25.08.2013

Temaşa

- Demirbey kitabınız?
+ Bitti.
- Düzeltmeleri peki?
+ Bir tek onlar kaldı.
- E o zaman kitabınız?
+ Bitmedi..
- Size verdiğimiz sürenin ucu artık o kadar açıldı ki, üzülerek söylüyorum ama sözleşmemizi iptal etmek zorundayız. Lütfen kendinize başka bir yayınevi bulun.
+ Son bir hafta?
- Ama burada soruları biz sorduk hep.
+ Buyurun o zaman.
- Son bir hafta süre?
+ Memnuniyetle..



Ne kadar zaman geçmişti kitabı yayınevine teslim edişimin üzerinden? Sanırım 7 ay. Düzeltmelerle ilgili aksiyona başlayışımın üzerinden geçen süre? 6 ay. E adamlar da haklılar dedim. Eve yürüyerek gideyim de hem dizime iyi gelsin, hem spor yapmış olayım, hem yoldan geçen bilimum güzel kızla karşılaşayım, hem de düzeltmeler için düşüneyim dedim.

O yol boyunca, akşam oynayacağım Premier League karşılaşması olan Arsenal deplasmanından başka birşey düşünmedim. Yürümek dizimi ağrıttı, spor yapacağımı düşünürken üç sigara içtim. Kızlara baktım. İstanbul'un taşı toprağı altın. Kızlara baktım.

Anahtarımı kilitin içinde ilk döndürüşümde kapı açıldı. Belleğim beni yanıltmıyorsa sabah evimi, bu kapıyı 2 defa kilitleyerek terk etmiştim. Olası bir hırsız saldırısında kaçmayı ilk seçenek olarak kabul ettim ve ayakkabılarımı çıkarmadan salona doğru kafamı uzattım. 'Sen mi geldin? Gel hoşgeldin.' dedi berjerde oturmakta olan beyaz tenli bir kadın. Çıkaramadım ama hoşgeldinine hoşbulduku esirgemedim. Gözüme kestirdiğim kadarıyla teke tekte ağzını burnunu kırabileceğimi düşünerek ayakkabılarımı gönül rahatlığıyla çıkardım. Yanındaki berjere oturdum. Tam ben ona kim olduğunu soracakken 'Ne dedi yayınevi?' diye söze girdi. Son bir hafta ek süre verdiklerini, çok zor durumda olduğumu sanki karşımdaki bir yabancı değilmiş gibi anlattım. Tanımadığım insanlarla göz teması kurmayı sevmediğimden, bu anlatımlar sırasında evimin içinde değişen bölgelere göz gezdirdim. Anlaşılan hafızamla ilgili ufak bir sıkıntı yaşıyordum. Zira oturmakta olduğum berjerin hemen yanındaki zigon sehpa üzerindeki fotoğrafa bakılırsa, şu anda derdimi anlatmakta olduğum yabancı benim karımdı. Düğün fotoğrafına ek olarak hemen yemek masasının arkasında duran gümüşlüğün içinde bir genç kıza ve bir ergen erkeğe ait çokça fotoğraf da gümüş çerçeveler içinde sergilenmekteydi. Bunlar da benim spermlerimin vücut bulmuş halleri olsa gerekti. Çocuklardan kız olan ziyadesiyle güzel olduğu için kesin benim çocuğum değil diye kıllandım fakat sonra yan berjerdeki kadının ortalama üstü güzelliğini de hesaba katarak bu kızın benim kızım olabileceğine kanaat getirdim. Göz temasını nadiren kurduğum, nadiren ondan tarafa baktığım kadını çaktırmamaya çalışarak incelemeye koyuldum. Oldukça alımlı bir kadındı. Ama kendisiyle nasıl tanıştığım, nasıl bu çocukları yaptığım, huyu, suyuyla ilgili en ufak bir hatıraya sahip değildim. Salonun kapısından ayakkabılığım kadrajıma girebiliyordu. Elf gözlerimi oraya doğru çevirdim. Kan döküldüğü falan yoktu ama şafak kırmızı söküyordu. Kırmızı bir Superga ve yine kırmızı bir kısa Converse'e takıldı gözüm. Bu iki unsur sayesinde artık emindim: Bu kadın benim eşimdi.

