorum. Hangisi?" dedi. Eyüp şakacı çocuktur.

Bembeyaz teni, minicik ellerindeki kırmızı ojeleri ve alımlı dolgun dudaklarındaki kırmızı ruju, kusursuz yapmış olduğu topuzu, sadece kollarını ve sırtını açıkta bırakan simsiyah saten-dantel karışımı elbisesiyle 'O'nu işaret ettim bir kez daha. Tanımıyormuş Eyüp de. Daha önce de görmemiş hiç buralarda. Ben yalan olmasın ama rahat bi 1-2 saat o güzeli izledim. Bu sırada Eyüp sürekli bir şeyler anlatıyordu, ama ben dikkatimi anlattığı şeylere yöneltemiyordum bir türlü. Sonunda Eyüp de durumu fark etmiş olacak ki garsonu çağırıp hanımefendiyi masamıza davet etmesini emretti. Eyüp, istediği şeyi yaptıracak adamı bir şekilde illa bulur. Eyüp'ün çevresi geniştir.

Ve işte geliyordu. Adeta yürümüyor, tüy misali havada süzülüyordu. Yakınlaştıkça kalbim yerinden fırlayacak gibi oluyordu. Aklımdan nasıl selam vereceğimi, nasıl konuşacağımı da bir türlü kararlaştıramıyordum. Benim fark edemediğim adımları masamızın dibinde son buldu. Boştaki sandalyeyi çekip ona uzatmak için bile yerimden kımıldayamıyordum. Şimdi artık kokusunu da duyabiliyordum ve mıhlanmıştım adeta, nasıl bir büyüydü bu ya Rab! Sandalye uzatan olmayınca o da tanışmak için elini uzattı bana. Yumuşacık elini ellerimle tuttum ve dudaklarımı elinin üstünde gezdirdim. O an ağız-yüz ellerine kapanıp ağlayabilirdim. Ama neden bilmem yapmadım. Benden sonra Eyüp'ün de elini sıktı. Israrla oturmuyordu ve ısrarla kimse sandalye uzatmıyordu nazlı ceylanıma. Verin ulan şu siktiminin sandalyesini kadınımın kaba etinin altına altına.
Diyemedim. Kulağına doğru eğilip ne oldu manasında 'Chto Sluchilos'?' diye sordum.
"Ahşamınız heyr. Hansınız seks eylemek istiyr? Saati 250 mannat." dedi.

Eyüp'e döndüm. Sonra geri O'na çevirdim bakışlarımı. 'Valla bize "100'den fazla vermeyin." dediler. Turistiz biz diye bizi mi kazıklıyorsun canısı?' dedim. Eyüp de 'Git' anlamına gelecek şekilde kafasıyla işaret etti ve saatlerce beklediğim, rüzgar gibi gelip gitti.

'Valla Azeri şivesi libidomu etkiliyor, dayanamıyorum, düşüyorum ajan. Ayrıca buranın kons bar olduğunu niye söylemiyorsun en başında. Ben o kızla ilgili aklımda ne hayaller kurdum durdum kaç saattir. Rus zannettim, Moskova'ya kız istemeye gittim, önce Moskova sonra İstanbul'da düğün yaptım. Ben Bilmem Eşim Bilir'e katıldım. Oğlumu odasında 31 çekerken yakaladıktan sonra baba-oğul konuşması yaptım. Kızımı evlendirdim. 63 yaşımda öldüm Her anımın bir köşesinde de bu kadın vardı lan. Niye yaptın bunu bana?' dedim.
Asker Eğlencesi'nde marka! SARI TUTKU
"Bedelli vurmuyor muydu sana ya?" dedi.
'Şu andaki haliyle vuruyor. Ben garantici adamım yine de. O yasanın son, kabul edilen halini görmedikçe sevinmiyorum, bekliyorum. Durduk yere timsaha gelmeyeyim diye sevincimi saklıyorum.'
"Hah işte. Ben de seni asker eğlencesine getirdim işte. Bir nevi Sarı Tutku kafası. Sen Ankara'lısın daha iyi bilirsin, anlattırma." dedi.
'Ulan benim burada 18.000 lira borcum var, kalkmış benden 250 manat istiyor bir saat için bu kız da. Hayret bir olgu yanieee.' dedim.
Eyüp'e de askerlik vuracak 1 Ocak 88 kabul edilirse.
Gecenin kalanında müstakbel devremle votka içtik.


