27.08.2015

OOOOO YUMRUK YUPPİİİİ YUMRUK

Alın Kilis'i yurttaş olalım türkü bakışlım, Allah'ın adını verdim alın!
Gözümü açtığımda İzlanda:3 - Türkiye:0 yazısını gördüm. 'Hay canımın içi. Futbolu seviyor mudur acaba? Sevinmiş midir galibiyetlerine? Milliyetçi midir dudu dillim?' diye tatlı hülyalara daldım. Biraz sola bakınca "Ağlatan Teklif" başlığı altında Keremcem'in dizici sevgilisine yüzük falan verip evlenme teklif ettiğini okudum. Yalnızca 'Allah mesut etsin.' dedim etliye sütlüye karışmayan, çevremdeki hiçbir hayat hakkında pozitif yahut negatif yorum yapmayı sevmeyen yapım gereği. Birazcık da yukarı çevireyim gözlerimi dememle birlikte Posta yazısını gördüm ve tabi P harfine iliştirilmiş şişman kız nazar boncuğunu (Evet yer küredeki tüm şişman kızlar, Türk olsun olmasın mutlaka nazar boncuğu takar). Posta Türkiye'yi ve insanları çok seviyordu. Ben insanları seviyordum. Toprak parçalarıyla pek alakam yoktu. İyi de bir gazete neden isminin yanına "Türkiye'yi ve insanları çok seviyoruz" yazardı. Bu, Twitter'a çok uykum var yazmaya benziyor, acıktım demeye benziyor, Cemal Süreya RT etmeye benziyor. Kimsenin umrunda değil ama söyleyeyim de belki ekmek çıkar.

Sevgi konusunda aç bir dönemimdi aslında ne yalan söyleyeyim. Eve söylediğim kuşbaşı kaşarlının kutusu üzerinde yazan "Afiyet olsun"a teşekkür ediyor 'Gel beraber olsun.' diye davette bulunuyor, ayranın kapağında yazan "Açmadan önce çalkalayınız!" hatırlatmasına seviniyor 'Sana yemin olsun unutuyordum valla, iyi oldu hatırlattığın.' diyordum. Dudaklarım iricedir, iki masa ötedeki insanın yüzüne buseler kondurmama yetecek kadar da dolgundur. Dudaklarımı anucuk gibi büzerek Posta'yı O'sundan öptüm.


5. sanatın en öksüz, en ortası olmayan (ya dev kötü ya dev iyi son ürünlerden oluşuyor) dalı olan şiiri bana sevdiren Posta gazetesindeki favori sayfam olan cinsellik sayfalarına göz gezdirip 'Bakalım kim nasıl sevişiyor?' diye bakmak için iki elimle gazetenin iki ucundan tuttum. Fakat o da nesiydi? Bu gazete tek sayfaydı. Yüzümün üstüne gelen kısmı kaldırdım. Kaldırır kaldırmaz da karşımda Semih'i gördüm. Gözleri fal taşı gibi açılmış, rengi bembeyaz olmuş bir halde bana bakıyordu.

'Ne içtik lan?' diyerek yerden doğrulmaya çalıştım. Doğrulamadım. Afallamıştım besbelli. Elimi uzattım Semih'e beni tutup kaldırması için. Bir adım yaklaşıp elimi tutmak yerine bir kaç adım geri gitti korkulu bakışlarla. 'Ya küfür müfür mü ettim, küstün mü, niye yardım etmiyorsun? Bi el ver kalkayım Allah Allah!' şeklinde sitem ettim. Cevap bile vermiyordu. Hemen ayağa kalkmak yerine yattığım yerden biraz doğruldum ve sadece yüzümün değil bütün vücudumun birer sayfalık gazete sayfalarıyla örtülmüş olduğunu gördüm. 'Sen mi serdin lan gazete kağıtlarını üstüme. Ölü müyüm lan ben? Nasıl şaka bu!' diye biraz kızdım Semih'e. Sonunda şoktan çıktı ve yanıma yaklaştı. Kulağıma doğru eğilip "Oğlum bardayız şu anda. Kavga çıkardın sen. Badigard geldi yumrukladı seni baya. Sen dayaktan yere düşünce bıraktı eleman seni. Ağzından da kan gelince ben öldün sanıp üstüne gazete örttüm, avukat bir kız var onu aradım çağırdım." diyerek başımdan geçenleri özetledi. 'Nabzıma bakmadın mı?' diye sordum, bakmadığını söyledi. Ölü olduğuma nasıl kanaat getirdiğini sordum. 'Filmlerde biri vurulunca, ölünce falan ağzından kan geliyor, seninkinden de geldi. Ben dedim öldü bu.' diye açıkladı gerekçesini. Elimle ağzımı kontrol ettim, kan kurumaya başlamıştı. Dudaklarımda gezdirdim parmaklarımı, evet dudağım patlamıştı. 'Dudağım patlamış amınakiii, sen de göm hemen beni. Üniversite okuduk lan biz, bi ağızdan kan gelmeyle ceset muamelesi yapılır mı lan insana!' dedim. Bira şişesini kafasına dikip beni siklemeye son verdiğinin sinyallerini gönderdi. 'Kavga nasıl çıktı?' diye sordum. Meğer ben baya sarhoş olmuşum. Erkekli kızlı bir güruha küfürsüz de olsa baya bir laf sokmuş, gruptaki adamlardan bir kaçını dışarıya döğüşmeye davet etmişim. Neyseki adamlar sağ duyuluymuş da beni grup çalışmasıyla dövmek yerine kanunların belirlediği sınırlardan çıkmadan en yakın güvenlik görevlisine durumu bildirmişler. Tek kişilik dev orkestra badigard da önce mekanı terk etmemi rica etmiş, fakat ben ricasına itibar etmeyince beni dövmek zorunda kalmış. Makul nedenlerle dayak yemiştim. Diyecek sözüm yoktu, içim rahatladı. 'Hangi yıldayız lan!?!?' dedim ama bir telaşla. "2015" dedi Semih. "Ulan bir senelik gazete ne geziyormuş soktumunun barında?" dedim fakat Semih aptal bir ifadeyle gülümsüyordu. 'Ya sen ne mezhebi geniş bir insanmışsın, sen nasıl vurdumduymaz bir canlıymışsın arkadaş. Yardım et kaldır gidelim, bi daha döverler beni yoksa. Ölümden döndüm lan ben.' dedim. Duymuyordu, zira telefona kitlenmiş, ışığı yanan ekrana bakarak fititi fititi bir şeyler yazıyor, bir yandan da git gide artan bir dozda gülüyordu. 'Neye gülüyorsun lan?' dedim. "Avukat var ya, ona dedim senin ölmediğini. Yine de geliyor. Benim seksim garanti, senin için gruba ikna etmeye çalışıyorum." dedi.