Beyaz ten-Kırmızı ayakkabı. Üst tarafı görmesem de olur

Uzun uzun ve çaktırmadığımı sanarak fırlatmış olduğum can alıcı bakışlar kadıncağız tarafından farkedilmiş olacak ki 'Ne yabancıya bakar gibi sinsi sinsi bakıyorsun yahu!' diye kikirdeyerek laf attı. Adıyla hitap etmem gerektiği anda ne diyeceğimi bilmek adına en kestirme yol düğün davetiyemiz diye düşündüm. Düğün davetiyemize aklımın takıldığını belirtip, bi zahmet getirip getiremeyeceğini sordum. Sağolsun getirdi Müjgan.

Müjgan?

Elim ayağım boşaldı. Yüzüne bir daha baktım. Yo bu o Müjgan değildi. Sesteş kelime. Ağızdan çıkışı aynı, anlamı farklı. Ama aklım eski anlamlara kaydı. En kötü, en belden aşağı anlamlarına rağmen yüzü güzel ve önceki Müjgan'ın aksine kendisinin gözleri tıpkı Esen Püsküllü gibi dört defa lacivertti. Ah Müjgan Ah dedim içimi derin derin çekerek. O beni davetiyeye bakıp eski güzel günlere gittim, zamanın nasıl geçip gittiğine şaştım zannetti. Ben Müjgan'ın kapısının önünden geçip içerde ışık var mı diye baktım halbuki. Işık yoktu zaten.


Oğlan nerde bizim diye sordum, Elazığ deplasmanında dedi. Açıklamasını istedim. Neyi açıklayacağını, bizim oğlanın liseye geçtiği günden beri Beşiktaş'ın iç saha-deplasman ayırmadan her maçına gittiğini söyledi. O, oğlanın serseri olmasından duyduğu endişe hakkında konuşadursun  benim koltuklarım kabardı. Kızı sordum. Bilmiyormuş gibi yapma dedi, ergenliğe girdiği günden bu yana daha önce Emin ve Oktay'ın kızlarına da ev sahipliği yapan Kız Kulesi'ne kızı kapattığımı anlattı. Üniversite yıllarımızda kafamız ne zaman güzel olsa söz ilerde olması muhtemel kızlarımızdan açılırdı. Biz de çevredeki kızlardan pay biçerek, kızlarımızın üzerine gökten yağarsa amenna ama sağdan soldan küskü gelmesin maksadıyla Kız Kulesi'ni kiralayıp kendilerine uygun gördüğümüz birer eş çıkana dek bu kulede kalmalarını sağlayacağımızı konuşurduk. Şaka kaka olmuş, şaka gerçek olmuş. Emin'le Oktay'ın kızları noldu diye sordum. Evlenmişler. Oktay ve Emin makul bir damat adayı getirdikleri gün kızlarını kuleden çıkarıp kuaföre götürmüşler. Gelin başına.

Yedi sehef girseydiniz bir de!


'İki çocuğun hali de benim gençlik yıllarında espriyle karışık anlattığım hayallerimdi.' dedim. 'Olmaz olsun öyle hayal. İki evladımın da yüzünü zar zor görüyorum sayende.' diye sitemde bulundu. Sen bu çocuklara 'Evlatlarım' demeye başladığına göre bizim yaş elliyi vurdu geçti değil mi dedim, bembeyaz elini tutarak. Kapadığı her dakika için hanesine 'Eşini bir güzellikten mahrum etmek' adı altında günah yazılması gereken güzel gözlerini evet manasında kırpıştırdı. 'Suçlama hayallerimi...' dedim '... Daha neler çıktı ağzımdan. Geç hepsini. Kitabım hani? Hadi sen en sevdiğim şarkılardan seç çal da bitsin gayrı bu kitap.' diye cümlemi bitirip eskiden çalışma masamın bulunduğu yatak odama gittim. Masam aynı yerinde duruyordu. Sandalyeye oturup kağıdı açtım masanın üzerine. Biraz gerindim. Ne dinlemeyi sevdiğimi nasıl da biliyordu bu Müjgan. Tıngırdamaya başlamıştı ev. Arkama baktım, yatağıma. Ben yatıyordum duvar dibinde. Kalktım sandalyeden yerime yattım. Uyandığımda yirmi yedi yaşındaydım. Evim, işim ve düzeltilmeyi bekleyen bir hikaye kitabım vardı.


