Çok istiyordum yanımda yöremde kimse olmasın. Bu yüzden gelmemiş miydim İstanbul'a? Evet bir nedeni de buydu. Şimdi ne diye peşimde dolanıyordu ki? 'Git..' dedim '... uzaklaş yahu.'. 'Böyle iyiyiz.' dedi. Hasbinallah diye sinirli sinirli söylenip işime bakmaya devam ettim. Bir süre sonra kafamı çevirmemle burun buruna gelmemiz bir oldu. 'Ne olur git? Rica ediyorum git!' diye yalvardım. Yine 'İyi böyle iyi. Devam et...' dedi. Ben kendi yükümü taşıyamazken bir de senin sorumluluğunu kaldıracak olgunlukta değilim anlasana, bana güvenirsin ben o güveni boşa çıkarırım, ben beş lira borç verilecek adam bile değilken nasıl kalkıp da senin partnerin olayım. Yalvarırım git yanımdan, bulandırma aklımı, dolaşma yanımda yöremde dercesine bir bakış attım.
Ben onunla bakışadurayım bu sırada takımdan biri gol attı ve takım sevinç yumağı haline geldi. Gol sevincini fırsat bilip kale arkasında ikamet etmekte olan hocamız Korel'e doğru koştum. Takım deli divane, vurdulu kırdılı, altta kalanın canı çıksınlı sevinç yaşarken ben doğduğum toprakları inkar edercesine Korel'in önünde samba yaparak, gelen golün coşkusunu yaşıyordum. Korel sambama alkışlarla eşlik ededursun ben meramımı anlatmaya geçtim. Korel'e sürekli yanımda oynamaya çalışan Fatih'i şikayet ettim. Her yerde, halı sahada dahi yalnız kalmak istediğimi, sırf bu yüzden defansın sağında başladığım futbol hayatımda hırsa kesip çok çalışarak forvet olduğumu, yıllardır oynadığım her takıma tek forvet sistemini de beraberimde götürdüğümü anlattım. Tamam, artık yalnızlığın koymaya başladığını fakat umudumun, bir gün nazlı yarimin halı sahada kiralanan ayakkapları maksimum 37 numara olan ayacıklarına geçirip maçın ortasında saha içine dalması olduğunu belirttim ve ekledim soruyu: Ey Korel! Şimdi ben hücum hattında partnerim olacak insana böyle büyük, böyle masalsı tatta misyonlar yüklemişken; Allah'ın kıllı, terli Fatih'iyle nasıl partner olayım, nasıl çapraz koşu atayım ben elin adamıyla ha?
Korel dayanamayıp ağlamaya başladı. Bense kafamı yukarı yukarı kaldırarak göz yaşlarımın akışını ertelemeye ve hatta mümkünse engellemeye çalışıyordum. Sesimin titreyişini güçlükle bastırarak "Yine mi tek forvet değilim?" diye bağırdım. Korel de gözlerinin önündeki seti kaldırıp göz yaşlarını sel ederek 'TEK FORVETSİN!' diye haykırdı. Bitişikteki halı sahada top oynayan iki şirketin kodaman müdürleri oyunlarını yarıda kesip 'TEK FORVETSİN!' dediler sağolsunlar. Maçtan önce 'Adam eksikse girek mi abi!' diye soran mahallenin çocukları ergen sesleriyle 'TEK FORVETSİN!' dediler. Fatih'e döndüm, 'TEK FORVETSİN!' cevabını arar gözlerle bir bakış attım. Ağzını açtı, gözlerini pörtletti, ellerini şakaklarına götürdü ve 'Abii!!!' dedi
Gözümü açtığımda hastahanedeydim. Ben sahaya sırtım dönük şekilde duygusal, imgesel anlar yaşarken rakip takımın topu oyuna erken sokma hevesi ve akabinde atılan mermi kıvamında bir şut bitiş noktası olarak, kalenin dibinde bir yandan samba figürleri sergileyen bir yandan da göz yaşları içinde hocasına içini dökmeye çalışan beni seçmişti. Fatih'e dönmemle topu ağzımın ortasına yemem bir olmuştu. Olay esnasında dilimi ısırmış büyük bir kısmını koparmışım. Ocak ayına dek konuşmam da artık mümkün değilmiş hem. Zaten az konuşurdum, fakat geniş bir kelime yelpazesinden faydalanırdım. Artık istediğim kadar konuşayım dilimin dönebildiği tek kelime 'ebbeh'ti. Geçmiş olsun diyene ebbeh, nasılsın diyene ebbeh, acıktın mı diyene ebbeh, acıyor mu diyene ebbeh. Kolonya içinde, süt ve petibör içinde kalmıştım. Petibör getirenin anasına söveyim istiyorum ebbeh diyorum. Neyse sonunda vaktin geç olmasıyla beraber ziyaretçiler de önce azaldı sonra bittiler. Ankara'daki aileme haber verilmesini istemediğim için başımda duracak kimsem yoktu. Hastanede de olsa tek forvet savaşını kazanmıştım, koca ilaç kokulu odada şimdi yapayalnızdım. Yatağın yanındaki bir düğmeyle belki kısmetimi çağırıyorumdur umuduyla hemşireyi çağırdım. Şişmanlıktan kırılan bir hemşire girdi içeri. Ebbeh dedim elimle de televizyonu işaret ettim. Anlayışlı kadınmış, açtı sağolsun, kumandayı elime tutuşturup odadan çıktı. O çıkar çıkmaz kapı tıklatıldı. Girin manasında eeeaaee dedim. Bir de kimi göreyim. Nazlı yar!
