19.03.2012

Eksik Şarkı


Nisan 17, 1993. Sabahın 06:30’unda ‘kalk hadi kalk, saat kaç oldu’ diye girdi odaya babam. Bayrağı elden devredeceği gündü, belki benden bile heyecanlıydı. ‘Yıka elini yüzünü de bişeyler yiyip çıkalım’ dediğinde annem kahvaltıyı çoktan hazırlamıştı bile.

Sıkı sıkı giydirdi annem sonra, kat kat. ‘Sabah ayazı’ dedi, ‘dikkat et oğlum, aman fazla yorma kendini, terleyip üşütme’ diye de tembihleyip, tutuşturdu akşamdan hazırladığı köfteleri elime, yolladı arabayı ısıtmaya inen babamın peşinden.

Bizimle gelecek arkadaşlarını almaya gittiğimizde, hiç unutmam, arka koltuğu gösterdi babam, ‘ön koltuk Oktay’ın bugün’. ‘Ooo yavru kartal büyüdü desene Mehmet abi’ deyip saçımı okşadıklarında arka koltuktan, babamın o günkü gururlu bakışını hiç unutmam. 7.5 sene sonunda okulu bitirdiğimde de, sonrasında da bir daha görmedim, göremedim.

‘Yer kalmazmış biraz daha gecikseymişiz’ dedi babam, saat en fazla 08:00 olmuştu arabayı park ederken. Eski meclisin önünde sıraya girdiğimizdeyse, nereden baksan 3-4 kilometre dışındaydık stadın.
Bursa cezalı. Maç Ankara’da. Gündüz maçı hem de, resmen sene ‘93’te Premier Lig kafası. 12:00’yi epey geçmişti stada girdiğimizde. Mahşer yeri sanki, 10 yaşında çocuk daha önce nerde görecekti ki bu kalabalığı? O zamanın bozukluklarıyla aldığımız köpüklere oturduğumuzda, nihayet, Beşiktaş çıktı ısınmaya. Metin’i, Feyyaz’ı, Rıza’yı canlı görmek? Ali sakat o gün, ‘bak’ dedi babam, ‘şu beyazlı işte, el sallayan, gördün mü Ali’yi’.

Bloga selam edercesine bıyıklıydı Erman. Evet, hakem olan. 16:00 olmuş, daha başlamamıştı maç. Santradayken takım, yenmişken köfteler : “Dikkat, dikkat! 8. Cumhurbaşkanımız Turgut Özal saat 14:26 itibariyle hayatını kaybetmiştir. Türk milletinin başı sağ olsun. Bursaspor – Beşiktaş maçı ve diğer lig maçları ileri bir tarihe ertelenmiştir” anonsu yükseldi. “Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na gelen taraftarlar, aynı biletlerle erteleme maçını izleyebileceklerdir, lütfen biletleri atmayalım” diye devam eden.. Ulusal yas ilan edildiğinde bayraklar da yarıya iniyormuş meğer, o gün öğrendim..

Mayıs 1, erteleme maçı. Bu kez kendim uyandım. Ne de olsa biliyordum ritüeli. Koşarak yanına gittiğimde üzgündü, perdeyi sıyırıp ‘yağmura bak’ derken babam. ‘Başka sefere artık’. Ankara gri yine, her zamanki gibi. Ama ıslak da bu sefer. Baya hem de..

O başka sefer için, çocuk aklımla tam 399 gün bekledim. Mayıs 22, 1994. Cumhurbaşkanlığı Kupası finali. Beşiktaş – Galatasaray. Süleyman Demirel ölmedi. Feyyaz attı, Sarı Metin attı. Sergen bile attı bıyıkları terlememiş haliyle. Beni ilerde kanser edecek olan sigaraysa Beşiktaş eğer, ilk nefesi işte o gün çektim. Kupa bizim.

İlk formamı da aldım çok geçmeden, Ulus’tan. Babamdan zar zor denklediğim parayla, günlerce yalvardıktan sonra. Forma dediğin dünyanın parası tabi o zamanlar. Çubukluydu, 9 numara. Bırak sırtında ismi, önünde reklam dahi olmayan. Lisanslı ürün, klübe destek falan hepsi hikaye. Kartal Yuvası dediğin kaç senelik yer?
İçine sığamayana kadar giydiğim güzelim forma. İlk göz ağrım. Hayatımda gerçek anlamda bir kızı ilk öptüğümde bile üzerimde olan o forma. Ortaokuldaydım, beden eğitimi dersi. Normalde iki tenefüs öncesinden takım kurmam lazımken kutu kolasına maç için; çakallığa, ‘ne yapar ne ederim de karşı cinsle bağlantıyı kurarım, ekmeği yerim’ çalışmalarına başladığım zamanlar. Fark ettim ki, sonra sonra çok kız öptüm üzerimde formayla..

92-93 Çubuklu Beşiktaş Forması
Hatta bir defasında; Demirbey, Emin, Çağıl, o, bu, hep beraberiz. Piknikti sanırım, ya da o tarz bir şey. Yanımızda sezonluk kız arkadaşlarımız da vardı, maksat hep beraber kaynatmaktı. Gerçi biz (ben ve Demirbey) onları Beşiktaş’ın geleceği sanmıştık transfer ederken, ‘yıllarca hizmet edecekler abisi inşallah bu takıma’ demişliğimiz de vardır ama.. Anlamıştık ne mal olduklarını, ‘yurtdışında oynamak istiyorum ben’ dediklerinde sırayla. Akıllarınca oynadılar da. Hem de Türkiye’ye dönüş yapıp emekli olacakları - şanslılarsa - Konyaspor’a, Şekerspor’a imza atmadan hemen önce. Kimisi de futbolu bırakıp dansçı oldu ya zaten, uzun hikaye..

Neyse, iyi hatırlıyorum, Demirbey de çekmiş formasını, top oynarken çocuklar gibi şendik. Gol attıkça tribündeki sezonluk işçilere öpücük bile gönderdik. Sonrasında nicelerine gönderdiğimiz gibi..

Çokça şeyi sevdim sandım bu güne kadar, ama çok az şeyi gerçekten sevdim. Bazılarını erken, bazılarınıysa geç fark ettim. Kimi zaman önceliklerim başka sansam da, aslında o forma hep ‘oradaydı’. Markası, bedeni, şekli de değişse; üzerinden onlarca yıl da geçse, rengi hep aynıydı, Siyah Beyaz’dı. Giymediğimde bile üzerimdeydi, babamdan emanetti.