Ben de gülümsedim Semih gibi.

Ağzım acıdı.


Edit: Soundtrack iki tane olsun. İlki Neighbourhood'dan Sweater Weather, İkincisi için seçimi çok zor yaptım ama bu hafta bu yazı paylaşıldıysa bu şarkı olmalı ikinci soundtrack de diye karar verdim. O da Travis'ten Re-Offender.




15.06.2015

Biraz Kızıl Biraz Mavi

Semih; bir kolunda sarışın, yaradanın gücüne gitmesin diye çirkin denmeyecek bir kız, diğer kolunda da kızıl saçlı, yalan olmasın ama yaklaşık 50-60 metre mesafeden gözlerindeki mavi lensler farkedilen bir kızla bana doğru yaklaşıyordu. Güneş gözlüğü takıyor olduğumdan şahin bakışlarımın yönü belli olmuyordu. Semih'i görmeme rağmen görmemeze verdim bünyeyi. Kah havaya baktım, kah yere baktım, kah 'Bir şu kıza bak bir de şu yanındaki denyoya bak' diye hiç tanımadığım çiftlere baktım. Kah konser için açılıp saçılana, kah da aşırı şekilliye baktım. Bir dakika oldu olmadı Semih, notunu çoktaaaan vermiş olduğum hanımellalarla yanıma geldi. Kızıl saçlı mavi gözlü(?) hanım 'Tarkan'a hazır mısıııın?' dedi elimi sıkarken. Anladım ki sarışın hanım Semih'in kız arkadaşıydı ve kızıl hanımı eylemek de bana düşmüştü. Sağ elimi yumruk yapıp serçe parmağımı açtım ve 'Hell yeaaah!' diyerek dil çıkardım. Güldü. Dokunarak güldü. 

Konserin başlamasına az kalmışken kızıl saçlı, mavi lensli hanım iyiden iyiye beni sahiplenmeye başlamıştı. Önce, çok istememe rağmen tezgah çok uzakta diye üşenip almadığım köfte ekmeği aldı geldi, 'Soğan koydurmadım.' diyerek göz kırptı kuzu gibi yarım ekmeği elime tutuştururken. Dilin de göre aldığı bir öpüşme bekliyordu sanırım beni. Kütüğümün bulunduğu Kilis'i işgal eden Fransız ordusunun yapamadığını Fransız öpücüğü mü yapacaktı? Bir Kilisli yılların husumetini bir yana bırakıp Fransız öpücüğüne mi karışacaktı? İşgalin üzerinden yaklaşık 100 yıl geçtikten sonra bir şekilde fetholuyordu Kilis. Bir süre sonra konser başladı. Bu sefer de beni omzuna almayı teklif etti. Bana sahip olmak istemesi artık beni iyiden iyiye ürkütüyordu.


Dudaklarıma yapıştı onca insan içinde. Gerçi herkes sahnedeki Tarkan'ı büyülenmiş bir şekilde izlediğinden bize dikkat eden yoktu.
Tarkan, benim için "Atıl Kurt!"tan öte bir şeyi temsil edemediği için şarkıcı olan Tarkan hakkında sahip olduğum tek düşünce, "Abi boya reklamıyla Tarkan ne alaka? Kesin koko parası lazım oldu." idi. Şarkılarını bilmiyordum. Aslında yalan olmasın "Seni gidi fındık kıran" adlı şarkısında öpücük kısımlarında ağzımın at ağzına benzemesine bakmadan, dudaklarımın üstündeki bıyıklardan, 29a dayanmış olan yaşımdan utanmadan muç muç yapıyordum. İşte ben bu içinde bulunduğum ortamı zaten en başından beri yadırgarken; Tarkan'ın gayet oynak, dokuz sekizlik bir şarkısında dudaklarıma yapışması hiç uygun olmamıştı. Gerçi şarkı oynak olmasına rağmen hatırladığım kadarıyla şarkıda bir yakarış vardı: "İşte kuzu muzu verdim, dilediğince kap aldım"
Şarkının sözleri bana "Bu eserde Tarkan, başlık parası sistemine lanet gitsin diyor, toplumun bu diretme karşısında tek vücut olmasını diliyor, sigarayı bırakın diyor." şeklinde düşündürttü.
Yine de bu ağzımın öpülmesini meşru kılamazdı. Kaldı ki slow şarkıda bile öpülmek istemiyordum ben. Sadece Semih'in ricası, konsere tek başına gitmek istememesi nedeniyle ona eşlik etmiştim. Semih, bir kız arkadaş ayarlamıştı kendine ve ayarladığı kız arkadaşının kız arkadaşı konserde yalnız dikilmesin diye de şişme bebek olarak bana baş vurulmuştu.

Şişme bebekliği severim, boytoyluğu severim.