Ben nasıl kıpır kıpır oldum yatağın içinde anlatamam. Güleç bebeler gibi sağa sola gülücük atıyorum ağzımın içinde bembeyaz bandajlı bir dille. Diğerleri sığır gibi benim 'ebbeh'lerime elimin ayağımın oynayışına anlam yüklemeye çalışırken kızcağızın kafası çalışıyor tabi: Tutuşturdu elime kalemi kağıdı. Sayesinde iki çift lafın belini kırdık. O sırada televizyonda bir son dakika haberine bağlanıldı. Her duyarlı vatandaş gibi 'Ne oldu yurdumuzda acaba!' diye meraklı meraklı döndük televizyona sohbetimizi kesip. Muhabirin dediğine göre Maya'lar yanılmamıştı. Dev bir göktaşının gezegenimize doğru geldiğinin doğrulandığı, tıpkı takvim kehanetinin söylediği gibi çarpışmanın 21.12.2012 tarihinde gerçekleşeceği açıklandı. Yarin gözüne diktim gözümü. Yare sevdamı diyemeden ölmek de varmış kaderimde. Elimdeki kağıdı buruşturup attım çöpe yeni sayfaya yazayım diye düşündüm göynümün sesini. Hemen, şimdi. E zaten yazmamış mıydım zilyon defa.. Bakayım anlasın istedim. Baktım. Anlamadı..
Yazmayalı bir ay oldu neredeyse. Bir aydır eski yazdıklarımı okuyorum. Şimdikilerden çok farklı. Yaşanılan anın, elinden çıkana nasıl etki ettiğini gördüm bu sayede. Aslında ne kadar naif, ne kadar ekmek basitliğinde şeyler yaşarken; günbegün nasıl da çetrefilli, çok bilinmeyenli işlerin içine girmişim. Değişmeyen tek şey: ben hep en basit olan şekilde püripak sevmişim birilerini, fakat hep daha bi zorlaşmış sevilen.
Zorlaştıkça daha bi güzelleşiyor..
(Not: Yeni yazı hazır, ben buraya yazmaya hazır değilim. Fazlaca içime sinen bir yazıyı yakında paylaşırım efem..)
(Edit: Şarkısız olmaz: Nadide Fifa şarkılarından 'Jerk it out' Bilen bilir Fifa ve NBA 2K serisi oyunlarının albümlerinden boş şarkı çıkmaz. Bu da onlardan biri)
Eskimo güneşi altı ay bekliyor ya. Yemişim eskimoyu. Güneşin altı ay sonunda
doğacağını bilerek beklemek başka, güneşin asla doğmama ihtimalinin çok yüksek olduğu yerin güneşini beklemek başka. Bir kadını hiç gelme umudu olmadığı halde beklesin de
göreyim. Eve gelen misafire karısını kızını ikram eden, eğer misafir reddederse
bunu büyük bir hakaret olarak algılayan godoş gibi adamdan yola çıkarak
sevdamın boyutlarını tarif etmeye kalkıyorum. Eşeklik bende.
Bundan altı yıl önce tanışmıştık. İlk başlarda öyle etkilenmedim ben. Sonra
çok etkilendim. Malım demekki. Tanışmamızın üzerinden beş ay civarında bir süre
geçmişti ki ben O'ndan etkilenmeye başladım. Böyle bir kıpır kıpırlık hakim
olmaya başladı bünyemde. Ağzından çıkan her şey benim için duyması en güzel
şeyler oldu. Bir keresinde bir yandan yemek yiyip bir yandan da konuşuyordu. Ne
de güzel konuşuyordu. O sırada ağzından, çiğnemekte olduğu birkaç pirinç
püskürüp koluma geldi. Onu bile kazıdım hafızama. Bu altı yılın beş yıl yedi
ayı boyunca ben ona aşık gezdim. Ama kendisi aşırı güzel ve hiç sevgilisiz
veyahut aşk acısız kalmadığı için gidip de sevdamı diyemedim. O sevdalandı
başkalarına, ben hep imrendim gönlünün işaret ettiği noktaları, istedim o
noktalardan biri ben olayım. Olmadı.