Edit: Yazıyı yazan, can dostu güzel insan. Yaşı abimce fakat abi'lerden çekilen zulümden ötürü "Oktay" benim için sadece. Ağzından çıkan kelama katılmadığım azdır. Elimde topla, bir başıma gezindiğim safi toprak bu sahaya gelmesi için özel olarak ricada bulunduğum ilk adam. Bu ricamı kırmayan Büyük Beşiktaşlı yaşça büyük kardeşim. Yazıya sadece fotoğraf ekleme işini ben gerçekleştirdim. Okuduğunuz her satır, kelimesine virgülüne dokunmadan Oktay Bey'e ait. Adetten burada yazının arkasından keyif sigarası misali bir şarkı hediye etmek. Bu yazının şarkısı da 'Yürü Güneşe' olur.

11.03.2012

O'nu Görünce (2012) ...

Rüyamda uçsuz bucaksız bir buğday tarlasında çırılçıplak yürüyorum. Buğdaylar orama burama değiyor. Bu buğdaylar ilerde ekmek olacak, nimet olacak; sikimi taşşağımı değdirmeyeyim diyorum. Baraj kuran oyuncu misali ışık yüzüne hasret yerlerimi elimde tutarak yürüyorum amaçsızca. Yoluma birdenbire ‘O’ çıkıyor. Bu halde burada ne yaptığımı soruyor. Cevabım yok. Başımı öne eğiyorum. Tam bir yalan bulup ona bu engin tarlada ne yaptığımı anlatmak için kafamı kaldırdığım anda buğday tarlası yerine İnönü Stadı’nda dikildiğimi fark ediyorum. O ise çok seksi bir hakem üniforması giymiş. Yüzü bana dönük olan O’nun arkasında kalan futbolcular ‘Allahıma tanga giymiş hafız, bak hele bak!’-‘Tabi oğlum, tanga olmasa bu iki lob ayrı ayrı lıbırdar mı hiç canııım?’şeklinde birbirlerine onun götünü ve tangasını övüyorlar. 

‘Götüne bakıyorlar’ diyorum. 'Ne dedin sen, göt mü dedin?’ diyor ve eli cebine gidiyor. 'Emekli öğretmen gibi göğsünde cebi olan şey mi giydin sen yeah tısısıs!' diye bir dalga girizgahı yapıyorum. Sonradan o trikotaj ürününün bir emekli tişörtü değil, hakem üniforması olduğunu hatırlıyorum ve ele giden cebin beraberinde bir kartla geleceğini idrak ediyorum. Babası dayak atmaya yeltenince babasının eline ayağına koala misali sarılan çocuklar gibi sarılıyorum eline ayağına. Durumu açıklamaya çalışıp ‘Arkana bakıyorlar’ diyorum ama umursamıyor ve cebinden beyaz bir tavşan çıkarıyor. Seksi hakem kıyafeti de o anda yerini Mandrake kostümüne bırakıyor. ‘Bir illüzyon gösterisinin üç aşaması vardır bıyıklı kardeşim: Giriş,gelişme ve prestij’ diyor.Benim ‘Haa The Prestige. İzledim ben onu. Ama filmde o öyle değildi ya, başka bir şey söylüyordu Michael Kaine. Hem kardeşim mi dedin ya? Ne kardeşi! Niye akrabalık, yakınlık katıyorsun, bariz peşindeyim ben senin, deme kardeş deme.’ dememle birlikte sinirleniyor ve sihirbazlar dışında bir de Abraham Lincoln'ün giydiği tarz şapkasından kırmızı kart çıkarıyor. 

Arkamdan bir ses ‘Are you big player?’ diyor bu oyundan atılışım sonrasında. Dönüyorum ve sesin sahibi Erdem i görüyorum. 'Çıkar o formayı hak etmiyorsun pis herif!' diyor. Soyunuk bi adamdan formasını çıkarmasını istemesinin gayet saçma olduğunu Erdem'e anlatıyorum uzun uzun. Pisliğimin de buğday kaynaklı olduğunu, araziden geldiğimi açıklıyorum ve ekliyorum 'Daha sabah ıslak mendille silinip çıktım lan!'. Ama sanki ben hiiç birşey anlatmamışım gibi Erdem aynı yere takılmış kalmış, sorusunu yineliyor: ‘Are you big player?’. 

‘Like a prayer vardı lan bir de.’ diyorum, tesadüf bu ya Erdem de onu dinliyormuş o sırada. Kulaklığının tekini çıkarıp bana veriyor. Kulaklıkta sarı kir var mı diye kontrol edip takıyorum sağ kulağıma. Kulaklığı kontrol etmem yapyakın dostum olan Erdem'i sanırım kırıyor. "Dostuz biz! Beni kulak kirli bi adam olarak mı düşünüyorsun? Haydi diyelim ki kulak kirliyim, neden kulak kirimden tiksiniyorsun? Biz birbirimize ana bacı sövecek kadar samimi değil miydik Demirbeyim" der gibi bakıyor. Ben de "Ya reflekssel kuflekssel"   diye ayıbımı örtmeye, unutturmaya çalışır gibi bakıyorum. Tartışmayı, gönül koymayı olaysız bitiriyoruz. Madonna’yı övüyoruz bir süre. Ben Madonna'ya olan ilgimi belirtiyor, ayrık olan ön dişlerini porselen yaptırıp birleştirdiği takdirde kendisine olan aşkımı bitireceğimi beyan ediyorum. Dünya üzerindeki her türlü şeyden Madonna'nın bana varması karşılığında vazgeçebileceğimi söylüyorum ve ekliyorum 'O' hariç. Erdem ise Madonna’nın götüne methiyeler düzüyor ‘Senin götünden bin kat daha güzel lan onun götü!’ diyor. Siktiri çekiyorum,  'Benim götü nerde gördün de konuşuyorsun?'

Çırçıplak olduğumu hatırlatıyor. Unutmuşum ben. Yine edep yerimi örtüyorum ama bu sefer nimetle alakalı bir mevzuu yok ortada, tamamen utançtan. Erdem’den sırtındaki –her Beşiktaşlıda mutlaka bir tane olan- çubuklu Rosenborg formasını ödünç istiyorum. Formayı hak etmediğimi söylüyor. 'Lan ben Beşiktaş formasını hak etmiyorum, versene şu Rosenborg formanı’ diyorum. Bu sefer de o siktir çekiyor ve elini cebine atmaya kalkıyor. Sonra aniden duruyor, ‘Ellerim ıslak be hoju cebimden bir selpak veriversene’ şeklinde bir ricada bulunuyor. Önce kağıt mendile 'Selpak' demenin, tüm kadın pedlerine 'Orkid' demenin ilginçliğini, psikolojisini tartışmaya açıyorum. Sonra Erdem lafımı bölerek 'Ellerim...' diyor '...ıslaklar!' . Bu kadar aceleci ve ısrarcı oluşuyla Erdem Bey kendini ele veriyor ve bunun yıllardır süregelen bir lise şakası olduğunu hatırlıyorum,bilincim yerinde fakat nedenini bilmediğim bir şekilde elimi cebine daldırıyorum. Vira bismillah!