İki kız, tuvalet için sıraya girmeye gittiği bir arada Semih'in koluna sımsıkı sarılıp korktuğumu söyledim. Semih ise beni dinlemezden geliyor, geceye dair şeytani planlarını anlatıyordu. Planlarda Semih vardı, sarışın hanım vardı, kızıl hanım vardı, ben vardım. Şiddetli bir şekilde dürtüp Semih'i kendine getirmeye çalıştım. 'Semihciğim kız  cebime para koyacak raddeye geldi. Kapaması oldum kızın, metresi oldum niye anlamazdan geliyorsun.' diye feryat ettim. Sağ olsun Semih de hemen geri vitese taktı.  Zaten kaçacak yol arıyormuş kendine. 'Benimkinin ağzı kokuyor oğlum yapamam ben.' dedi yüzünü ekşite ekşite. Sakız çiğnet bir süre belki daha iyi olur diye bir öneri dilimin ucuna dek geldi, fakat kendimi daha saniyeler önce kurtarmışken niye yeniden yakmaya çalışıyorum diye bu öneriyi gerisin geri ittim. Numaranı verdin mi diye sordum. Vermişti. Aynı soruyu bana yöneltti. Vermiştim.

Çok şükür ki kaypaktık. Çalan telefonu açmayacak kadar yüzsüz, uğursuz ve ittik. Kalabalıkta bizi bulamaz konseri izlesek mi dedik sonra alanı terk ederken. Arabada Hüsnü Şenlendirici&Deniz Seki Adaletsiz Seçim dinlemek daha cazip geldi. İkimiz de mutsuzduk. İkimiz de mutsuzluğumuzdan yüzsüz, uğursuz ve it olmuştuk.

Edit: Bu yazının soundtrack'i de Elastica'dan gelsin.

26.05.2015

Episode VII-Part IV "Irmağının Akışına Ölürüm Galaksim"

Öncelikli olarak aşağıdaki iki linki okumanız gerekecektir, zira bu entry bir yazı dizisinin devamıdır.
http://www.demirbeyvebiyiklari.com/2013/05/episode-vii-narrow-escape.html
http://www.demirbeyvebiyiklari.com/2013/05/episode-vii-part-ii-early-remembrances.htm
http://www.demirbeyvebiyiklari.com/2013/09/episode-vii-part-iii-give-me-weapon.html
       

                "Seninle açık  seçilmiş kişisin, kanındaki Midichlorian miktarı çok çok fazla." dedi."Alkollü müymüşüm lan?" dedim, "Yok yahu, midoklorian mıymış neymiş, Jedi olmanın bir numaralı işaretçisiymiş." dedi. Ne ara benden kan aldı da test ettirdi diye düşünedururken bir gün öncesinde PES'te maça başlamadan son taktik ayarlamalarımızı yaptığımız sırada  'Kan alırım kaaaaan!' diye bağırışları aklıma geldi. Yenilmemin ardından mecazi konuşmadığını bir tüp kan alarak ispatlamıştı. Şaşkınlığımı üzerimden atar atmaz sevince boğuldum.  'Usta sen bana o ışın kılıcından haber ver, bir de adımı sizinki gibi klasımsı birşeylere çevirin ben her türlü varım.' dedim. O kolaymış. Cebinden bir lightsaber çıkarıp verdi. Ne renk diye sordum,maviymiş. Abi grili siyahlı bişeyler yok mu dedim, yokmuş. Çaresiz kabul ettim lightsaberımı. Sonra bir kağıt kalem çıkarıp tutuşturdu elime. İmzalamamı istedi, imzaladım okumadan. Ne olduğunu sordum imzaladığım kağıdı uzatırken. Önemsizmiş, kılıcı üzerime zimmetlediklerinin bir belgesiymiş. Kılıca birşey olursa benden bilirlermiş. Buna rağmen hemen bir koşu tuvalete gidip lightsaber'ımın kabzasına forza beşiktaş yazdım. Kabzası artık bana özeldi. Padawan sürecim bu şekilde başlamaktaydı.
                Beni konseye götüreceğini söyledi, orada da son kez Yoda'nın onayını aldıktan sonra beni bir Jedi'ın yanına öğrenci olarak vereceklerini belirtti. Yola koyulduk. Yürürken aklıma adını bilmediğim geldi, bir haftadır arsız gibi eteğimin dibinde dolanan adamın adını bilmiyordum daha, sordum söyledi. Obi Van Kenobi'ymiş adı. Yol boyunca Jedi'lığı övdük Obi Van'la birbirimize. Dark Side'a kavgada ağza alınmayacak şeyler söyledik. Şakalar yaptık konseyle alakalı. 'Konsey monsey olay baya bir Kurtlar Vadisi'ne dönmüş Obi Van abi, yoksa Yoda'nın lakabı da Baron mu tsısısı ısısısı' diye espri yaptım hatta. Güldü, gülüştük.
              Konsey odasına geldiğimde ilk önce büyük bir kapı karşıladı beni. Üç parmağım havada şöyle bi sağdan sola attırdım elimi, açılmadı kapı. Daha gücü kullanmayı bilmiyormuşum, ondanmış. Öyle dedi Obi. Kapıya akreditasyon kartını okuttu tuffuf diye açıldı koca kapı, konsey odasına geçtik. Yoda'yı gördüm kapının tam karşısında oturan ekibin ortasında. Bi koşu yanına gittim, eline yapıştım. Öptürmemek için iki büklüm oldu ama öptüm yine de. "Ol berhudar" dedi. Diğer masterları da sağ elimi kalbimin üstüne koyup başımı eğerek 'Selamünaleyküm masterlarım' diye selamladım. Herkes 'Vealeykümselam' dedi bir tek Yoda 'Selamvealeyküm' dedi.