İkimiz de fertil döl verme mevsimlerimizin sonlarındaydık. Ben hep O'nu
beklemiştim. O ise üç sevgili, bir nişanlı, bir de koca eskitmişti. Yine de
varsın olsundu. Artık yağmur yağıyordu. Ve ben yıllardır bu yağmuru bekleyen
bir solucan edasıyla deliğimden çıkıyordum artık. Ha bir de kendinden güzel
olmasın bir kız çocuğu olmuştu biten evliliğinden. Kızına 'Çisem' adını
koymuştu şekilli gibi. Ben hep Çimen diye sevdim kızcağızı. Aklıma hep Ah
Müjgan Ah filminden şu diyalog geliyor Çisem ismini düşündükçe:
- Senin çocuğun mu Müjgan? Biz evlenseydik bizim
çocuğumuz olacaktı.. İsmi de Koray değil; Ali, Ahmet gibisinden bir şeyler
olacaktı...
Çisem'in anlamını bilmem etmem. Ama öyle masa,
sandalye gibisinden basit birşey olmadığı kesin. Çocuğu hayata 1-0 önde
başlatan isimler bunlar.
Altı yıldır hiç aldatmadım onu.
Aslında yalan olmasın bir 5-6 gün boyunca başka
kadınlarla beraber oldum. Düğününün olduğu gece ve balayı süresince ben de
başka kadınlarla beraber oldum. Zira evde oturup mandalina yemeye devam etsem
aklıma nazlı yarin aşk dolu dakikaları gelirdi. Gerdek gecesinin ve balayı
döneminin toplum tarafından kabullenilişi sekse denk geliyor biliyorsunuz. Bu
yüzden canım fazlaca yanar diye ben de bu şekilde olan bitenden fikriyatımı
uzak tutmaya çalıştım.
Yanlış yapmışım. Da yaptım işte, zaman geri
sarılmıyor.
Evliliğini bitirişinin üzerinden dört ay gibi bir
süre geçmişti. Hala sinsi gibi, kurnaz gibi takiplerimi sürdürüyor; hayatından,
gönlünün odaklandığı noktalarından bilgiler almaya edinmeye çalışıyordum. Bu
dört ay içinde hiç bir yaprağın kımıldamamış olması sonunda beni bile
cesaretlendirdi. Yine de son bir kez, emin olabilmek adına oturduğu mahalleye
gittim. Sokakta it gibi pısıp beklemeye başladım. Akşam olmuş ama aradığım kişi
henüz mahalleye gelmemişti. 'Denyoluk mu yapıyorum acaba, girdiği çıktığı saati
öğrenip öyle mi gelsem?' düşüncesi mantıklı gelmeye başlamıştı ki hedef sokağın
köşesinde belirdi. 'Şşşt çocuuk!' diye bağırdım. 'Bana mı dedin birader?' diye
sertçe cevapladı olmayan sorumu. 'Gel bi gel.' diye bozuntuya vermeden yuvamı
yapmaya davet ettim onu. Her adımda siniri arta arta geldi, tam beni
yumruklarının menziline aldığı sırada 'Demirbey?' diye şaşırdı. 'Nasılsın
küçük? Nereden tanıdın Demirbey abini?' diye sordum. 'Ya abi ne küçüğü, duyan
da 5-6 yaşında bir çocukla konuşuyorsun sanacak. Bıyığından tanıdım nereden
tanıyacağım. Ne arıyorsun burada?' dedi.
(DB-Demirbey, MK-Müjgan'ın kardeşi) DB- Ya oğlum böyle eski zamanlar havası yakalamaya
çalışıyorum. Hani 70'ler 80'ler gibi. Şimdi sen Müjgan'ın küçük erkek
kardeşisin. 5-6 yaşlarında. Ben çok büyüğüm senden. Tamam? Bozma devam et hadi.
Eee nasılsın , ablan nasıl? MK- Ablam iyi işte, onun yanına gidiyordum ben de.
Gelsen ya sende? DB- Olmaz. Yeni dul kadın. Gören eden hoş
karşılamaz. MK- Ablamın boşandığını nereden biliyorsun? DB- Sen daha küçücüksün çocuk. Bilirim ben.
Seviyor muydun enişteni? MK- İtin tekiydi. Ablamın bok yemesi işte. Hala
arıyor soruyor uğursuz. DB- Yapılır öyle hatalar. Ama ablaya kızılmaz.