Erdem’in cebinden ‘O’ çıkıyor. Biraz önce bir yanlışlık yaptığını belirtip kırmızı kartını geri aldığını söylüyor ve yeşil kart gösteriyor bana. Bu kartla maça geri dönme hakkı kazanmakla kalmayacağımı aynı zamanda Amerika’ya giriş biletimin bu kart olduğunu açıklıyor. 'Sen?' diyorum 'Hangi kartı istersin benden?'. Telefonunu gösterip 'Gitmem lazım, anlarsın ya gönül işleri.' diyor ve tek göz kıps diye göz kırparak uzaklaşıyor. Sesim titriyor ama konuşmazsam sesim sadece içime titrer diye düşünüp konuşmuyorum.

Oyuna dönüyorum, İnönü Stadı’na. Çırılçıplağım hala ve ellerimle edep yerlerimi kapatıyorum yine. Yanımda Beşiktaş formalı birkaç insan daha benimle aynı şekilde edep yerlerini avuçlamış halde dikiliyorlar. ‘Başkan ne iş, hadi ben çıplağım da siz malınızı kimden sakınıyorsunuz?’ diyorum. Baraj kurmakta olduklarını söylüyor içlerinden birisi ve ekliyor ‘Gelmiş geçmiş en iyi duran top ustası vuracak. Mermi kıvamında şutları vardır.’

Kim ulan Beşiktaşkıma frikikten gol atacağını düşünen denyo diye bakışlarımı dokuz metre on beş santim uzağa çeviriyorum. Jose Mourinho yönetimindeki Inter’in değişmez sol beki İbrahim Üzülmez topun başında. Nedendir bilinmez Beşiktaştayken sadece sol görüşüm kaynaklı, emeğine saygımdan salladığım İbrahim Üzülmez sahada gözümde büyüyor. Korkuyorum. Tipinden, bakışından, konuşmasından, üstünden, başından, herşeyinden korkuyorum. İbrahim Üzülmez topa doğru gelirken ben gözlerimi kapatıyorum. Tırsaki bir ‘GOOOLL’ sesi çıkıyor deniz tarafındaki kaleden. Deplasman tribününün olduğu yerden... O da gitti, Beşiktaş da gol yedi. Açmasam olur gözlerimi artık ama açıyorum yine de. Dünya çokzel yer olunca insan başka takıma başka kadına bakmasa da taşa toprağa bakmak için açıyor gözlerini.

Yine o buğday tarlasındayım. Yine çırılçıplağım. Biri omzuma dürt bazında dokunuyor. Kafamı çeviriyorum İbrahim Üzülmez’i görüyorum bu sefer. Odamda posteri bulunan tek Beşiktaşlı İbrahim Üzülmez. Sarılmak istiyorum, emekleri için teşekkür mahiyetinde. Ama maalesef o da çırılçıplak. Çıplak erkek etine dokunamıyorum. İbrahim ise başka kafada. ‘Dünyanın en iyi sol beki oldum ben!’ diyor. ‘Aferin!’ diyorum ‘Peki are you big player?’ . ‘Sure!’ diyor İbo kendinden emin bir şekilde. ‘İkinci defa aferin İbocum yabancı dil de yapmışsın ama şu edep yerlerini ört allasen. Buğdaylara değiyor,ilerde çoluk çocuk ekmek diye yiyecek bunları.’ şeklinde sitem ediyorum. ‘Ama beş saniye kuralı?' diyor İbo. 'İbocum 15 dakikadır hususi aynı başakla kaşıyorsun apışlarını, yüzün eblekleşti rahatladın kaşına kaşına.Ben görmüyor muyum sanıyorsun, yapma. Çocuk olma.' diyorum. İbrahim çok hazır cevapmış. 'Ama onlar da çıplak!’ diyor. ‘Onlar’dan kastının ne olduğunu soruyorum. O’nu, Erdem’i ve Michael Kaine’i gösteriyor. Onlar da bizim gibi çıplaklar.

Michael Kaine O’nun öpülesi omzuna işaret parmağıyla saydıra saydıra bir şeyler söylüyor. Azarladığını anlıyorum uzaktan, koşa koşa yanına varıyorum yaşlı Michael’ın. Dizimle vura vura mosmor ediyorum tüm vücudunu. İbrahim’le Erdem korkarak bizi izliyorlar, onlara dönüp ‘ O’na laf söyleyeni böyle yaparım ona göre akıllı olun lan!’ diye çemkiriyorum.
-Benim için döğüşe girdin. Sen beni mi seviyordun bunca zamandır. Ben bilmiyordum.
 diyor.

Hissiyatımı iyi gizlemiş olmak hoşuma gidiyor, sorusuna cevap vermeden Bruce Willis tadında gülümsüyorum.

-Ben seni... Ben seni bilmiyorum.
diyor.

-Ben kurduğun cümlelerdeki öznelere takardım, o özneleri kıskanırdım hep. Bu sefer yükleminle dövdün beni.
 diyorum.

Göbek deliğimden bi sigara çıkarıyorum, göğsümde yakıp içmeye başlıyorum. Erdem ve İbo bizi korkuyla izliyor. Yüklem ne kadar kalbimi burarsa bursun koruma kollama ve hatta kıskanma  kısmından kolay vazgeçemiyorum ve O’na dönüp edep yerlerini aynı bizim gibi örtmesini söylüyorum , fakat o anda fark ediyorum ki hepimizin edep yerleri ortadan gitmiş, yerini dirsek derisine benzer bir deriye bırakmış. Seviniyorum bu duruma. O, ben, Erdem ve İbrahim Üzülmez el ele tutuşup dirsekvari derimizi buğdaylar arasında gezdiriyoruz. O'na hissettirmeden İbrahim ile Erdem'e 'Ben ne konuştuk, ne oldu anlamadım.' diyorum. Sol bileğimden tutup onu ağzıma götürüyorlar. Öpüyorum bileğimdeki yazıyı. 