Edit: Soundtrack SOKO'dan. SOKO diyince dilim bağlanır oy. Gülmediği takdirde dünyanın en güzel kadını olaplüp. Şarkı ise naif ötesi-->

16.09.2014

Miles Kane Olsam Yine de Oynar mıydın Benimle?

Yine olmamıştı ve yine bitmişti. Ünlü İspanyol düşünürü Ege'nin lafını dinleseydim 'Biteceğini bile bile...' bu aşka başlar mıydım?

Başlardım.

Canım sıkılıyordu.
Ütüsü, bulaşığı, temizliği ayrı ayrı canımdan bezdirmişti. Romantizm kisvesi altında 'Hadi canım ütüyü beraber yapalım mı?' diyip dağ gibi gömlek ütüsünün yükünü hop diye yarıya indiriveriyordum.


Herkesin vicdanı kendi polisidir derler ya hani -Ne kadar polis varsa... Orası ayrı. A.C.A.B. 'a selam olsun.- , işte benim de vicdanım dayanamadı haliyle bu parazit yaşama. Bunu balık burcu erkekliğine bağlayan okurlar çıkabilir. Aman çıkmasın. Gezegenin sağda solda duruşuyla hali tavrı etkilenecek adam mıyım ben?
Dolunay mı var? Perdeyi kapatır yatarım ki gözüme gözüme şavkıyıp uykumu zorlaştırmasın. Dolunayın üzerimdeki yegane etkisi de budur.
Enerji sana ne ifade ediyor diye soracak olursanız (Ki niye soracakmışsınız ki), akşam olup da vücudumda işin alıp götürdüğünden arta kalan şeyi ifade ediyor diye cevaplarım.
Aşkın ne olduğunu unuttum. Sağımda solumda bile olsa görüp de tanıyamam. Aşk, bir Hüsnü'den Müjgan'a, bir de Edward'dan Sandra'ya akıp giden olarak tanımlayabilirim ama. Peşinde miyim? Peşindeyim.

Ben konuşmayı değil dinlemeyi severim. Dinler gibi yaparım bazı bazı. Vicdanıma kulak kesildim ama bu defa. Dağ gibi ütüye inat, olmadığını olmayacağını bir bir anlattım. Ağladı.
Allah kimsenin karşısında kimseyi ağlatmasın. Süleyman Seba'nın ölümüne gözlerimin verdiği tepki yakalandığında nasıl utanmıştım anlatamam. Nur içinde yatsın efsane başkanım.

Yedim bedduamı her zamanki gibi. Uzanıp uzanıp da bir türlü tutamayışımın müsebbibi bu beddualar belki de, kim bilir?

"Çık dışarı çık çık!" diye kovdu beni evden. Benim evimden. Anahtarlarım da içeride kalmıştı. Apartmana rezil olmama maksatlı kapıya bir kaç hafif dokunuş ve 'Açar mısın Arzu? Arzu! Arzucuğum ama bu yaptığın çocukluk, o kira kontratında benim adım yazıyor yahu!' diye kısık sesli serzenişlerde bulundum. Çok değil, bir on dakika sonra kapı açıldı ve kafasını uzattı. Ömrüm boyunca mutluluğu bulmamam ve iki yakamın bir araya gelmemesiyle ilgili dileklerini, bir diğer deyişle 'Beddua'larını tarafıma iletti.