Hadi git sen ablanın yanına. Beni gördüğünü de söyleme.
----------------------------------------
Kardeşiyle görüşmemin ardından beklenen günün geldiğini
muştulama maksatlı eski ekibe haber saldım. Sevindiler sonunda kabuğumdan
dışarı çıkmama. Yalnız, fikirlerine çokça saygı duyduğum Oktay, durumun tam bir
Türk filmi olması, 80’ler kokan bir durum haline gelmesi için kızcağızın kardeşini
dövmemiz gerektiğini söyledi. Kardeşi bizden çok küçük müçük diyemedim; zira çabuk
gaza gelen bir yapım olduğundan, Oktay “Kundaktaki çocuğu döveliiim” diye
bağırsa mahalledeki lambriciye çivili sopa yaptırır, sorgulamadan yola
koyulurdum. Emin, Çakıl ve Semih’e
ikinci defa telefon açtım. Bu sefer kendilerini hazırlamalarını, yakın zaman
içinde bizden çok küçük de olsa bir çocuğu döveceğimizi söyledim. Çok küçük
olması heveslerini kaçırır diye boyunun 2,14 kilosunun da 143 olduğunu
uydurdum. Ayık kafayla olay çıkarılmaz diye düşünen Semih, döğüş öncesi alkol sponsoru olmayı önerdi ve ekledi ‘Bir yerden
bir para gelecek de bir iki gün içinde. Ezelim onu da(Dahi anlamındaki -da
değil, laz ‘da’sı)!’ dedi. Emin de sağolsun inşaat şirketinden boru
getireceğini, boruların birinci sınıf malzeme olduğunu, atacağımız dayağın
şiirselleşmesine katkısının fazlaca olacağını belirtti. Bir ara cozutup ‘Beton
getireyim, ayaklarını beton külçeleyip denize atalım mı ölsün?’ dedi, nedense
bu defa gaza gelmedim. ‘İyi düşünmüşsün de malzemeyi hunharca kullanma Emin’im
batarsın. Sopaları da çocuğu dövdükten sonra sana geri vereceğiz zaten.’ diyerek
hem teklifini kibarca reddettim, hem de tasarrufla ilgili akıl verdim ve Emin’in
ilerde olası bir trilyonerliği durumunda borç istemeye yüzüm oldu.
Blog’um hakkında zaten cinsel içeriklidir uyarısı yapılıyor,
bir de şiddet uyarısı almak istemiyorum o nedenle fazla detaya girmeyeceğim bu yazıda ama içimizdeki en ufak tefek adam olan Çakıl’ın bile teke tekte
yiyebileceği 'kek'likteki çocukcağıza biz beş kişi abandık. Baktık çok rahatça dövebiliyoruz
demir sopaları kullanmadık. Dayak sonrasında o sopaları şakalaşmada kullandık. Yürürken
önde yürüyenin götüne mötüne dokundurduk, arabayı kullananın kulağına sokmaya
çalıştık, ben bir ara Star Wars Kid gibisinden lightsaber şovu yaptım, Oktay
güldü.
Oktay’ın aklına uymuş canım Sadri Alışık filmini Aile Şerefi’ne
döndürmüştüm. Oktay filmdeki Oktay’ın babası rolüne geçmiş, ben Oktay olmuştum.
Ne istiyorduk Şevket Altuğ’dan, Mahmut Hekimoğlu’ndan, Mahmut Cevher’den,
Cengiz Nezir’den…
Yuva örseleyen piç
Ben baya bir pişmanlık duymuştum ufak Müjgan’ın kardeşine
yaptıklarımızdan ötürü. Bir hafta falan çocuğun yarası beresi şişi insin diye, ailesi
full konsantrasyon ilgilensin minnakla diye ilişmedim yarime. Bir haftanın sonunda
artık gitmeye hazırdım. Gitmeden Semih’i aradım. Sponsorluğunu istediğimi; benim
cesaret hapıymış, alkolmüş, çamaşır suyuymuş kafamı güzel yapacak, sakinleşmemi sağlayacak ne varsa almama yardım etmesine
ihtiyacım olduğunu belirttim. Semih’in gönlü boldur, sağolsun yardım edeceğini söyledi. Ama
parayı çoktan ezdiğini, paranın yalnızca çok az bir meblağının kaldığını, bu meblağ ile sarhoş
olabilmenin çok zor olduğunu söyledi. Fakat risk alırsak kafamızı bu parayla da güzel
yapabileceğimizi de ekledi. Risk aldık. Kolonya molonya içtik, ispirto da içek
mi diye sordu. Denedik, rengi çokzel diye insan yadırgamıyor tadını. Çok
makyajla güzel olabilmiş kadının boyasının altındaki çirkinliğin, fazla
önemsenmediği gibi önemsemedik ispirtonun yarrrrak gibi tadını. İştik. Ve ben
yola çıktım.