Mutlu gibiyiz.
Değil gibiyiz…

(Yazının soundtrack'ini unutmuşum. Nickiyokonun'a teşekkür ederim. Şarkının fon müziği de Foo Fighters'dan My Hero olsun)

2.03.2012

Mazideki Siz

Doğum gününden daha güzel birşey varsa o da doğum gününden bir önceki gündür. Yerküredeki tüm hediyeleri senin olarak hayal edebilir, duymayı istediğin kutlama cümlelerini sanki yarın gelecekmişçesine kendine mırıldanabilirsin. Doğum günüyse hayal kırıklığıdır. Aman neyse.

Adet olduğu üzere yine bir doğum günümde daha, fuzulî bir yazı yazma maksatlı klavyenin başına geçmiş bulunmaktayım. Doğum günümden önceki güne verdiğim öneme paralel olarak bugün saçlarımı güzelce taradım, içinde kendimi mutlu hissettiğim kıyafetlerimi giydim ve işe geldim.

Aslında yazasım yok da adet olmuş, 3 senedir ritüel olmuş diye yazıyorum. Şimdilik aklımda fikrimde "Annen ve Ben" serisini devam ettirmek var zaten. Sadece şöyle bir iç dökmek gerekirse:
Haşmet..

İki sene önce evin çalan kapısını açanda karşımda beliren beyaz kremalı, üstü jelibon ayıcıklardan süslenmiş gözükse de aslında ana malzemesi arkadaşlık, süslemesi de kardeşlik olan pastanın verdiği mutluluğu arıyorum ilk defa. Her sene barda, cafede doğum günü kutlaması yapan, yaptığı kutlamanın orta yerinde masaya doğru, garson tarafından meşaleli (Kelimeyi bulamadım lan o yanan kıvılcımlı şey neydi pastada) şekilde getirilen pastaya sanki hiç haberi yokmuşçasına, hiç beklemiyormuşçasına sevinen, şaşıranlar gibi değildi o pastanın üzerimde yarattığı etki sonucu halet-i ruhiyem. Ömrü hayatımda getirilen ilk pastaydı ve gerçekten hiç mi hiç beklemiyordum, zira akşam bir yere gideriz deniliyordu. O samimiyetsiz pasta da orada gelir, ben de 'Aaa inanmıyoruuum!' diye şaşırımsalca sevinirim, ya da sevinimselce şaşırırım diye planlıyordum. İki adam ve bu iki adamın kız arkadaşları oturmuş elleriyle bana pasta yapmış, süslemişler. Ağzımı açıp tek laf edememiştim. Bıyıklı adamın sesi titriyordu.

Bu doğum günümde burada yol arkadaşım olan Şeyma'dan da yoksunum. Bu akşam Ankara'ya gidiyormuş demin aradı da, oradan da İzmir'e geçecekmiş, 1 hafta yok. Teyzem de sabah Ankara'ya yola çıkıyor. Ankaradakilerin okulu var gelemezler. İçip içip 'Ben seni çok seviyorum arkadaş olarak ya, çok!' diye kime bağıracağım bilmiyorum.

Biraz da güzelliklerden bahsedeyim. "Annen ve Ben" yazıyorum mis gibi. Yaşa yaz, oooh basit. Hem gülüyorum, hem de ince ince içimi dökme fırsatı bulmuş oluyorum, rahatlıyorum. Sonra, kızkardeşim bana hediye göndermiş. Şirkete geldi bu sabah, giymelik kıyafet almış, çosevindim. Sonra bir de bugün baya baya içicem. Kendime en güzel sigaralardan, en güzel biralardan tekilalardan ısmarlıycam. Ve son olarak da yarın bi doğum günü mesajı alıcam iyi kötü bakmalık.

Ne olursa olsun siyah beyazlılarda yüzler gülüyor. Takım arkadaşları antrenman sonrası Demirbey'e pasta getirip üzerindeki mumları üfletmeseler de. İmkanları olduğunda üfletmişlerdi, imkanları olsa yine üfletirlerdi.
Hiç ummadık anda Beşiktaş'la ilgili sevgi dolu tweetler atan Guti'ye selam olsun





Edit: Yazının fonunda çalan şarkı da: Nouvelle Vague'den Bizarre Love Triangle


26.02.2012

Annen ve Ben - 1

Canım oğlum. Benim için gayet önemli olan bu blog'un 149. yazısını sana yazıyorum. Okumayı söktüğünde okursun diyeceğim ama 6-7 yaşında çocuğun eline bu duygusal öğeler barındıran kağıdı verip de mala bağlamasını, hiçbir şey anlamadan hece hece, bir çırpıda okunacak cümlelerimi 26,5 dakikada okumasını izlemek istemiyorum. Sinirlenip annene küfredebilirim ve annenle aramızda çıkmasından hiç haz almayacağım kavgalar vuku bulabilir (Anlatmıştır annen kavga gürültüden hiç haz almıyorum). Ergenken de bu kağıdı okuyamayacaksın, zira o dönemde de ya vücut çıkıntılarınla uğraşıyor olacaksın ya da beni-anneni beğenmeyeceksin. Bu nedenle tüm bunları, benim bu yazıyı yazdığım yaşta: 25 yaşında okuyorsun. Belki öldüğüme sevinir, belki de 'Babam da kral adammış hea' der, üzülürsün erken öldüğüme.

Aslan oğlum. Bugünlerde seni karnında taşıyacak, sana bilimum güzellik genlerini, güzel huyları aktaracak insanı arıyorum. Yaklaşıyorum aslında çoğu zaman. Ama fazla yaklaştığımda döllemekten vazgeçiyorum bulduğumu. Maymun iştahlısın deme gücenirim. Ben ne yapıyorsam senin için yapıyorum. Aklımın über über çalıştığı söylenemez, 7 senedir üniversiteyi bitiremedim. Güzellik geni desen, o da bir Kıvanç'la kıyaslayınca ihmal edilebilecek kadar az. Görmüşsündür fotoğraflarda... Sırf sen tüm lise ve üniversite hayatın boyunca 'Demir gelmiyorsa gitmeyelim yeaa', 'Demir'in hoşlandığı biri var mı biliyor musun?', 'Demir bu işi on numara yapar.', 'Demir! Bu akşam ben dahil totalde 6 kız arkadaşımla pijama partisi yapıcaz, gelip sırayla dibimizi döver misin?' cümlelerinin odağına yerleş diye ben burada güzel kadınların etrafında maymun oluyorum.