Edit: Soundtrack John Reyiz'den olsun...


Star Wars Episode VII hazır. Görüşmek üzere..

29.07.2013

Comma Ve Dot

Kısa zamanda o kadar çok şey değişti ki. Önce Gezi olayları, sonra başımı kaşıyacak zaman bırakmayan iş seyahatleri, sonra da birkaç yazı öncesinde de paylaştığım üzere inip kalktığı için şükürler ettiğim göğüs kafesinin sahibi anneannemin ölümü. "Bir tek Demirbey eksik." diyerek. Anneannemin dilinden ismimin dökülüşünü içeren son cümle buydu ve çok acıydı. Alzheimer hastalığının son safhalarına dek adını karıştırmadığı, tanıma sıkıntısı çekmediği tek kişiydim, bu da onun ağzından adımı duymayı daha anlamlı kılıyordu. Canım acıdı çok ama öyle ağlamadım. Bir tek Emin bana sarılırken gözlerinin dolduğunu gördüm, orada bir sesim titredi o kadar.

Büyüdüm. Emin de büyüdü. Ses tellerimiz kalınlaşmaya başlamadan tanıştığım Emin benim gözümün önünde büyüdü, saçlarını döktü, inşaat mühendisi oldu. Ben Emin'in gözünün önünde büyüdüm, bıyık bıraktım, her birden bin etkilendim..
Merhaba Casey Affleck. Ben başlayamıyorum bile..
Telefonumun çalmayacağı bir haftasonuna daha uyanmıştım. Muhtemelen herhangi biriyle "Bir Camel White!" dışında bir diyaloga girmeyeceğim bir haftasonu.. Uyanış şeklim ise ne saat alarmı, ne gün ışığı, ne de sokaktan geçen bir seyyarın sesi değildi. Kapım çalıyordu ve zille yetinmeyen kimse kapıya da sert yumruk darbeleri indiriyordu.

Kapıyı açtığımda yeni alt komşumla yüz yüz geldim. Ben onun yeni alt komşusuydum desem daha doğru olur aslında. Internetim yok dedi. Mikrodalga fırınım yok dedim. Bana ne lan, dğn akşamdan beri dsl sinyali alamıyorum dedi. Ben onun eksikliklerini dinleyecektim anlaşılan. Bencilce, sadece kendi hayatındaki noksanlıkları anlatmaya gelmiş, benim eksiğim gediğimle zerre vakit harcamayacaktı anlaşılan. Kendi internet bağlantımı onartmak için çağırdığım elektrikçi alt komşumun internet bağlantısını zedelemişmiş, alt komşumun dedesi bu apartmanın sahibiymiş, ben de ondan izinsiz apartmana çivi çakamazmışım.

Tartışmayı beceremem. Alt yapı konusunda kendimden şüphem yok fakat ne zaman iş tartışma boyutuna gelse ağzımdan ana, avrat, bacı gibi, toplumca kutsal olarak benimsenmiş şeylere armağan ettiğim sinkaflı kelimeler dökülüyor. Yerden göğe dek haklı olduğum durumlarda dahi karşımdakinin "Ama anama küfretti" cümlesiyle tüm elde ettiğim haklardan feragat etmiş sayılıyorum.

Ben sustum. Dinledim. Eski kız arkadaşlarımın her biriyle olan münasebetimdeki gibi sustum dinledim. O anlattı, bağırdı. Haklı olduğumu bile bile o daha da sinirlenmesin, içini tamamen boşaltık rahatlayabilsin diye sesimi çıkarmadım. Eski kız arkadaşlarımın her biriyle olan münasebetimdeki gibi..