Kapının önüne geldiğimde kafamın güzelliği sayesinde çok
rahattım. Zili çaldım. Für Elise’ydi. ‘Alles für Müjgan’ dedim, her şey Müjgan
için dediğimi zannederek. Biz evlenince Cendere’yi koydurcam bu zile dedim. Ne
diyorsam bağırarak diyordum. Sonra da tükürüğümü toplayamaya toplayamaya
gülüyordum. Bunun müsebbibi olarak gördüğüm ‘ispirto’yu icad edenin annesine
küfrettim. Yine bağırarak... Tamam bu densizlikleri ispirto yaptırıyordu belki
ama tükürüğümün ağzımdan sürekli akması ağzımın çok büyük olması ve benim bu
büyük ağzın tamamına hükmedemememle alakalıydı. Bir de ağzıma küfrettim.
Korkar gözlerle Müjgan açtı kapıyı. Önümü ilikledim, başımla
adeta bir beyefendi gibi selamladım onu. ‘Tanıdın mııııa?’ diye kız gibi, şirin gibi
gülerek sordum. Tanımış. Bıyıklarımdan.. ‘Ulan bıyıklarımı kessem sırtıma
magnet yapıştıracaksınız ha! Buzdolabından farkımız yok şu bıyık da olmasa di mi
Müjgan?’. Müjgan haklı olarak korkarak bakıyordu. Durumu izah etmeye çalışayım
istedim. Halı saha maçından geldiğimi, Powerade şişeme şaka olsun diye ispirto
koyduklarını, kusura bakmamasını, bütün bu denyoluklarımın sorumlusunun bana o
şakayı yapan arkadaş olduğunu anlattım. Yedi.
Onca konuştuktan sonra konuya gireyim dedim. Altı yıldır
girmeyi beklediğim konuya.. İçeri davet etti. Rahatsız etmeyeyim diye kibar
gibi sordum.
-Yok ne rahatsızlığı, Harun var sadece.
Hani bazı filmlerde sesi tamamen keserler ya sağırlık efektti
yaratmak adına. Görüntü bir flu, bir net.; odaklanmaya çalışır.. Hah öyle işte.
‘Hep Harun var..’ diyebildim sadece. Arkamı dönüp
merdivenleri kullanarak aşağı indim. Ben son sözümü söylerken ve arkamı dönüp
giderken o bir şeyler dedi, ben anlamadım. Duymadım hiç ne dediğini.
Dünyada her zaman inanılacak sağlam şeyler bulunur.Hiç bir şeye olan inancım kalmasa bu cümleye
inancım sürecek, ölene kadar idare edecekti beni.
Akraba Facebook'u sitemkar özdeyiş örneği.
Bu Medusa kokan Harun Darbesi’nin ardından ben ispirtoya
fena alıştım. İçip içip Facebook’ta akrabayı, eşi dostu darlamaya başlıyordum.
Kah iktidar partisinin yaptırımlarını sivri ve mizahi bir dille eleştiriyor, kah gülen çocuk fotoğrafları altında özlü sözler paylaşıyor, kah sikko sikko üç rengi bir araya getirme oyunlarında namerde el açıyor-yardım dileniyordum. Başlarda arkadaş çevresi çok gülüyor, akrabalar ise paylaştığım şeyleri like’a
boğuyorlardı. Arkadaşların like'ları-gazı gün geçtikçe söndü fakat akrabalar siyasi şeyler konusunda hala ilk günkü kadar beğeni sahibiydiler. Tak! Koy asker fotoğrafını. Like Like Like! Tak! Paylaş bir Yılmaz Özdil Yazısı. Abbaaaav Like Like Like. Akrabalardan aldığım gazla
ben paylaştıkça paylaştım.
Ben Müjgan'ı hep gizli sevdim.‘Müjgan’ı seven bir milyon kişi bulabilirim.’ grubunu kurdum.İlk seven, beğenen ben oldum. Sonra kapadım grubu beğenilere. Kimseye sevdirtmedim. Kendi minik çapımda..
(Edit: Yazının iki soundtrack'i var. İlki yazıyı düşünme aşamasında kafamda çalan, ikincisi de çogzel bir tavsiye. Yerinde de bir tavsiye Naile hanımdan. Buyurun..)