            Beni konsey salonunun tam ortasında bir yere, tam karşılarına oturttular. Oturak alemi gibi bir ortam vardı. Yoda'yı ortalarına alarak sağlı sollu dizilmiş master'lar bakışlarını ayaktan başa üzerimde gezdiriyorlardı. Söze Obi Van Kenobi başladı. Bir süredir beni izlediğini ve bende çok çok yoğun bir force hissettiğini anlattı konseye. Konsey de onu hmm hmm diye dinledi, Yoda da hmm hmm diye dinledi. Obi Van sözünü bitirince Yoda "Bu çocukta ben hissetmemek kötü birşey Anakin'de olduğu gibi." dedi. "Bundan sonra sen Obi Bali Smail'in öğrencisi olmak, padawan olmak. Büyük Jedi olmak ilerde." diye devam etti ve "Adın da Qui Sar Gammaron" şeklinde sözlerini bitirdi. 'Ya benim soyadım da aslında kahraman soyadı hani. Qui Sar Güçdemir olsa adım?' diye öneride bulunur gibi oldum. Obi Wan Kenobi etimi burdu, "Buldun, kıllısını arıyorsun!" dedi. 'Kıllısını sevmem.' dedim.

Jedi Konseyi-Konya Buluşması (Şubat 1993)
             Yeni ismim hoşuma gitmişti, kılıç da iyiydi, Yoda sözlerini bitirir bitirmez hemencecik saçlarım Padawan saçı da oluvermişti. Çok mutlu oldum, bu mutluluğumu bir keyif sigarasıyla şenlendireyim istedim. Pakedi cebimden çıkarıp konseye ve master'ıma uzattım. Kullanmıyormuş hiçbiri, Obi Bali 'Sadece puro içerim ki oğlum ben' diye karizma yapmaya çalıştı, etkilenmedim. Işın kılıcımı 'Voiiioonnnnn' diye çalıştırıp sigaramı yaktım. Master Windu 'Var mı aklına takılan bir şey yavrum?' diye sordu. "Var" dedim, "Efendi Yoda az önce 'Bu çocuğun içinde kötü birşey görmüyorum' dedi lakin bende az biraz şehvet var, porno morno izliyorum arada, sorun olmasın?" dedim. Sağ olsun Master Obi Bali Smail içimi rahatlattı : "Bak hep duyuyorsun adı geçiyor bizim bir Anakin vardı. Karıya kıza taktı, götü başı dağıttı. Sen rahat ol çek 31'ini dalgana bak"
         
              Biraz oturup muhabbet ettik, sonra Padme'nin ikizi salona büyükçe bir kutlama yaş pastası getirdi. Pastanın üzerindeki mumları üfler gibi yaparken, pastayı keser gibi yaparken fotoğraflar çekildim. Gazımı alamadım Yoda'yla ve diğer tüm konseyle facebook fotosu çekildik, instagram fotosu çekildik. Çocuklar gibi şendik. İlerleyen dakikalarda konsey kendi arasında force kullanarak pasta savaşı bile yaptı. Benim henüz force'u kullanma konusunda bilgim olmadığından elimi kullanarak savaşa eşlik ettim. Artık bir padawandım. Qui Sar Gammaron'dum.

               Konseyin sekreteri, aynı zamanda Padme'nin ikizinin sevgilisi olan Edi Pak Bairaam bilgisayarının başındaydı. Ben de yanında türk kahvesi-sigara ikilisini götürüyordum. Canım sıkılıyordu. Edi'nin bilgisayara şöyle bi göz ucuyla baktım. Padawan oluşumun şerefine düzenlenen partide çekildiğimiz yüzlerce fotoğrafın içinden seçtiklerini facebooktaki Jedi fan sayfasına yüklüyordu. Sevgilisiyle olan bir fotoğrafını 'Bebishim ve Bennn:)))' şeklinde adlandırması beni 'iyi ki senin öğrencim değilim lan' düşüncesine itti. Yarım ağızla 'Beni de tegle usta! Eşe dosta havam olsun, bakarsın karı kız düşer' diyerek sekreterlikten ayrılıp Master'ım Obi Bali Smail'in yanına seyirttim.

               Obi Bali, kendine has kekremsi bir kokuya sahip odada kalıyordu. Odasına girdiğimde bir makineyle uğraşmaktaydı. 'Merhaba usta yardım lazım mı?' diye sordum. Dübel istedi, çimento istedi, ingiliz anahtarı istedi. İstedi de istedi. Ne yaptığı hakkında da hiç bir şey söylemiyordu. Padawanlıktan çıraklık seviyesine düştüğüm hissiyatına kapılmıştım. Bu hissiyata kapılmama sarışın ustam Obi Bali'nin çömeldiği için açılan kıç çatalında gözüken kara göt kıllarının neden olduğu apaçıktı. 'Ustam! Yengeye söyle bir tamirciye versin. Olmayacak, yapamayacağız biz bu süpürgeyi' dedim. 'Süpürge değil o. R2D2! Üstün bir robot türü.' dedi. 'Asimo gibi he mi?' diye sordum. Ondan daha akıllı, gubirik cibirik sesler çıkaran, çok daha üstün bir robot olduğunu anlattı bana.
             

               Robot lafını duyar duymaz cebimden i-pod'umu çıkardım, açtım müziği, fulledim sesi, koydum kulaklıkları avucumun içine müziğin odaya yayılmasını sağladım. 'Çalıştır usta şu robotu iki tur. Az robot dans yapalım, şu içinde olduğumuz kasvetli günleri biraz olsun unutalım' dedim. Sağ olsun kabul etti ustam. Ama 'Asıl robot dansı C3PO yapar oğlum. İkisini de çalıştıralım bali.' diyerek çalışma masasının yanında duran örtülü cisme doğru yürüdü. O sırada ben " 'Bari' mi dedi yoksa 'Bali' mi dedi lan?" düşüncesine dalmıştım. Ustam örtüyü kaldırdı. Örtünün altından tam kro işi, altın sarısı bir robot çıktı. R2D2'dan daha bir robot duruyordu bu arkadaş ama. Obi Bali her iki robotun da 'On' tuşlarına bastı ve başladık birbirinden kıvak robot dans figürlerimizi sergilemeye. Dübidübi düp dup dibi dup diye oynadık.