Sonra bir cümle takıldı kulağıma. Internetinin gitmesine kızgın olma sebebi çocuklarının bilgisayar başından kalkıp buna yani babalarına sarmalarıymış. İki oğlunun ağızlarından salyalar saçarak ekrana bakmalarını ve kendine hiç bulaşmamalarını isteyen bir baba doğadaki birçok hayvanın yaptığı babalıktan kat kat az babalık yapıyor ama ona sorsan öyle bir çalıştı ki geceli gündüzlü, sırf çocukları mutlu olsun diye en iyi bilgisayarı, en iyi interneti aldı çocuklarına. Yaptığı şey süper babalık.

Bu tıynetteki adamın baba olmasına, olabilmesine çok içerledim.
O çocukların kendisine bulaşmalarını istemeyen adama baba demelerine daha çok içerledim.
Ama en çok gün geçtikçe babalık yolundan çok uzaklara doğru ayaklarımı sürüye sürüye gidişime içerledim.

Daldığım düşüncelerden kendime geldiğimde susmuş nefretle bana bakıyordu.
Bitti mi dedim?
Bitti dedi.
Sinirlenmesin diye peki dedim.

Eski kız arkadaşlarımın her biriyle olan münasebetimdeki gibi..

Edit: Üretken bir dönem. Sıkıcı bir yazı. İyi geceler dilerim. Yazıya paralel hissiyatlı şu şarkılar ile:







30.06.2013

Önsöz

"Neden yazamıyordum'a dair bir yazı yazmak elindeki hikaye cephanesi bitmiş karikatürist ya da sitcom yazarına özgü birşey olarak kalmalıydı. Kağıdın başına oturduğumda tek fikrim O'ydu. O'na halaylar çektireyim, evden gelin çıkarma esnasında çeyiz sandığına oturtup para isteteyim, kendimle ortak edip Adıyamanlı Çiğ Köfteci'nin Beşiktaş-Köyiçi franchising'ini aldırayım ve daha nice komik hallere sokayım istedim. Maksat elimin emeği gözümün nuru olan bu blog işlesin ve ataların sözlerini doğru çıkarırcasına ışıldasındı.

Ben kalemi kağıt üzerinde gezdirdim. Bekledim ki yarin adı gezinsin boş sayfanın paragrafının bir başında bir sonunda.
Ben kalemi kağıt üzerinde gezdirdim. 'FMS Katı Faz Ekstraksiyon Sistemi' peydah oldu kağıtta. 'İklimlendirme Kabini' peydah oldu kağıtta. 'HPLC' peydah oldu kağıtta.

Ben fazla çalışmaktan diyeceğimi unutur oldum. Mutsuzluktan uyudum.."

13.06.2013

Necati Şaşmaz'ın Gençliğe Hitabesi

Dün gece Polat Alemdar bana, mizah yazıları yazmak için boşuna uğraştığımı gösterdi. Gerçekten çok komik aşağıda hemen hemen tam metnini üşenmeyip yazdığım açıklama. Bir o kadar da garip. Taksim Delisi Cenk'in bile çok daha güzel cümleler kurduğunu, ayyaş diyip güldüğümüz Kenan Komtan'ın o uçmuş kafasıyla bile nasıl daha anlamlı, daha birbiriyle bütün oluşturan şeyleri bize söylediğini görmüş olduk. Bu adamın iki dudağı arasından çıkacak birbirleriyle ilgisiz kelimelerin oluşturduğu cümlelerin kaale alındığı bir dönemdeyiz. Polat Alemdar'a yazık. Onu bilir kişi gibi, kitlelerin sözcüsü gibi kaale alana bin defa yazık. Saygılarımla:



'Türkiyemiz bunu haketmiyor' demekten baska bir şey söyleyemiyorum. Sanırım bize nazar değdi. Biz, dinlemeyi sanırım az önce Hasan Bey'i dinlerken yeniden idrak ettim: Dinleyen bir toplum olmamız gerekiyor. Aynı dili kullanan bir toplum olmamız gerekiyor. Tabi ki kuşaklar arasında dil farklılıklari olmakta. Biz teknoloji çağında yaşıyoruz şu anda. Geçmişimizde ben bu kadar kamerayı hatırlamıyorum. Twitterımız var, ne güzel teknolojilerimiz var. İmkanlarımız var. Bunun dolayısıyla bize bilgi aktarımı oldu. Bilgiler geliyor. Ama bilgi kirliliği dezenformasyonlarımız da var. Bizim iletişim eksikliğimiz var. İletişimimizdeki kopukluğu ancak birbirimize tahammülümüzle giderebileceğimizi düşünüyorum. Ben suskunluğumu koruyan, yaklaşık on gün suskunluğumu korudum, olanları izlemek istedim, gözlemlemek istedim, bekledim fevri olmamak için. O günden bugüne çok güzel gelişmeler oldu.

O dönemde benim Gezi Park'ına gittiğime dair haberler yayınlandı. Bunu ben sizler gibi habersizce okudum gazeteden. Ben bunu yapmadım.Dolayısıyla oradaki arkadaşların bana bunu yapması hiç hoşuma gitmedi. Bu bir mahalle baskısı gibi geldi. O baskıdan esiri olmak istemedim. Bu, insanları zoraki taraf olmaya itmemeli bence. Ve şu andaki düştüğümüz durum da bütün dünya gözünde üzücü. Beni Türkiye dışından birçok dostum arkadaşım aradı. Bunlar yabancı olanlar da var içinde. 'Neler oluyor Türkiye'de?' dedim. Onlara cevap vereyim. Türkiye emin, Türk milleti emin ve emin olmaya devam edecek. Bize güveninizi asla azaltmayın. Biz demokratik söylenlerimizi, özgürlük söylemlerimizi keşke görselde de dünyaya verebilsek. Maalesef dünya böyle görmüyor arkadaşlar, keşke öyle görünebilsek.


Elbetteki demokrasi hakkımız. Bu yakınlaşmalar, uzlaşım, bulunan orta dil, bizim akademisyenlere, sosyologlara, bilim adamlarına ihtiyacimiz var ki bize bugünü anlatabilsinler ne olduğunu anlatabilsinler.


Geceden gündüzü değil pardon geceden gündüze değil de, bugünden yarına değil de çok acil değil de ama çabuk çabuk acil değil ama çabuk çabuk yapılması gerekiyor! Çünkü onlar bizim bir tabirle biz gece karanlığındaki kedi gözleri gibi onları izlememiz gerekiyor. Ama o gözler de ancak bizim ışığımızla gözükebilen birşey. O görüklerimiz de fosforlu kedi gözleri.




Fosforlu kedi gözleri bize yol gösterir. Bilim adamları bize yol gösterirlerse biz de ışık, o da benim algım ışık da bizim doğru anlayışımız olsa gerek. İnşallah sağlam bi yere varacağız. O hedefimizi de sosyologlar belirleyecek. Tahammüde bi yük taşıma durumu var. Bi yük taşıyorsunuz. Sizin kendi beğenmediğiniz şeyi kendi çıkarınız için taşımak.

Dua okuyalım inşallah bu üstümüzden gitsin!!
Belediyenin yapacağı kamu oyu yoklaması oy kullanımı olacakmış. Sayın valimiz çok güzel diyalog içinde gezideki arkadaşlar için. Orayı örgütlerden dışarda tutarsak orası bizim. Yeni dünya insanı bu kuşağın insanı ile paylaşmak isterim bu güzelliği.

Bunları nerden biliyorsun diyeceksiniz. Benim kardeşim bi sosyolojik arastırma anlamında ve bu oyuncu, yönetmen, senarist camiasında.



Olmasın bu illegal örgüt bayrakları, her taraf olsun Türk bayrakları ben her gün gelirim.