(Kusura bakmayın bu sırf Müjde Ar fotoğraflı bir video olmuş, açık saçık fotoğraflar yakalanmaya çalışılmış. Ama daha güzel bir kayıdını bulamadım)
'Feda' dedi Demirbey de ve çok cüzi bi meblağa İstanbul'a geldi kurulu düzenini bırakıp. Önceleri şehre ve gece hayatına hızlı bir giriş yaptı. Sonra bıyıklarının, üzerine kondurmuş olduğu olgunlukla bir düşündü. Bu hızla giderse şehirde tutunamayacağını, hem hayallerini süsleyen şeylerin bu hızlı hayatın ucunda beklemediğini fark etti.
Yaptığın yemeği tek başına yemek kadar çirkin birşey çok azdır sanırım. Tekil hayatlar devrim yapabiliyor ama sıkılıyor yemek yerken.
Tırnaklarımı yememek var. Yaptığım. Olacak. Ellerim baya güzel.
Hastalıklar var. Hep aynı sahneyi koyan gözünün perdesine her gözünü kapatışta. Bir insanın kala kala tek hayali kalmış olabilir mi elinde olup da gerçekleştirememiş olduğu. Mesela: İki berjer...
İki berjerden birinde oturacak, kahve içip sesli sesli kitap okuyacak veyahut benim okuduğum kitabı dinleyecek biri çıkmıyor öyle yerlerden. Cast çekimi yaptım, denedim. Yok. Sonra başka oyuncular buluyorsun. Onlar da başka dizilerde başrolü kapmış. Akasya Durağı'ndan beter dizinin oyuncusu olup halinden memnun olan var. Benim berjerli dizime yan gözle bile bakmıyor, o kadar mutlu sefaletinden. Şive yaparak gülüp güldürüyor. E haliye Pepeé Pepeé çok üzülüyor.
Neyse.. Öyle bir oyuncu var. Bir gün ya ben onu bulacağım ya o gelip berjeriniz dikkatimi çekti, ben oynayabilir miyim diyecek.
Zerre kadar ışıltı görmüyorsun ama inanıyorsun işte. Tanrı'ya inanmak gibi. İnanmak istiyorsun. Birşeye...
Görmesem de inandığım, bildiğim, nadiren de olsa şüpheye düşüp sonra duyduğum şüphe yüzünden kendimden utandığım birşey daha vardı. Yarın yahut öbür gün göremeyeceğim bir yere yazdıracağım onu da.
Saçlarımı taradım. Kırmızı çoraplarımı giydim. Üç zarımı, bir bilyemi pantolonumun bozuk para cebine koydum. Bıyıklarımın ortasını tıraşladım. Heyecandan uyuyamadığım, erken kalktığım için planlamadığım bir boşluğum olmuştu. Sigara yaktım kahvaltıyı bekleyemeden. Güzel bir gün olması için üzerime düşeni çok çok önceden beri yapıyordum. İşin şans boyutundan sınıfta kalmamak için uğurlarla, batıllarla süsledim emeklerimi.
'Gelmedi mi?' diye soruluyordu son birkaç gündür. O gün hiç sorulmasına fırsat tanımadım. Öyle içim içime sığmıyorduki kimi görsem 'Bugün geliyor.' diyordum. Bir Allah'ın kulunu özledim lafı çıkmaz ağzımdan; o gün 'Özledim.' diyip geziyordum. Vardı bir bit yeniği işte. Akşam üzeri yapacağımız halı saha maçını, maçtaki taktiğimizi konuşmak üzere kantinde hep oturduğum masaya oturmaya gittik. Alt sınıflardan iki kişi oturmuş rapor yazıyorlardı. 'Kakın gidin la başka masaya' diye kovdum onları. Çelimsiz, sıska vücuduma rağmen sözümü ikiletmediler. Sanırım onlar da benim gibi sıska adamların sinirinden, gazabından korkan, Adrian Brody-Steve Buscemi ikilisinin Rocksteady-Bebop ikilisinin ağzını burnunu dağıtacağına gönülden inanan tiplerdi. Masaya oturup Football Manager'dan öğrendiğimiz taktiksel diziliş yazımını yapmak üzere Termodinamik kitabının arkasından bir sayfa yırttık. Gıda mühendisliğinde erkek sayısı az olduğundan yine tek forvet sahaya çıkıyorduk. Gol atma kısmında ortalama becerisi olan ben, bu konuda takımın uzak ara en beceriklisiydim. O tek forvete 'Demirbey' yazıldı. Takımımızın geri kalan hemen hemen tüm elemanları ciğerleri patlayana kadar koşan defansif orta saha oyuncusu özellikleri taşıyordu. Tek eksikleri ciğerlerin patlama süresinin çok kısa olmasıydı. Takım oluşumumuzun ilk iki senesinde denedik, yenildik. Bir daha denedik yine yenildik. Ve bir daha.. Ve bir daha. Ama son iki üç aydır deneyip daha iyi yenilebiliyorduk. Okulu uzattığımız takdirde yenmeye de başlayacağımızı ilk o günlerde dillendirir olmuştuk (Hepimiz okullarımızı uzattık). Takım kaptanı olmama rağmen o gün maça dair neredeyse hiçbir şey söylemiyordum. Aklım fikrim vuracağım topta değil, süzüle süzüle gelmekte olan, göğsümde yumuşatacağım yardaydı. Hatta bir ara Latif Doğan'dan 'Yar gelecek yar gelecek/ Dünya bana dar gelecek/ Ismarladım Beydağı'ndan / Tane tane kar gelecek' adlı türküyü tıpkı Latif Doğan gibi bağırarak okudum. Sonunda da adeta bir Kuzeyin Oğlu gibi şiir okuyayım istedim, fakat aklıma uyaklı şeyler gelmedi.