Her ne kadar ben ağzımdan çıkarmayı beceremesem, çıkarmayı becereni sustursam da (Bkz. Müjgan vakası.), Arzu'yu bu isyanından ötürü suçlayamazdım. Hak etmiştim tüm bu bedduaları. Bir beddua ne kadar hak edilebilirse o kadar hak etmiştim.

Fakat her hak ettiğimi alsam Arzu'yla tanışmazdım bile.
İnsan her zaman hak ettiğini alamıyor.

Benim haktan hukuktan yana bir beklentim de kalmadı artık zaten. Yaşım yirmi yedi. Sigortamdan kaç gün geçmiş, emekliliğime kaç gün kalmış derdinde bir hayata yavaş yavaş alıştırıyorum kendimi.

Edit: Blog tasarım olarak çok keskin bir biçimde değişti. Umarım beğenmişsinizdir. Bu tasarım, Pythia'nın çok çok ince bir hediyesi. Vakit ayırdı, ilgilendi. Tasarımı bitirdiğinde 'Aa bu da olmamış.' diyecek hiçbir şey bırakmamıştı. Ne kadar teşekkür etsem az, ama o teşekkür yerine daha çok yazı istiyor. Bundan sonra daha çok yazı o zaman...
Pythia burayı böyle çiçççek gibi yaptıysa kendi blog'u nasıldır kim bilir diyen de olabilir. O zaman link link---> http://www.pythiapi.blogspot.com.tr/

Edit 2: Soundtrack'i yine ikileyelim istiyorum. İlki Miles Kane-Come Closer (Ne desem boş bu şarkıya)

İkinci soundtrack ise Tove Lo'dan. Kendisine buradan 'Al canımı' diyorum. 



28.08.2014

Köpekle Göz Göze Geldik ve Forbes Diye Havladı

32 sayfalık bir gazeteydi elindeki. Sağ ve sol elindeki gazete sayfalarının kalınlığını oranlayıp akıl yürüterek yedinci-sekizinci sayfa civarlarına göz gezdirdiğini ön görebiliyordum. Başka birini o sayfalarda görsem ilgimi çekmeyebilirdi, fakat 'Ulan bunun ne işi olur ekonomiyle kukonomiyle?' diye düşündüm ve işkillendim. Sonra kütüğünün Kayseri olduğu aklıma geldi de normal karşıladım bu halini. Demek ki Kayserililere de genetik olarak yallah denip verilmiyor o para yönetim yeteneği. Onlar da Forbes okuyorlar, gazeteden günlük kurları takip ediyorlar, "Sigara şu yılda şu kadardı ama bak şimdi şu kadara alıyoruz yuh be yuh" diye zamlar hakkında fikir yürütüyorlardı.

Yine de dayanamayıp laf attım: 'Beşiktaş sayfasını başlara mı almışlar balım?'
"Yok la, o nerden çıktı?" dedi kafasını gazetenin içinden çıkarmadan. 'Ne bileyim. Sen, gazetede Beşiktaş'ın her hafta bir sonraki hafta netleşeceği söylenen transferleri dışında ne okursun? Magazin desen en arka sayfa, bir ihtimal ikinci sayfada da göt-meme görebilirsin. Fakat şu anda yaklaşık 7 veya 8. sayfadasın. Son sayfalardaki Beşiktaş'ın değil, En arka sayfa veya 2. sayfadaki götün-memenin değil neyin peşindesin anlam veremedim.' dedim.
"7. sayfadayım balım..." dedi ve gazeteyi gözlerinin önünden indirdi. "...Altın piyasasının önümüzdeki yıl için nasıl bir gidişat sergileyeceğine dair ekonomistlerin öngörülerini okuyorum." dedi. 'Allah'ın adını verdim bak ver şu amına kodumunun NZT 48'ini. Nereden çözdün sen ya hayırdır?' diye sevinç-telaş karışımı hallerde eline ayağına kapandım Emin'in. 15 yıllık arkadaşımın ağzından o güne dek ekonomi sözcüğünü duymamışken, ekonomi hakkındaki yegane sınıflandırmamız 'Aaa az paraymış -Ooo çok paraymış' iken şimdi ekonomistlerin yazılarını okuyor olması aklıma başka bir ihtimal getirmedi.