Allah hepimize yardımcı olsun bu günleri geçelim unutalım. Afedersiniz unutmayalım yarınlara taşıyalım. Allah hepimize yardım etsin ama en çok bana. Kendime de torpil yapayım mehheheh

Edit:

18.05.2013

Episode VII - Part II : Early Remembrances

Terliklerle birinci kattan aşağı atlamamızın akabinde normal olarak hepimiz bir ayak pişmesi yaşadık. Bu nedenle işaret ettiğim yönde, ayak yanmamız geçene dek badik badik var gücümüzle koştuk. Erdem, Survivor'daki kaslılar gibi sportif bir bünyeye sahip olduğundan grubun en önünde seyrediyor, bense hem Erdem'i takip etmeye, hem de arkada kalan Gizem'i kontrol edip onun da bizimle olup olmadığından emin olmaya çalışıyordum. Çok geçmeden Gizem'in narin kız ayacıkları yere atılan çere çöpe, asfaltın keskinliğine dayanamamış olacak ki yere adeta bir Mahsun Kırmızıgül oturuşu yaptı ve 'Ama ayağııımmmm..' diye hüngürdemeler de katarak ağlamaya başladı. Erdem'e 'Uzuun!' nidasıyla seslenip durmasını sağladıktan sonra hızla geri, Gizem'in yanına koştum. Onun türkücü oturuşuna inat maç öncesi takım fotoğrafı çektiren Beşiktaş'ımda kısa boyundan mütevellit aşağıdakiler arasında yeri sabit olan Recep Çetin misali tek dizimi yere koyarak şık bir şekilde yanına eğildim. Gizem mental olarak pes etmişti. Ayağının yara olmamasını vücudunda bir lightsaber deliği açılmasına yeğliyordu. Gözümü koşarak geçtiğimiz yöne doğru döndürende kırmızı lightsaber'ı ve olanca haşmeyiyle Darth Vader'ın seri adımlarla bize doğru yaklaşmakta olduğunu gördüm. Bizi Force menziline aldığı anda ağzımıza sıçabilirdi. Fakat ben, Gizem'i kalkıp kaçmaya devam etmeye ikna edemiyordum. Erdem yanımıza vardığında ikna görüşmelerim tıkanma noktasında idi.

---

Erdem'e 'Alsana kızı sırtına' diye hızımıza hız, gücümüze güç katacak bir öneri sundum. Erdem ise kah sırtımızda taşınarak, kah grubun en arka safında koşarak Gizem'in her halükarda grubu yavaşlatacağını, bu nedenle üzülerek de olsa Gizem'i bırakıp yola devam etmemiz gerektiğini, bunun biyoloji kitaplarında Doğal Seleksiyon olarak lanse edildiğini ve sadece güçlülerin yaşamayı hakettiğini söyledi. Erdem bilime dayanan bir yol çizdiği ve ben de en nihayetinde bir mühendis olduğum için bilimsel önerisine kayıtsız kalamayıp 'Haklısın!' dedim ve Gizem'e elimi uzattım. Helallik istedim. Küfretti. Yakışmıyor ama dedim. Bir daha küfretti. 'Sözünü geri al lan! Sözüm geri de, sözüm geri de lan' bağırışlarım ile taviz vermez yapıda bir sinirlenici olduğumu Gizem'e kanıtladım. Yine de sözünü geri almadı. Erdem de tartışmayı yarıda keserek beni kolumdan tutup kaldırdı ve yeniden koşmaya başladık. Diz çöküp dinlenmek iyi gelmişti, biraz soluklanmama yardımcı olmuştu. Var gücümüzle koşarak Darth Vader'dan, dolayısıyla da Force'un menzilinden uzaklaşmaya başladık.