Saat 14:00'ı gösterdiğinde maçtan önceki son ders olan Termodinamik'e girmek üzere kantinden çıktık. O sırada telefonum çaldı. Nazlı yar arıyordu, nazlı yarin sesi solgundu. Nedeni çok geçmeden çıktı ortaya. Birkaç dakikalık görüşmenin, belki de daha doğru tabirle susuşmanın ardından 'Bitti..' dedi. Biraz midem bulandu. Ama en nihayetinde sadece 'İyiydik aslında..' diyebildim.
'Bitti!' dedi. Hiçbir şey diyemedim. Hattın kesilmesinden şüphelenmiş olacak ki 'Demirbey?' diye sorarcasına seslendi. Sesim titrediği için kuru kuru 'Hı?' diyebildim. 'Bitti sonunda. İyi misin? Kurtuldun bak bitti! Allah'ıma şükürler olsun.' dedi ve ağlamaya başladı. Bilgisayardan bitip bitmediğini bir de kendi gözümle kontrol ettim. Haklıydı, sonunda bitmişti. Elleri titreyen kızları çok severim. O gün benim ellerim zangır zangır titredi. Merdivenleri üçer beşer inip alelacele bir sigara yaktım. Sigara kendime gelmemi, toparlanmamı sağladı. Artık iyiden iyiye oyuna, oyuncağa dönmüş olan Gıda mühendisliğini bitirmiştim. Araf olarak adlandırdığım eğitim hayatımın bitmesi için, bu araf dönemi bitmeden, sonlara doğru da olsa (30. kanto 73. satır) Beatrice'in gelmesi gerekiyordu. Ve hemen hemen o bölümlere denk bir zamanda, bana ait olmasa da gelmişti. Geldikten kısa bir süre sonra da araftan cennete geçişi yaptım.
Kısa bir zaman aralığı içinde hiç bitmeyeceğini sandığım, hiç bitmeyecekmiş gibi sürüp giden şeyler bitti. İmkansız diye birşeyin olmadığını unutmak üzereyken bu mezuniyet iyi geldi.
'Biliyor musun? Ben penguenler sınıfına yükseldim.' dedi. 'Aferin, en iyisini yapmışsın.' diyip geçiştirdim. Bıyıklarımla oynayıp uçlarını burmaya, kedi okşar gibi saçlarımı okşamaya başladı. 'Samet de baykuşlar sınıfına geçmiş.' dedi. Devlet okulu mu Hogwarts mı bu amına kodumunun kreşi diye düşündüm. Samet grifindora, Defne sliterine geçmişmiş de. Samet seçilmiş çocukmuş da. Adı 'Minik Yıldızlar', mottosu 'Her çocuk bir yıldızdır!' olduğu için benim gibi sığ, yaptığı işi keyifsizce, özensizce salt çorba maksatlı yapan kişiler tarafından yönetildiğini düşündüğüm ve bu yüzden sempati duyduğum bir kreşten baykuşlar sınıfı, penguenler sınıfı, avam sınıfı vs diye neşeli isimler beklemiyordum. '4 Yaşındakiler' veya 'Beş buççuk yaşındayım beeeeeen diyenler' sınıfları benim kreşimde düşüneceğim isimler olurdu. Her çocuğun yıldız olduğuyla ilgili mottoyu ise sırf ana babası bayramda, arkadaş toplanmalarında çocuklarının gerizekalı hareketlerine binaen 'Bizim çocuk çok akıllı.' , 'Bizim çocuk yaramaz değil, gerizekalı da değil hiperaktif hiperaktif' diyebilmesine kılıf olsun diye koyulduğunu düşündüğüm için destekliyordum. Kalkıp "Hiçbirinizin çocuğu gerizekalı, idiot yahut da yaramaz değil. Yaptıkları tüm o sersem hareketler Minik Yıldızlar kreşinde sadece HİPERAKTİF'liğe yorulacak. Çocuğunuz mal değil HİPERAKTİF!" diye içim dışım bir bi mottoyu da kullanabilirdim orası ayrı. Sorana yıldız amına koyim. 5 Yaşındaki bir dimağ ne kadar yıldız olabilirse, sanki bana Kasparov'u yeniyor da yıldız, sanki bana Küçük İbo. Neyse...