               Bu eğlencenin bize yetmediğini düşünen master'ım Issız Adam filminden sonra 'belki ekmeğini yerim lan' düşüncesiyle almış olduğu gramofona içinde Imperial March'ın da olduğu karışık plağı taktı. Karışık kaset yaptırıldığını biliyordum lakin karışık plağı ilk defa duymuştum. Herneyse ...

Haluk Levent Reyiz robotlar tarafından tutuklanırken.
               Imperial March eşliğinde iki robot ve ustam kendilerinden geçip headbang yaptılar, kafa salladılar. Bense ellerimi horon pozisyonunda havaya kaldırıp alışık olduğum üzere kartal pençesi yaptım. Imperial March'ın ardından Tarkan'dan Dön bebeğim başladı. Kro işi robot meğersem duygu sahibiymiş. Oturdu ağladı koskoca metal yığını. Bir şişe yağ içti kederinden, kafası kıyak oldu. Bu şarkı bitince Haluk Levent başladı. Haluk Levent ile headbang'i ayrı ayrı düşünemediğimizdenAşkın Mapushane'de kafa salladık, dil çıkardık, rakınrol forevır hareketi yaptık. Sonra yorulduk ve müziği kapadık.
----------------------------------------------------------------------------------------------
                Padawan akademisinde ilk haftamdı. Deli gibi lightsaber kullanmak istememe rağmen henüz sadece etrafı tanıyor, güzel insanlık ve din kültürü-ahlak bilgisi dersi alıyordum. Lakin etrafımdaki büyüklerimin konuşmalarından anladığım kadarıyla da ufukta bir savaş bizi bekliyordu. Bu durum ben ve benim gibi padawanlara hissettirilmemeye çalışılıyordu. Kendimi tutamadım ve götte durmaz zırt osuruk edasıyla Master Yoda'nın huzuruna çıktım. Her ne kadar bana söylenmese de bir savaşın bizi beklediğinden haberim olduğunu belirttim. Yoda: "Dedi bize 'Don't make me destroy you!' Olacak bir savaş kaçınılmaz fakat bilmiyoruz biz ki zamanı ne zaman?" dedi. "Yoda hocam! Havlayan itoğluit ısırmaz korkmayın. O oradan ulusun dursun, dert etmeyin siz. Fakat bana dengeleri jedi'lar yönünde değiştirebilecek biri olduğumu söylemiştiniz. Şimdi savaş çıksa birşey yapamam ustam. Oturur düşmana güzel insanlığı öğretmeye kalkarım, imanın şartlarını sayarım, abdest almayı anlatırım anca. Sizden ricam bana artık hızlandırılmış bir kurs başlatsanız da bir an önce pod binsem, kılıç kuşansam, yardım etsem sizlere." dedim.
Yoda beni haklı buldu. Yamrı yumru elleriyle Obi Bali Smail'e, bana hızlandırılmış kurs vermesini rica eden bir mektup yazdı ve ustama vermek üzere bana teslim etti. Elini öptüm ayrıldım huzurundan.
Artık beni bir hızlandırılmış kurs ve ne zaman başlayacağı belli olmayan bir galaksi savaşı bekliyordu.

Edit: Soundtrack de Emma Louise reyizelladan.

19.05.2015

Hırka Giy! Hastalık Havaları Bunlar, Korkuyorum

Ne zaman Radiohead dinlesem bir şeyler yazasım geliyor.
Ne zamandır da uzağım müzikten.
Ne kadar da çok oldu kendimle böyle başıboş kalmayalı.

Yok yok. Hikayem yok gül cemale gülücük düşürecek cinsten bu sefer. Çok uğraştım uğraşmasına ama sanki bitmiş bütün anlatım yeteneğim, yazamadım tek kelime. Diğer blog sahiplerini bilmem de anlatacağım şeyler varken yazamamak, bu anlatacağım şeyleri bir hikaye içinde kurgulayamamak canımı yakıyor artık son dönemde. Bu uzakta kaldığım dönemde bir çok seyahate çıktım. Bursa, Edirne, Tekirdağ, Boston, Ankara, İzmir, İzmit, Bakü... Bir sürü de hikaye topladım ama bir bütün haline getiremiyorum. Salt 'Şuraya gittim, şurayı gezdim, şunları yaptım.' yazısı da Demirbey tarzı değil.

İlla birileri Ah Müjgan Ah dedirtmeli hikaye dediğinde.
Ferhat, Şirin'ini bulsa da dağa salladığı her kazmada 'Ah Müjgan Ah!' demeli.
Musa, Sarah'a TC kimliği çıkarırken "Ya senin adın Müjgan mı olsa? Ya da Mehmet Aurelio?" diye sormalı.
Televizyonu açar açmaz, ağlayan gözlerle Sadri Alışık ekranda belirip "Müjgan'ın gözleri dört defa lacivertti." diye daha üstüne çıkamayacağım bir hayranlık betimlemesi yapmalı.
Kırmızı kablo mu mavi kablo mu kesilmeli ikileminde kalındığında bile "Ah Müjgan Ah!" denilip dört defa lacivert kabloya bıçak sallanmalı.


Şu anda ifif ifir Coldplay-Trouble çalıyor, sesi kapalı televizyonda Ahmet Davutoğlu konuşuyor. Ah Müjgan Ah!