Kaplan oğlum. Ben görür müyüm görmez miyim bilmiyorum. Seni yapıcam, onu kafaya taktım ama işte devamı... Her neyse eğer sen bu yazıyı okuma şerefine nail olmuşsan, az önce de söylediğim gibi yaşın 25tir. Yaşıyor olman güzel, zira 0-4 yaş arasını sarışın, kıvırcık, beyaz tenli, suya bakınca mavi gözlü olarak geçirir de sonradan deri, göz, saç rengini veya saç şeklini değiştirirsen ben sana ağız burun girip seni komaya sokmayı, elimden gelirse öldürmeyi düşünüyorum. Bunu, elinde olmayan bir değişime karşı babanın verdiği bir ceza olarak görme. Bu senin iyiliğin için. Ben yaşadım bilirim evlat. Ben de kıvırcıktım ve bir Almandan ayırt edilemeyecek kadar ultramega sarışındım. Tenim desen: Pamuk Prenses'tim mübarek. Günler günleri, aylar ayları, işte sonracığıma yıllar da yılları kovaladı ve ben koyuldum. Böyle kumral gibi oldum, tenim az buğdaya çekti. Ama maalesef deden bendeki değişimi farkedemedi ve beni vurmadı, öldürmedi. Kafasına dank ettiğinde, fark ettiğinde iş işten geçmişti. Deden karıncayı bile incitemez zaten. O fark ettiği günden ben ölene dek tiksintisi devam etti bana karşı.

Puma evladım! Bu yazıyı kaleme aldığım 2012 yılının Şubat ayında sana diyebilirim ki; ne zaman gidip de açılırım, nazı niyazı ne kadar sürer, beni ne kadar peşinden koşturur, adını ne zaman koyarız, ne zaman nikaha gün alırız, ne zaman seni yapma çalışmalarına başlarız bilmiyorum ama annende karar kıldım. 'Vereceğin kararı sikeyim. Kendi kendine gelin güvey oluyorsun. Ben de oturmuş dinliyorum, heyallaaam.' deme, alınırım, yan dönerim mezarımda. Kovabileceği her yerden kovsa, reddedebileceği her türde reddetse elimdeki (daha önce kimselere uygulamadığım) planı uygularım, yine kaparım kızı. Tarık Akan yanılıyor olamaz...
Nasıl plan ama!
Oğlum, eş dost ortamında anlatıyorum: "Sırf büyüklerimden, müdürlerimden maaş zammı isteme maksatlı çocuğum olsun istiyorum." diyorum.  "Şimdi çocuğum olsaydı bölümün önünde intihar şov yapar, evladımın boğazına pıçaa dayar, alırdım diplomamı." diyorum. Bu sırf insanlar gülsün diye söylediğim, kesinlikle inanmadan ağzımdan çıkardığım bir yalan. Sırf annenin dikkatini çekebileyim, annen gülsün de sevsin beni diye eşeliyorum mevzuyu. Ben diyorum sana karıncayı incitemem, kalkıp boğazına Bursa Çelik pıçaa mı dayayacağım? Sırf ben sana pıçak vurmayayım diye gökten koyun inmiş. Sana, evladıma din kültürü ve ahlak bilgisi dersini de verdiğime göre iyi kötü bi 10-15 sevap points de kazandım şimdi sanırım.

Canım oğlum, annen çok güzel bi kadın ve çok da akıllı. Beni tanımadan kendini döllettireceğe de benzemiyor. Tanısa o da sevecek ve izin verecek senin yapımına başlamama. Senin için bunca uğraşıyorum, bunca geceli gündüzlü Tarık Akan planları yapıyorum. Eşek değilsen bu yazı bitende kalkar gelir mezarı bi sular, bi çiçek miçek getirirsin. Hangi çiçeği seviyorsun diye sorarsan dolmalık biber de getirsen atsan başucuma farketmez derim. Çiçekten hiç anlamıyorum be oğlum. Bal dök lan ya da. Çiçeğin en güzel yeri, işlemden de geçmiş hem. Umarım bu günlerde olduğu gibi kampanya vardır balla ilgili. Mesela şimdi reklamı var da arkada, bir kavanoz bal alana 4 kavanoz bal ve kuvvet arttırıcıyı hediye ediyorlar. Allahını seviyorsan üzerime bal dök. Ama yalama. Tiksinirim.


Sana yazmaya devam edeceğim. Yapsan iyi olacakları, yapmasan iyi olacakları bi kenara not edip duruyorum aklıma geldikçe. O yazıyı çok yakında toparlayacağım, ama kaç yaşında açmanı isterim. Çoktan okumuş musundur, okumamış mısındır bilmiyorum. Ama bu sana ilk seslenişim değil, son seslenişim de olmayacak. Bıyıklarından okşuyorum. Kendine iyi bak.

Fonda ne mi çalıyor evlat* (*Rıza Babaya selam olsun) : Noir&Haze - Around

7.02.2012

Allahını Seven Üstüme Pharmaton Atsın



Uzaktan gören, hararetli tavırlarını fark eden biri de 'Kız dünyanın sırrını çözmüş, şu bıyıklıyla payaşıyor ilk heralde.' diye düşünürdü. Ve eklerdi 'Ulan kız dünyanın sırrını söylüyor adama, adamın sikinde değil heralde. Baksana, memesine falan bakıyor denyo.' . Kusura bakma ey okur ama karşımdakinin cinsiyeti ne olursa olsun aldığı veya alamadığı bir trikotaj ürünüyle derdime dert katamam, yahut sevincimi katlayamam. Nötr kalırım kendisine ve trikoyla olan ilişkisine. O markalı kıyafetlerin altındaki narin bedeni düşünürüm daha ziyade. "Bu bembeyaz ten üşümesin diye bu kızcağız Mango'ya gidiyor olmalı." derim, "O mini mini, hem de serçe parmağında güzelce tırnağı olan (Çirkin kızların ayak serçe parmak tırnağı yoktur, ya da ihmal edilmesinde sakınca olmayacak kadar küçük buruşuk, gömük tırnak vardır) ayakları ıslanmasın diye dünya para da olsa ayakkap alıyor bu." derim.

Yaklaşık 45 dakikadır adeta moda üzerine ders alıyordum. Sanki akşamına uçakla Milano moda haftasına gidecektik. Ve ben de bir sonraki gün konserine gideceği grubun şarkılarını bir gün öncesinden ezberlemeye çalışan genç, yeni üniversite kazanmış kız gibi; sanki o gideceğimiz yerde rezil olmayayım, önümden etek geçtiğinde 'Aaa pazen!', pantolon geçtiğinde 'Vay pileli!' diye bilgi birikimimi ortalığa dökebilecek cümleler kurabileyim diye etek dinliyordum, vintıç dinliyordum. Konu iç çamaşırına gelse, oradan jartiyere zilli-dilli donlara bağlar rotayı rahatça sekse çevirirdim. Ama henüz kabandaydık. Sabah 6 da işe gitmek için servise binen bir adam gece 11'de hala kabandaysa olmaz o iş. Olmasa daha iyi...