---

Daha ikinci koşuya başlayışımızın başıydı ki gaipten bir ses duydum:
"Dön ve kızı al!"
Sesin vücudumdaki laktik asit birikiminden kaynaklı olduğunu düşünerek kulağıma çalınanı duymazdan geldim. Fakat hemen birkaç saniye sonrasında bir kez daha aynı ses, aynı cümleyi çınlattı örsümde üzengimde çekicimde:
"Dön ve kızı al!"
Sesle münakaşaya girdim. 'Ya iyi hoş da bırakıp giden O'ydu. Ben dönemem ki, zira ben bi yere gitmedim. Giden O'ydu. Hem hadi diyelim dilin sürçtü, ben gittim aldım kızı. Annem babamı geç arkadaşlarım tefe koyar beni. O iş olmaz..'
"Gizem size lazım. Erdem'le dönün ve kızı alın"
Ses ex yarimi değil, Gizem'i kastediyormuş meğer. Sese Erdem'in bu kararı çok mantıksal bir çerçeve içinde aldığını, ayrıca Erdem'e olası bir itirazım dahilinde zaten adrenalin dolmuş, 196 santime varan uzunlukta kas kütlesi fazlaca olan bünyesiyle beni sakat bırakana dek dövebileceğini anlattım ve bunu yapamayacağımızı söyledim.
"Hani sen bir Sadri Alışık, bir Münir Özkul olmaya çalışıyordun. Münir Özkul gibi açta açıkta bile olsa 'Hanım! Bir tabak daha koy masaya, misafirimiz var.' diyebilen yüce gönüllü bir insanın, Sadri Alışık gibi başkası üzülmesin diye gözyaşında boğulan bir adamın bu durumda ne yapacağını sanıyorsun? El uzatıp helallik derdine mi düşerlerdi sence? Dön ve Sadri Alışık'lığa, Münir Özkul'luğa yakışanı yap."
Ses haklıydı. Hani İsmail Abi'lik, hani Sadri'lik, hani Münir'lik? 'Ama sen kimsin yahu? Neredesin, nasıl duyabiliyorum ben seni? Hem ne istiyor Darth Vader bizden?'
"Ben Obi Wan Kenobi. Beni görememene rağmen nasıl beni duyabildiğini Episode III-Revenge of the Sith'te açıklamıştık. Hatırla! Darth Vader ve beraberindeki Sith'ler bilimum galaksilerdeki tüm Jedi'ları ve Padawan'ları hunharca öldürdüler. Gezegeninizde Jedi bayrağını taşıyabilecek sen, Erdem, Gizem ve ilerde tanışacağınız birkaç kişi kaldı sadece. İşte bu yüzden de Darth Vader bizzat kendisi bu görevi isteyerek peşinize düştü. Ben, Yoda ve Qui Gon size rehberlik edeceğiz. Sayımız çok az ama galaksi huzuru artık sizin elinizde."
'Tamam ama Erdem'le de konuşun bi siz. Önce sizden duysun. Az önce de belirttiğim gibi Erdem'in gazabı beni bitkisel hayata sürükleyebilir.'
"Erdem'le de seninle aynı anda konuştum. Şimdi arkasını dönecek..."
Obi Wan bunu söyler söylemez Erdem arkasını döndü ve birbirimize hiçbir şey demeden, gözlerimizle anlaşarak Gizem'e doğru önceki koşumuzdan çok çok daha hızlı koşmaya başladık. İkimizin de kulağında aynı anda aynı ses yankılandı:
"MAY THE FORCE BE WITH YOU"







Edit: Bu bölümün soundtrack'i Life Size Ghost oldu..


17.05.2013

Sıra

Birinin göğüs kafesinin inip kalkışını izlemek çok acı.

Hala inip kalkıyor oluşu ise bu izleyişi katlanılabilir kılıyor.

1.05.2013

Episode VII - A Narrow Escape

               Olurdu olmazdı derken saatleri devirmiştik. Erdem ısrarla harika bir film olacağını söylüyor ve umutsuzluğa kapılmamamız için Tron filmini örnek gösteriyordu. Gizem ise Tron filminin yalnızca uzun bir Daft Punk klibi olduğunu söylüyor ve J.J. Abrams'ın Star Trek deneyimine rağmen gelecek serinin tırt olacağı hususunda ısrar ediyordu. Bense devirdiğimiz saatler içinde anca Star Wars'un gerçek değil de film olduğuna inanabilmiştim sadece ve şimdi gelecek film  hakkında fikir yaratmaya çalışıyordum. Walt Disney'in son zamanlarda  önümüze koyduğu hiç güzel bir film olmaması fikrimi gelecek serinin tırt olacağı yönüne saptırıyordu. Hannah Montana'nın sırtına binmiş giden bir yapım şirketinin Star Wars'u eskisinden de üst bir seviyeye çıkarmasını düşünemiyordum.