Edit: No Surprises dinleyin siz de bu yazıdan sonra. Hayatımda dinlediğim en güzel şarkı, yıllar geçiyor etkisi değişmiyor.

Yakında görüşmeyi umuyorum.

25.03.2015

2 MART HAYATI

Kalktım. Şubat soğuğuna aldırış etmeden camı açtım. Huuuf diye hava çektim içime.
Bir daha...
Bir dahaaa...
Sonra 'Ananı sikiim ciğerim buzlandı lan!' diyerek kapadım pencereyi. Pencereyi terk etmeden önce gözlerimi kısıp adeta bi Legolas gibi İnönü Stadı'nın olduğu bölgeye çevirdim şahin bakışlarımı. Güzeeel, stad yükseliyordu.

Donla yatıyorum son dört aydır. Vücudum toksinlerini gece boyunca rahat salabilsin diye bu yöntemi geliştirdim. Önce çırılçıplak yatmayı denedim. İkinci çırılçıplak yatma seansımın sonunda zatürree olunca vaz geçtimbu hevesimden ve don atlet yanmaya döndüm.

Boxer'ımın altında açık kalan baldırlarımı şaka şuka tokatlayıp mutfağa doğru depara kalktım. İşte bu. 1-2 saniye arası bir sürede mutfağa eriştim. Dört metreyi gayet iyi geçmiştim. Biraz kendimle gurur duydum ve omzumdan öptüm kendimi. Dudaklarım atletin kumaşına değdi. Kumaş öpmeyi hiç sevmem. Hemen atleti sıyırdım omzumdan ve etimi etimi öptüm.

Tebrik faslımı bitirir bitirmez buzdolabını açtım ve hemen raftaki portakal suyuna uzandım. Paraya kıyıp aldığım taze sıkılmış portakal suyunu, bardağa koymak için bile bekleyemeden ağzıma dayayıp içtim. Portakal suyu bitmişti, pet şişeyi suyla doldurup şişe dibindeki posayı da içtim. Vitaminin bir gramı dahi dışarı gitmesin diye tadı bok gibi olan sıvıyı içtim. "Bir acıyı unutmak için daha büyük bir acı gerekir" düsturundan yola çıkarak ocağı açıp elimi ateşe tuttum. Çifte acıya davet çıkarmıştım. Hem elim hem de elimin kılları yanmıştı. Tütsülenmiş keratin doku kokusundan hızla uzaklaşayım diye bir kez daha baldırlarımı tokatladım ve salona kadar koştum. Salon kapısına gelende bir düz takla atarak içeri girdim ve devamında 25 şınavla sabah sporumu taçlandırdım. Şahlığımı ilan etmiştim fakat şahbazlığa yürüyeyim istiyordum. Alkışlı şınav çekmeye karar verdim. Henüz ilk denememde de ağzım üstü yere yapıştım.

Mesela Şınav
Gürültüye uyanmış olacaktı. Yüzümü parkeden kaldırdığımda göz göze geldik. 'Napıyorsun?' diye sordu. Alkışlı şınavı becerememenin verdiği utançla yüzüne bile bakmadan 'İnat ettim,ölmeyeceğim ben.' dedim. Hemen gözleri doldu ceylanımın, yanıma eğildi "Doktora gitmiştin sen değil mi? Kötü bir şeyin mi varmış?" dedi ağlamaklı bir sesle. Spor yormuştu ve acıktırmıştı. İçinde bulunduğum koşulları gözden geçirip 'He maralım, he türkü bakışlım. Ölümcül bir şeyler varmış vücudumda. İsim verme dedim doktora, random öleyim istedim, sürprizlerle dolu öleyim istedim. Ama yediremedim kendime ölümü, korkudan spora, iyi besinlere verdim kendimi. Şimdi iyi bir kahvaltı yapmam gerek dört çeşit peynir, pastırmalı yumurta, bal-kaymak, şokella, simit ve filtre kahveyle... Ölmek istemiyorum anlıyor musun?' dedim ve göz yaşları saldım mini mini göz pınarlarımdan. Hemen beklediğim reaksiyonu gösterdi ve sarıldı boynuma. 'Ben hazırlarım o dediklerini sana er kişim.' dedi.

Saçımda beyazlar o kadar çoğaldı ki bünyemde bunalım baş gösterdi son zamanlarda. Yaşlanmak öyle canımı sıktı ki geleneksel 2 Mart yazısını bile yazmadım bu sene. Ha ne değişti, nasıl geçti 3 Mart'ın derseniz. Aynı. Kötü. İyi ki yazmamışım soktumunun yazısını, boşuna hayaller sıralayacaktık buraya. Neyse, bu sporlar, bu portakal suları, bu sağlıklı yaşam ayakları hep bir yaş fazla olsun yaşamanın kurnaz hesapları. Hani bir yaş fazla yaşasam, o fazladan yaşadığım yaşın doğum günü en güzel doğum günüm olacak, hep hayalini kurduğum doğum günü olacak gibi. Klasik 2 Mart yazısı, yerini klasikleşmeye aday 2 Mart hayatına bırakıyor galiba.

'Balı uzatsana...' dedim kısa boylum al yazmalıma '...sağlık emikleyeyim biraz.'


Edit: Dinleyeni ıslatan şarkı. Ha ıslatıp dövüyor ama. Oldukça anlamlı benim için. Umarım yazıyı da şarkıyı da beğenirsiniz.

11.02.2015

Kar ve Düşündürdükleri

Yazıya böyle bir başlıkla girince herkeste bir Tuna Kiremitçi yazısı beklentisi oluşmuştur. Fakat kar bana doğalgaz faturamın zalımlaşması dışında bir şey düşündürmüyor.