Sıkılmıştım. Bir yandan cibiş cibiş, albeniden, etkileyici bakıştan nasibini almamış gözlerimi onun gözlerinden ayırmayarak onu dinlediğimi, onun anlattıklarını ne kadar da önemsediğime inanmasını sağlamaya çalışıyor; diğer taraftan hatırımdan çıkmış olan bir adab-ı muaşeret kuralını yeniden hatırlayabilmek adına 'Üzeri çok delikli olan mı tuzduuu? Yoksa üzeri tek delikli olan mı tuzdu?' soruma cevap bulabilmek adına; masa altında, sağ elimde tuttuğum çok delikli hazneden, yalamış olduğum işaret parmağıma muhteviyatını döküyordum. Parmağıma ne miktarda döküldüğünü bilmediğim muhteviyatı, gözlerimi gözlerinden ayırmadan, ani bir hareketle parmağımı ağzıma sokmak suretiyle yedim. Hapşurdum, hapşururken sümüğüm balon olup söndü. Öksürdüm, çok öksürdüm. 4 saniye içinde bir insan ne kadar rezil olabilirse o kadar rezil oldum. Herşey bitti, olayı 'Sümükten balon'un rezilliğiyle atlattım diyordum, fakat insan bıyıklı olmaya görsün... Şirkette yemek yerken bile 5-6 peçete harcıyorum canım fırça bıyıklarımda benden habersiz yemek bulaşısı kalmasın diye. Ama işte o hapşurma, o sümükten balon bıyığımda da tortuyu bırakmışmış. İlk defa etek dememişti, ilk defa bıleyzır dememişti (Bıleyzır Bülbül (RIP) ), ilk defa kendi maddesel kaygıları dışında bir cümle kuruyordu, ilk defa yalandan değil, cidden bana sesleniyordu:  'Bıyığında sümük kaldı.'
 
3 delikli olanı karabibermiş.


O cümlenin noktası konanda benim içimden bir ben daha çıktı geçti oturdu yanıma. Benim bıyıksızımdı. Benim daha arsızımdı. Bıyıksız olduğu için kendisinden tiksindim. Ağzına bak ağzına, o yamuk dişlerine bak allasen. 'Sigigit bıyık bırak gel!' diyesim geldi yüzüne yüzüne. Ama diğer yandan da arsızdı. Benim gibi biriktirip biriktirip eve koşan, evde bir Soner Arıca klibi tadında, bir Burhan Çaçan klibi tadında üzülen, sinirlenen, isyan eden bir adam değildi. Karşısındakinin ağzına sıçmak istiyorsa güzel dilimizin uygun bir kipiyle cümlesini kuruyor, 'Senin ağzına sıçayım!' diyerek isteğini şeffafça muhatabına iletiyordu. Birine mi aşık oldu? Gidip 'Seviyorum ama kimi, en tatlı birisini...' şeklindeki manisiyle ilan-ı aşkın en naifinden kesitler sunuyordu. Çok özendim pice. Picin netliğine... Daha benden peydah olup oturmaya başlayalı 10 dakika olmadan 4 kadına aşık oldu, nabız yokladı, laf attı, açıldı. "Napıyorsun lan! 10 dakikada 4 kişiye mi aşık olunur?" dedim. 'Ama güzel kadın görende dayanamıyorum.' dedi. O an anladım ki aynı bendi bu adam, içi aynı bendi. Bıyığı, cesareti vs bunlar içinin dışa vuruş şekilleriydi. Bu adamın içi belli dışı beşyüzelliydi adeta.

'Bolero...' dedi '... sence de bir üretim hatasıyla üretilen bir malın; yeni bulunmuş, üzerinde kafa patlatılmış, tavşan gibi gözlere sahip mucidi bu 'Bolero' yu icad edene dek 13 numara gözlük sahibi olmuş gibi pazarlanması değil de nedir?' dedi. İşaret parmağımı dudaklarıma götürüp sus işaretini çaktım, ama sertçe değil, nazikçe, rica ederce. 'Yapma gözünü seveyim, 1,5 saattir yaktım kafayı Mango'yla, seri sonu indirimiyle bir de sen devam ettirme.' dedim. Latife ettiğini belirtti de rahatladım.

'O zaman gel pop müzik piyasasında önlenemez bir çıkış yakalayan, müziğin asi çocuğu, en asil duyguların şarkıcısı, genç yetenek Halil Sezai'yi tartışalım.' dedi. Halil Sezai dinlememiştim ama 'İsyeaaan'ı biliyordum. Hatta koskoca Patrona Halil İsyanı artık aklıma Patrona Halil Sezai İsyeaaanı olarak yerleşmişti. Bunları benden peydah olana da söyledim. Vereyim kulaklığın tekini diyerek Maltepe Pazarı'ndan aldığına adım gibi emin olduğum kulaklığın tekini verir gibi yaptı. Sonra kulaklığa uzanan elime vurup sinirli gibi değil gibi konuştu:  'Sikerim Halil'i ayrı Sezai'yi ayrı. Napıcaz çöpoğluçöpü dinleyip?'

Adam işeyemiyor beyler!

Benden peydah olana bıyığımı verip sahneyi tamamen ona bırakmak istedim.



Edit: Arctic Monkeys - Fluorescent Adolescent i dinlerken düşünüldü yazıldı. Dünya tatlısı şarkı da klibi de alttaki linkte.

20.01.2012

LİTOST

Blog 4 yaşını devirdi yuvarlandı gidiyor, bu 4 yıl içinde en midem bulana bulana yazdığım yazıyı bir arkadaş evinde yazmıştım. 2 defa arkadaş evinden yazı gönderdim. İkisi de birbirinden travmatik, kendinden ve hayattan tiksinen, yaşam enerjisi çekilmiş bir adamın elinden çıkmış yazılardı. Tabi o yazıları yazarken ben alelade bir öğrenci evinde olduğum gerçeğini görmezden geliyor, sanki bir Gus Van Sant'in Last Days'inde başroldeymişimcesine karalar bağlıyordum, tripten tribe sürükleniyordum. Şimdiki ruh halimin tam olarak nasıl olduğunu henüz hissedemiyorum.Yazının sonunda paylaşacağım şarkıya yön verecektir ruh halim aslında ama hele bi sona yürüyeduralım.