               Bundan da kötü olamaz herhalde diyebilmek için serinin ilk, sıralamanın dördüncü filmi A Phantom Menace'ı izleyip morallenmeye karar verdik. Film bittiğinde tadı damağımızda kalan, gözümüze gözüküp on dakika içinde ortadan ikiye ayrılan Darth Maul dışında tutunabileceğimiz herhangi birşey yoktu. Bundan fena olamaz diye düşünürken keyfimiz yerine geldi. Gizem'le Erdem kalkmak için izin istediler. Saatimi kontrol edip hayatta olmaz dedim. Vakit çok geç olmuştu ve sokaklar tekin değildi. Bende kalmaları konusunda ısrarkeş hareketler ve söylemler içine girip kendilerini ikna ettim. Erdem'le Gizem'e alt eşofmanlar dağıtıp temiz nevresim ve yastık kılıflarıyla donatılmış yataklarının bulunduğu odalara dağıttım.

                Gece içeriden gelen tıkırtılar nedeniyle uyandım. Arada bir de kırmızı bir ışık huzmesi seçilir gibi olup kayboluyordu. Hırsız fobimden ötürü yatağa kitlenip kaldım. Cep telefonumla cüzdanımı yastığımın altına alıp tümüyle hareketsiz bir şekilde, hatta nefes alışverişimi bile sessizleştirmeye çalışarak yatakta öylece mıhlanıp kaldım. Uyanmamın üzerinden birkaç dakika geçmişti ki Gizem yanıma geldi. O da ışık ve sese uyanmış, nedense iki metrelik devyarasa Erdem yerine benim yanıma koşmuştu. Gizem'in gelişi fobimin şokunu üzerimden atmama yardımcı oldu. Ama benim kendisini koruma konusunda yardımcı olamayacağımı, Erdem'le güçlerimizi birleştirmemiz gerektiğini söyledim. Beni sürükleye sürükleye yataktan çıkardı. Olabileceğimiz kadar sessiz olarak Erdem'in yanına doğru gitmek için odamın kapısını açtım. Kapıyı açtığımızda karşımızda upuzun bir adamı dikilirken bulduk. Tamamen reflekssel olarak 'Senin anneni sikerim lan!' diyerek uzun adamın burnuna yumruğumu ekledim. Adam burnunu tutarak odaya girdi, bizi de odaya doğru çekiştirdi ve kapıyı kapadı. Gizem telefonun ışığını adamın suratına tuttuğunda gördüğümüz surat Erdem'in suratıydı. Önce annesine küfür ettiğim için sonrasında da burnuna vurduğum için özür diledim. Sağ olsun kırmadı, kabul etti özürümü. Ama çıkardığımız ses, içerde çıkmakta olan sesin kaynağının yönünü benim odama doğru değiştirmesine neden olmuştu. Ses hızla yaklaşırken Erdem içerde Darth Vader'ın olduğunu kütüphanedeki kitapları yere indirmekle meşgul olduğunu, acilen kaçmamız gerektiğini anlattı. Kafasını uzatıp ışığın ve sesin nereden geldiğini anlamaya çalışacak göte sahip olduğu için Erdem'i takdir ettik ve zaten girişin bir üst katı olan evimin penceresinden önce Erdem, sonra Gizem ve en arkada ben olmak üzere aşağı atladık. Başlarımızı yukarı kaldırdığımızda ışığın artık odamın içinde olduğunu gördük ve benim 'Bu taraftan' diye işaret ettiğim yöne doğru var gücümüzle depar atmaya başladık.


.. Birkaç gün içinde Episode II ..

Don't make me destroy you my lady!


Edit: Kaç zaman oldu yazmayalı, hepsi kitap yüzünden. Ve yakamdan düşmeyen seyahatler.. Bu güzel şarkı affettirir belki. Başladığım ve hızlı hızlı yazacağım bu seri de yardımcı olur affa..

It feels like I only go backwards