Şimdi ben buradan sakın yanlış anlaşılmasın hanımellalara yürümek için yazmıyorum ama kedileri ve kuşları da düşündüğümü itiraf edeyim. Dün evimin kapısının önündeki çöpü fiti fiti yırtmaya çalışan kedi içimi cız ettirince evdeki Veli'nin yemini ve arada kedilere veririm diyerek aldığım kiloluk mamayı aldım indim sokağa. Ver ettim sevabı. Ver ettim sevabı.

Sonra sevap işleyip cennette dönüm dönüm araziye konmak için böyle naif ve aslında yapılması gereken bir işi yapmayayım; tertemiz, insani duygularla, vicdanımla bu işi yapayım istedim. Beceremedim. Yine aklıma kazanmakta olduğum sevaplar geliyordu. Hatta bir ara yemeklere uzak duran bir kediyi tutup ağzına zorla mamaları sokarken 'Cehenneme mi gideyim istiyorsun lan orospu çocuğu? Ne yaparsan yap gideceğim oğlum cennete! Elden ayaktan kesilmeye yakın bir de Hac patlatırım hopppaaaa. Ama şimdi sen bu mamayı yi-ye-cek-siiiiin! Yeeeeeee!' diyordum. İşte tam da o anda kedi "Neden her şeyi planlı yaşamak zorundasın? Neden bundan 30 yıl sonrasının planını bile kafanda tutarak yaşıyorsun?" dedi. Kedi dile geldi diye korkumdan kediyi fırlatıp ayağa kalktım. Arkamı dönüp eve koşacakken benden daha kısa bir insana çarptım. Neyse ki yere düşmemişti. Kolundan tutup şöyle bir baştan aşağı süzdüm çarptığım canlıyı. Ev sahibimin kızından başkası değildi bu. Nur'du bu. Önce selam verdim, sonra özür diledim. Muhabbet açılsın diye de kedinin az önceki dile gelişini duyup duymadığını sordum. "Allah Allah ne dedi ki sana?" dedi. 'Şey...' diyebildim sadece. Zira unutmuştum. Bu aralar sık oluyordu bu. Arabayı kitlemeyi unutuyordum, suyu açık unutuyordum, unutmayayım diye aldığım notu hangi not defterine yazdığımı unutuyordum. Mütemadiyen unutuyordum anlayacağınız. Plan lafı geldi aklıma. 'Planlı yaşıyorsun çok, kendine gel diyor kedi yahu. Pilan yapmayın pilan tutmaz Karadeniz'de ehhehe.' diye güldüm. Hem de bu güzeller güzelinin İsmail Türüt'ün bu eserini bilip bilmediğini kontrol etmek istedim. Sanırım bilmiyordu, zira gülmedi.
'Ne Coni'si ne Rus'u
Pusu kurmasın pusu,
Bölücülük borusu
Ötmez Karadeniz'de" diye de şarkıyı devam ettirdim. Hala gülmüyordu.

"Bendim onu diyen" dedi sadece. Ulan kediyi boşuna fırlattık gitti sevaplar diye düşündüm.



'Plaaan, yapmak zorunda olduğumuz bir şey değil mi Nur hanım? Örnek vereyim Her ayın 14ünde bankaya gidip kiramı yatırmam planlı bir yaşamın parçası değil mi? Ben o bebek gibi iki yüzlükleri hesabınıza ateş etmesem siz benden tiksinmez misiniz? Beni evden çıkarmak için bahaneler aramaz mısınız?' diye sordum. "Ben zaten şahsen sizden tiksiniyorum. Babamlar pek seviyor nedense. Bıyığın oluşu seni yaşlı camiasında sevilir kılıyor sanırım. Ben de umursamıyorum, sesimi çıkarmıyorum doğrusu." dedi. Beyaz Futbol'un ağzıma dolamış olduğu 'Haydaaaaaaa'yı koyverdim. 'Ne kötülüğümü gördünüz?' diye de sordum. Eve gelenin gidenin belli olmadığını, habire sabaha karşı alkollü kızlarla geldiğimi söyledi. 'Ben alkol kullanmıyorum.' dedim. "Alkollü olan kızlar zaten" dedi. 'Ha ben alkollü ile kızlarla arasında virgül varmış gibi anladım tonlamanızdan. Doğrudur. Kuzenlerim alkolik komple. Ama ben karışmıyorum. Birey onlar da neticede. Kendi kararlarını kendileri versinler.' dedim. "Yalan söyleyince de sevap point'lerin azalmıyor mu? Kuzen demeyin bir de rica ediyorum. Ben bilmiyorum sanki ne tarz kuzenler onlar. Ha annemler inanmış kuzenlerinin çok olduğunua. Aşiret diyorlar sana. Ben yemem ama. Ulan beş vakit namaz kılınan evdi orası, iyice şer yuvasına çevirdin girdiğinden beri." diye yüklenmeye başladı. Ben kendimle yüzleşmeyeyim diye aynaya bakmadan traş olan bir adamım, kalkmış bana beni sorgulatıyor gece gece. Daha fazla dayanamadım. Konuşmanın başından beri sağ elimin içinde tuttuğum bir avuç kedi mamasını zorla ağzına tıktım. 'Cehenneme mi gideyim istiyorsun lan orospu çocuğu? Ne yaparsan yap gideceğim kızım cennete. Ama şimdi sen bu mamayı yi-ye-cek-siiiiin!' dedim.

Edit: Soundtrack de Explosions in the Sky'dan gelsin.