İstanbul'da ve tabi yeni işimde 3 ayı geride bıraktım. Geçtiğimiz hafta başında imzalamış olduğum süresi sınırsız sözleşmeyle de bu şehirdeki geleceğimi garanti altına aldım. Henüz altyapıda sayılırım ama bir Stevie G. de bir Francesco Totti de, bir Paul Scholes da bir zamanlar altyapıdalardı. O yüzden hiiiç gocunmuyorum. 'Bıyığını kes!' diyen olmadıktan sonra bana hava hoş.

Burada üç sıkıntım var. Maddeleyelim hadi:

a) Para:
Maalesef okulum bitmediği için henüz bir lise mezunuyum. Dolayısıyla da aldığım ücrete etkiyor bu durum. Çok kısıtlı bir para alıyorum şimdilik. Ama kiram, elektriğim, suyum, internetim bedava olduğundan kelli kendi yağımda kavrulmaya çalışıyorum o kısıtlı meblağ ile. O kısıtlı meblağın tamamına yakını da Beşiktaş maçlarına ve bira-sigaraya gidiyor. Efendim bu fakir halimle Kapalı alt müdavimi oldum. Yeni açıkta, eski açıkta izlediğim maçtan bi skim anlamıyorum. Bünyem orada maç izlemeyi reddediyor adeta. Kapalı altta, yeni açığa biraz olsun daha yakın tarafta, en alt basamağın 2-3 sıra yukarısına yerleşiyorum her maç. 2-3 sıra yukarıya yerleşiyorum ki önümdeki yan hakem hata yaptığında bir sinirle 3 basamak uçup kulağına küfürlerimi fısıldayabileyim. Ref Whisperer! 
 
Gelgelelim bu parasızlık yüzünden alışveriş sitelerine bakmaz, canımın çektiği yemeği yiyemez oldum. Bir tarafının şişmesi ne acı birşeydir bilir misin bebek?
Yine de 'Bin şükran' diyip (Sultanahmet'te geziyorum evet) mutluluğumdan ödün vermemeye çalışıyorum ve İstanbul'a geldiğinde beni arayıp soran; gül cemalimle bakışmayı, iki gram hoş sohbetimi arzulayan her kim olursa olsun en güzelinden ilk birası benimdir. Damsız da girilir hem. Adeta bir Alişan gibi, bir Burhan Çaçan gibi ne kadar fakir hallerde de olsam centilmenliğimden, eliaçıklığımdan ödün veremiyorum.

b) Diplomasızlık:
Burada içimi dökme, duygularımı anlatma kisvesi altında bir cümleye giriş yapacak olursam; o cümlede kâh belirtili nesne, kâh dolaylı tümleç görevini üstlenecek küfürleri 8 punto gibi en ufağından harfler halinde bastırıp, yan yana koyarak buradan Ankara'ya kadar -ki bu yaklaşık 453 km ediyor- serebilir, ayağımı asfalta değmeden kağıtlar üzerinde evimin kapısına kadar gidebilirim.

 
İdealsiz bir adam değildim. İdeallerim vardı, fakat o ideallerimle karnımı doyurabileceğime inanmayan bir de ailem vardı. Benjamin Button olmayı insan bu durumda isteyebilir. Düşünsenize annem-babam 40 yaşında, gayet yaşlanmışlar; bense liseye giden 70 yaşında bir dedeyim. Bastonumla vura vura mosmor ederdim etlerini. Ses de çıkaramazlardı. Hakkımı helal etmemekle tehdit eder, ne yapar ne eder girerdim güzel sanatlar camiasına. Olmadı...

13 ayrı bölüm yazdığım (Hastane fobime rağmen, biraz da nazar boncuğu gibi en üstte dursun diyerekten Hacettepe Tıp bile yazmıştım), totalde 14 tercih yaptığım üniversite sınavlarında ortalarda bi tercihim olan gıda mühendisliğine girebildim. Şimdi bana hacettepe gıda mühendisliğini sorana edene: "Sokayım öğrencisine ayrı, hocasına ayrı (Tenzih ettiklerim kendilerini bilirler)" diyorum. Farkındaysanız okulun, bölümün adını sanını bile küçük harfle yazıyorum, o derece tiksiniyorum, saygı duymuyorum camiama. (Dede Mode On)-"Hakkımı helal etmiyorum bir gram da olsa hakkımın geçtiği kimselere"-(Dede Mode Off). Liseler bölüme gezi düzenliyorlar, genç dimağlar bir üniversite bölümünün içini görecek olmanın heyecanıyla pıtır pıtır bölüm kapısına koşturuyorlar. Ben daha merdivenlerde kendilerini karşılayıp 'Yapmayın lan, tamam bu bölümde bir erkeğe 5 kız düşüyor ama sırf üreme organının ne olduğuna göre insanlara kız-erkek dendiği için kız diyoruz bu bölümdekilere. Yoksa al okey oyna, al altılı ganyan yap, adam mı eksik? çağır halı sahada oynasın- buradakiler öyle. Adeta bir Hasan, adeta bir Harun, bir Abdullah buradakiler. Gidin başka bölüm yazın, hatta siktir edin hiç gezmeyin bile.' diyip gençlerin ilerde çatır çatır kırılacağından emin olduğum umutlarını, daha filizlenmeden tarım ilacı boca edip sarartıyorum, solduruyorum (Soldur of Fortune).

Neyse okur, demek istediğim şu ki sen sen ol ideallerinden vazgeçme. Gerçekçi ol imkansızı iste, ya da gir nasibine ne çıkarsa, benim gibi imanın gevreye gevreye, canın götünde bir halde oku. Okulum,-aman diyeyim ama- bir sene daha uzarsa zaten canım götümden çıkar, uçar gider (Fokun canı götünde olur Cemil   ( Ha o fok döven kanadalılara buradan ağır küfürlerimi iletmeyi borç bilirim) ).

c) Sıla Hasreti:
Şimdi bu madde, ismine bakıldığında müziklerini Kıraç'ın yaptığı bir atv dizisini andırsa da aslında mühim bir konu. Belki de en çok can yakanı.