Sanki bana ikinci öğretim, sanki bana akşam okulu. Parlayan yıldızlarmış, hadi oradan!
Penguenler sınıfına geçişini düğün dernekle kutlamak istiyordu küçük Defne. Top verdim ve sağa sola fırlatıp arkasından koşmasını öğütledim. Bana da bulaşmamasını... Fakat Defne ona sunduğum eğlenceden ayrı olarak çikolata yemek ve de pıley sıteyşında oyun oynamak istiyordu. Son kullanım tarihinin geçmesine az kalmış bi çikolatayı dayadım ben buna. Afiyetle yedi. Pıley sıteyşın isteğinden de hemen soğusun diye basketbol oyunu açıp, God Mode'daki oyunu tutuşturdum eline. Koca konsolda zaptetmesi gereken en az 11-12 tuş vardı, o ise sadece X in tepesinde geziniyor, adeta basketbolun Barcelona'sı gibi rakibini pas manyağı yapıyordu. Bir de kareyi veya shot stick'i öğretsem iki tuşla maçın içinde kalmayı başarabilirdi belki. Bilemiyorum...
Kısa süre sonunda oyundan sıkılan Defne yine yeni yeniden bana sarmaya başladı. Sırtımı okşuyor, beni çok sevdiğini dile getiriyordu. Ters bir tepki vermem dahilinde lezbiyen olur, anası babası bana kinlenir diye ben Defne'yi çok anlayışlı karşıladım (Bkz. Freud'un çocuk psikolojisi). Yine de pedofili olarak nitelendirilmeme maksatlı araya bir sınır çizgisi de koydum. 'Çok güzelsin.' dedi bana küçük Defne. Erkeğin güzel olanına yakışıklı dendiğini açıklamaya çalıştım. 'At güzeldir, yediğin yemek güzeldir, yazdığın yazı, baktığın bulut, kız kişisi, o kızın kulağı, seviyorsan mesela o kızı ayağındaki bacağındaki kusurlar mesela güzeldir ama erkek güzel değil yakışıklıdır.' diye ders verdim. Duramayıp İngilizce'de flowers, breads, fishes gibi şeyler olmadığını, bu noun'ların sayılamayan şeyler olarak nitelendirildiğinden 10 tane de olsa flower, bread, fish olarak yazılıp okunduğunu ama ekmeği nasıl olup da sayamadıklarına bir türlü aklımın ermediğini anlattım. Sonra konuşmanın dizginlerini Defne'nin elinden tümüyle alıp, hazır yıllar yıllar sonra beni seven, benden hoşlanan bir dişi kişi bulmuşum diyerek bende sevilecek ne var, siz kızlar nelere bakarsınız vb sorularla çevirdim sohbetin yönünü. Bir erkeği; abi olarak sevmek, kardeş olarak sevmek, kankili olarak sevmek gibi pis, adamın kafasını düşüren şeyleri hissedip hissetmediğini, bunların neden sadece kızlarda olduğunu; bunu aşma, yenme durumunun mümkün olup olmadığını, zira sevdiğim kızın beni sevmesinin halay çektirici etkisinin, beni 'Arkadaş olarak sevmesi' ile yok olup gitmesinden korktuğumu, 'Şimdi o kız kesin beni seviyor baya, ama ya çoğiyi arkadaş olarak seviyorsa napıcaz muhtar?' diyerek anlattım.
- Allah'ını seven üzerime Keremcem atsın!
Defne'nin verdiği cevaplar yaşına uygun, fakat benim ilgi alanım yaştaki hanımefendilere yorulamayacak cevaplardı. En son 'Albüm yapsam alır mısın?' dedim. Alırım dedi tereddüt etmeden. Tereddütün ne olduğunu bilmiyordu, bilse de edecek gibi durmuyordu zaten, zira çok seviyordu beni. Fotoğrafımı verdim Defne'ye kreşteki kız arkadaşlarına göstermesi için. Arkadaşlarına 'Bu abi albüm yapsa alır mısınız?' diye sormasını tembihledim. Olumlu tepkiler gelmesi dahilinde Keremcem'e rakip olmayı kafama koymuştum. Maymun iştahım beni bundan da vazgeçirene kadar...
Edit:
Yazının soundtrack'i de yazıya paralel, Gorillaz'dan olsun: Kids with Guns!