'Ulan istemez olaydım o yirmi lira borcu, faiziyle mi geri alacaksın vicdansız?' dedim. "Lan sen ne saçmalıyorsun. Seneye hangi dönemde evlenmeliyim diye hesap kitap yapıyorum burada." dedi ve önündeki çalışma masasının çekmecesinden bir mavi bir dosyalık çıkartıp kucağıma doğru fırlattı. Dosyaya isim bile vermişti: "DÜĞÜN". Mavi dosyalığın içindeki dosyaların ilk sayfalarına göz gezdirdim hızlı bir şekilde. Düğün salonlarının fiyatlarının yıl içindeki değişimlerini, altının son on yıl boyunca izlediği ay ay seyri, Türk ailelerinin ellerinin yıl içinde en rahat olduğu dönemleri ve Beşiktaş'ın stat yapımında demirinden, çimentosuna hafriyat kamyonlarından, zemin yapımına kadar tüm giderlerinin yaklaşık ve tahmini değerlerini içeren dosyalar vardı. Son dosya ilgimi çekti. Biraz da beraber baktık. Emin, inşaat mühendisi olduğu için beni yeni stadın inşaatının ilerleyişi hakkında fazlasıyla aydınlattı. 'Boşuna bel bağlamışız Fikret Orman'a, Ağustos 31'de biter diyordu. İyi ki okumuşsun bak inşaat. Hala bir umut bekleyecektim sen olmasan.' dedim ve yerimden kalkıp Emin'e sarılmaya gittim. Neden sonra aklıma insanlarla dokunmalı iletişim kurmayı sevmeyişim geldi ve ayağa kalkıp elim çenemde hmm hmmm diye düşünür gibi iki volta atıp yerime oturdum.


'Evleniyorsun demek?' diye bir kez daha teyit almak için sordum.
"Evet." diye onayladı.
'Ne zaman peki?' diye detaya girdim.
"Yakında." dedi.
'Habire tek kelimeyle cevap verip durmasana lan!' dedim.
"Amına koyiiim." dedi.


Edit: Bir şarkı, bir de düğün videosu koyalım:




10.08.2014

Bırak Gideyim

Üstü başı değildi de neden bilmem.
Kolay 'Tamam' diyen bir yapım olduğunu bildiğim için konuşmam ben kolay kolay, da duramadım kafamı salladım 'Tamam' dercesine.
Neydi o başımı aşağı yukarı sallatan?