Ankara'ya karşı duyduğum bir özlem anlaşılmasın bu maddeden. Ankara'daki canısı arkadaş grubumu topla bir şehirler arası nakliye firmasının kamyonuna, Banker Bilo filmindeki gibi az da gezdire gezdire getir İstanbul'a bir daha gıkım çıkarsa namerdim. Burada büyük bir kulübün bıyıklı, 80'ler model forvetiyim belki, belki kadrodayım, oynama şansı da buluyorum ama takımla uyumum henüz gerçekleşmedi. Onlar 5'e 2 dar alanda pas çalışması yapadursun ben takımdan ayrı düz koşular yapmayı yeğliyorum.
"-İlaçlandı onlar, yemeyin laaan!" derlerdi bize. Küçüktük..
Kimbilir diyorum, askere gittiğimde ne pis yalnız kalacağım diyorum. İçim sıkılıyor. Çocukluğunda, her arkadaşının tatile gittiği, senin de lojmanda tek başına kaldığın o yaz tatillerinden bir gün gibi geliyor bazen buradaki günler bana. Dışarı çık, yürü, eğil, durduk yere bir anda koşmaya başla, çim kopar, ağaçtaki kırmızı süs meyvelerinden bir-iki tane tat, beğenme tükür, ağzını suyla çalkalamak için hortuma koş, hortumu kaldıra kaldıra hortum içinde kalmış olan su birikintisini ağzına dek taşı, su cehennem sıcaklığında olsun, hararetin artsın, sonra canın sıkılsın, tekrar eve dön, saate bak, dışarıda çok çok zaman öldürdüm 'Yaşasın, gün bitiyor' diye düşünürken 15 dakika içinde eve dönmüş olduğunun farkına var. TGRT'de 1.lig maçlarının verildiği yıllar. Hiç yağmurlu anım yok zaten o yıllardan, şimdi buradan 'Fotoğraf sanatıyla ilgileniyorum yea' diyen, her çektiği fotoğrafın sağına soluna 'Ad Soyad Photography' yazan onlarca fotoğrafçıya, onlarca şeye selam olsun ama işte o zamanlar aklımda tek bi renkle yer ediyor: Sarı- Sepya Sarısı.

Sarışından da sarıdan da tiksinirim zaten oldum olası. 

"Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür..." <-- Buraya kadar sorunum yok.
"...Ve bir orman gibi kardeşçesine." <-- İşte tam da bu eksik yanım. Ama hep'lere varmak için önce hiç'i göze almalıyız değil mi?



Edit: Yazının şarkısı da Yasemin Mori - Mutsuz Punk olur o zaman.

Edit 2: Hiçbir yazının başlığı bir yazıya bu kadar uymamıştı. Araştırırsan ...

1.01.2012

Bîkarış-ün Nehir

Oldum olası dakik bir adamımdır. Babamın memur olmasından ötürü mü yoksa başka bir durum mu buna neden oluyor, bilmiyorum. Bir buluşma, bir sözleşme varsa sözleşilen saatten 5 dakika evvel illaki orada olurum. Tabi karşı taraftan aynı hassasiyeti göremedim çoğu zaman. Bir sigara ortalama 7,5 dakika sürüyor. Bekletme de maksimum 15 dakika olacaksa "Bir sigara + gelen geçeni kesme"yle bekleme seansı sıkıntısız atlatılır. Ama o 15 dakikayı geçen bekletmeler yok mu? İşte ben sürekli o 15 dakikayı geçen beklemeleri yaşıyorum. Hem karşı taraf beklettiği için, hem de kendim erken geldiğim için (Tüm suç bekletene yıkamam).  Önceleri baştan sona buluşulacak yerde beklerdim, yarım saatler, kırk dakikalar... Sonra baktım çok çirkin duruyorum, sağda solda bana bakıldığı düşüncesi aklımı ele geçiriyor, esnafın taşşakoğlanı oluyorum; karar verdim kitapçıların önünde buluşma ayarlayıp içeride kitaplara bakarak vakit geçirmeye. İyi de oldu, önünde beklediğim kitapevinin içinde "hem vakit geçireyim hem de üşümeyeyim" düşüncesiyle kitaplara baka baka genel kültürün amına koydum. Kim 500 milyar'da jokersiz 125 milyara gelir oldum. Hatta ben var ya ben, -artık o kitaplar kafamı nasıl çalıştırdıysa- daha önceleri Bir Kelime Bir İşlem'de, işlem sorularında '43 yaklaşık', '37 yaklaşık' sonuçlarla övünürken; şimdilerde o bekleme seansları sırasında okuduğum kitaplar sağolsun '8 sayının tamamını açmayın yeaa! 3-4 sayı verin bana , tam üstüne basayım sonucun!' triplerine meyleder oldum (Bana bir övgü verin ve götümü yerinden oynatayım (Arşimed'e selam olsun) ). Kelime kısmında 'Cevap veriyorum, 3 jokerli kelime buldum: MASA' diyen adamken şimdi sadece senin isminin 7 harfini kullanarak oturup kitap yazıyorum. Beyin kıvrımları yeni ütülenmiş ipek mendil kıvamında, dümdüz olan bir adamken; insan bekleye bekleye ceviz gibi kıvrım kıvrım beyinli bir adam oldum çıktım.
Düüüğdd

Bilmiyorum bir Efe, bir Mert, bir Orçun olsaydım yine bu kadar bekler miydim? 'İyi ki Demirbey'im ben ve iyi ki hep bekleyen olmuşum. Beyne bak beyne! Derya kuzusu hey maşşallah!' diye övünsem mi? Yoksa 'Ya beklesin kız yeaaa! Dur caddede arabayı az daha gösterip öyle gideriz yeaaa!' diyemediğim, beklenen adam olmadığım için dövünsem mi?

İlişki konusunda ise asla doğru zamanda olmam gereken yerde olamadım. Hep geç kaldım. Aslında dümdüz bir geç kalma değil bu. Zira ben buluşulacak yere hep önce gidiyordum. Belki saatler, belki aylar önce... Ama artık aklımı ne kurcalıyorsa, geçip bir yere saklanmaya başlıyordum. Sanırım kız 'Aaa tipe bak, tezcanlı gibi erkenden gelmiş ihihi!' demesin diye; belki bir Mert, belki bir Efe olabileyim diye böyle bir tavrın içine giriyordum. Sonuç olarak, ben orada saklanmanın dozunu ayarlayamayınca da o güzel kızlar hep bir başkalarıyla gidiveriyorlardı.

O kadar çok el salladım ki bekletip kaçırdıklarımın ardından, sağ kolum felç. Yazı yazamıyorum, yemek yiyemiyorum, sonra ee şey. Evet...
Erken Kaybedenler

Ben kimisini beklerken İlahi Komedya'yı bitirdim tuğla gibi, tek celsede. Belki düşününce, caddede voru vorrr diye gaz debriyaj takılmaktan iyidir. Şimdi de okuyun okutun isterim: Erken Kaybedenler'i okuyorum. Ama kitap kısa, bu sefer geç kalmamak ümidiyle. Zaman akıp geçiyor...


Yazının Şarkısı: Oh Land'den Sun of a Gun