Konuşuyorduk. Son olarak teknolojiyi övdüğümü, çok geçmeden-hemen beş dakika sonrasında da kendimle çelişip teknolojiyi itin götüne sokup çıkarmaya başladığımı hatırlıyorum. O da adeta bir karaktersiz, adeta bir kişiliksiz gibi övgüme övgüyle, yergime yergiyle katılıyordu. Moralim yerine gelsin diye sevdiğim yemekleri, eşyaları, yazarları, Beşiktaş'ı ve en son da kendimi övdüm. Allah ne muradı varsa versin, o da övgülerime katıldı. Dili döndüğünce övgülerime eklemeler yaptı.
Muhabbet kuşu aldım soktumunun evine. Bir çok muhabbet kuşu aldım daha doğrusu. İlk kuşa Müjgan adını verdim. Müjgan, 10 gün içinde öldü. Zaten 10 günlük misafirliğinin 7 gününde şırıngayla beslemiştim onu. Hastaydı anlayacağınız. O besleme hadisesi olmasaydı iyiydi. Ailemle ve yakın dediğim arkadaş çevremle bile belli mesafelerle bağ kurabilen ben, benimsedim Müjgan'ı. Olmadı ama. Olduramadım. Beklemezdim kendimden ama öldüğünde ağladım, duramadım. Mezar kazdım sonra, gömdüm. "Seni yaşatacağım bak, söz." demiştim de tutamadım sözümü. Gücüme gitmişti.
Sonra ikinci bir kuş daha aldım elim titreye titreye. Müjgan demeye gitti dilim yine. Durdurdum kendimi. Halil koydum ben de adını. Fakat Halil de evdeki ikinci gününde Müjgan'ı öldüren hastalığın belirtilerini saçmaya başladı. Hemen aldığım yere götürdüm. Arkadaşları benden daha iyi gelir düşüncesiyle. Yalnızım işte. Duvarına, fayansına sövdüğümünün evinde yalnızım. Taktım muhabbet kuşuna. İlla biri beni kabul edecek diye taktım kafaya. Gittim üçüncü kuşu aldım. Veli koydum adını da. İsmini koyarken esinlendiğim Veli Kavlak gibi atılgan, gözü pek, atom karınca kıvamında bir kuş olur belki dedim. Hem O konuşursa iyi olur, sohbet ederiz diye de düşündüm. Veli iyi maaşallah. Bana geleli bir ay oldu. Hele bu aralar ha konuştu ha konuşacak. Ağzını açıp dilini döndürmeye çalışıyor. Çekirdek içi gibi dili var. Gagası içinde fili fili sallıyor onu. Çiçiçiçi diyince ben, sinirli bir ses tonuyla bağırıyor. Gülüyorum.

Bunca övgüm destek görünce duramadım. Tüm dünya övsün, tutsun yanıma yakıştırsın istediğim Çimen'i övesim geldi ve aslında gereksiz gibi dursa da Müjgan'a sitem edesim... Sonra beynimin Müjgan'lı olan kısmına, ucunu kızdırdığım toplu iğneyi soktum da çarçabuk attım kafamdan. Mikrop da kapmadan... Bir Çimen kaldı kimselere övemediğim, kimselere henüz övmediğim. Onca şeyi övmüştüm de onu es mi geçecektim. Paketimden bir sigara çıkarıp yaktım ve ilk fırtımı havaya üfledim. Ağzımın içine bakıyordu. Derin bir boş nefes aldıktan sonra ağzımı açtım. Açtım ama konuşamadım. Battal boy dudaklarım, birer alt ve üst gagaya; ustaca kullandığım dilim ise çekirdek içine benzer kıvamda bir yapıya dönüştü. Gagamı açtım, dilim fili fili oynadı. Döndüremedim dilimi. Diyemedim bir şey. Başarısızlıkla sonuçlanan bu konuşma girişimim sonunda da gagam ve dilim eski haline döndü. Ağzımı açıp hiçbir şey demeden kapamam onda merak uyandırmıştı. "Ne diyecektin?" diye sordu. Bir kez daha açtım ağzımı, fakat aynı engel beni konuşmaktan alıkoyuyordu. Kapadım gerisin geri. Son kez ağzımı açıp 'Yok yahu demeyecektim bir şey.' diyip yanmakta olan sigarama uzandım.

Sigaramı bitirip, izmariti küllüğe sertçe bastırırken
"... Gideriz değil mi?" dedi. Ben o sekiz dakikalık sigarayı bitirirken bir şeyler konuştuğunu fark etmiştim. Dudakları, dili oynayıp duruyordu da dinleyememiştim. Dinleyesim yoktu. Ne dediğinin benim için bir önemi yoktu.
Başımı salladım. Aşağı yukarı yine. Nereye ne bok yemeye gittiğim hakkında en ufak fikrim dahi yokken. Eve gitmek istiyordum.

Veli'yle konuşmam gereken mühim bir konu vardı.


Edit: Gönlüm el vermiyor böyle naif ve güzel bir şarkının az insan tarafından bilinmesine. Klibinde arz-ı endam eyleyen Gözde Mutluer, baktıkça hayranlıktan ağlama hissiyatı uyandıracak kadar güzel hem. Şarkı da kulak pası sildirgeci.