22.12.2014

GururLAN

Geçtiğimiz hafta Linkiesta adlı, İtalya'nın önemli online gazetelerinden birinde Çarşı ve Çarşı'nın yargılanması üzerine bir haber yapıldı. Resmi olarak Çarşı üyesi değilim ama iyi Beşiktaşlıyım.
Aşağıda orijinal linkini de paylaştığım haberde ben de elimden geldiğince Beşiktaş'ı, Gezi parkı olaylarını, semtin tribünlerini anlatmaya çalıştım.

http://www.linkiesta.it/processo-35-tifosi-besiktas

İtalyanca bilen buyursun linkten devam etsin, fakat İngilizce lazım bana diyenler için de aşağıda haberin tercümesi mevcut.

"The Carsi protected all, was the defender of the district. Ever since that first night of clashes in Gezi Park, the Carsi sided with vendors, residents, tourists." Emre Gucdemir lives in Istanbul and is a fan of Besiktas, one of the city's main football teams. The Carsi is the largest group of supporters of that team. The words of Emre run back in time.


It is the spring of 2013. Activists, journalists, young people and ordinary citizens poured into the streets surrounding Gezi Park in Istanbul. Protesting peacefully against the construction projects of the Erdogan government, which just above the park Gezi wanted to build a center commercial. But in a short time, after the brutal repression by the police, the protests spread like wildfire across the country. Police launches pepper spray, tear gas at eye level, and water hydrants adds stinging gas. And that becomes the occasion to express disagreement with the growing authoritarianism of the Premier Recep Erdogan, and corruption of the executive. After those first events, Amnesty International accuses the government in Ankara to "large-scale violation of human rights", while organizations such as Human Rights Watch, denounced the restrictions on press freedom, the right of association and assembly that the Erdogan government, in Turkey, was intensifying.

The protests in Gezi Park return topical today, in the days when you open the case against 35 fans of Besiktas. Yet another manifestation of the government's attempts to Erdogan planing dissent inside the country.

Yes, because in the spring of 2013, to demonstrate in Gezi Park were they, the fans of Besiktas, many of whom enrolled in one of the most popular clubs of supporters of the team, the Carsi Group, which brings in a marked A logo anarchist and has a slogan which reads: "Carsi is against everything." Beside them took to the streets even thousands of supporters of Fenerbahce and Galatasaray, the other two teams historic city. But only about 35 fans of Besiktas now hangs very serious accusation: taking part in the protests with the intention of overthrowing the government.

What is known, the protests of the supporters of Besiktas in the days of Gezi, is that they were present and showed off a series of colorful slogans. Some of them got hold of an excavator which pursued an armored police. Twenty-two of them were stopped. "The first day of June, a huge crowd poured in Taksim," says Emre Gucdemir, fan of Besiktas although not officially enrolled in Carsi, this revolts of Gezi Park. "On the evening of that day, the police closed the park. But people who had gathered there was only in Taksim Square. Many began to move in the area of Besiktas, 15 minutes from Taksim "(the names of football teams, in Istanbul, take their name from the districts of the city. The Besiktas, named after the district). Unfortunately a group tried to reach the offices of Erdogan, Dolmabahce. The police tried to prevent it and started the fighting, "says Emre.

A totally different allegations of the prosecutor that lead to the threat of a life sentence for 35 of them.
In the 38-page report of the Prosecutor Adem Meral it supports the argument that those 35 fans were not interested in the popular demonstrations of Gezi Park, but were exploiting the opportunity to groped forceful action against the government. According to Meral, 35 had also studied a catch plan of Prime Minister Erdogan. To that accusation, now risk a life sentence.


The prosecutor cites tweet, phone calls and trying to occupy the prime minister's office in Istanbul as evidence of attempted subversion. But HRW said: "The evidence presented by the prosecutor in the indictment does not contain any complaint of activity comparable to an attempt to overthrow the government or other offenses for which the defendants are on trial, including the act as a criminal gang and resisting the police. "It speaks of "abuse of the justice system."

The trial of the fans is just the latest in a series of attempts made by the premier to weaken the turkish Carsi. "During a public meeting, on the same days of the protests - still tells Emre - Erdogan asked the crowd to applaud a group that bore the logo of Carsi, stating that he was on his side. But the logo of those people was false. There was no A anarchist who instead will comparEmre The Carsi not allies ever for interest or for the benefit of someone. It's silly to think you can handle an anarchist group, "explains Gucdemir.
But after that the Ankara government did not give in. While the curve of Besiktas continues to lead in the field of banners comment to any political fact of interest, a system is introduced to restrict access to the stadiums. "To come now need to buy a card, Passolig, a kind of credit card. But it's really hard to get it and the result is that the stands are filled only to 20, 30% for each team, "says Emre.

The government of Erdogan, denounces Human Rights Whatch in this report in September 2014, has stepped up "the repression of press freedom, rights of association and assembly," from the very beginning of the protests of Gezi Park. Recalling also as Ankara in December 2013 attempted to suppress discussion and information on corruption charges broke out in that month, outlawing even Twitter and You Tube "Since the protests Gezi, says the report, the authorities have blamed thousands of people Istanbul, Ankara, Izmir and other cities because they were participating in events not authorizated at least 5500 people have been subjected to processes, says HRW.

The case of the 35 fans of Besiktas is not isolated. In June it was opened a case against five people accused of leading a criminal organization is of the organizers of Taksim Solidarity, the group that supported the protests in Gezi Park.
Meanwhile, points out once again, Human Rights Watch, open processes against many protesters Gezi Park contrasts with the small number of police officers held responsible for excessive use of force in demonstrations of spring 2013.

"The protests of the supporters of Besiktas have cooled in recent times. People fell into disarray after the double victory of Erdogan (local elections and presidential, ed), "says Emre Gucdemir. "And we Besiktas now we must be cautious. We still await the end of the construction of our stadium and now 35 of us hostage. When we have a stage again, we return to shout choruses of all we know, as we have done so far. "It is in the tribune of Besiktas that Emre says even he learned freedom, equality and truth. "Certainly not in Turkish schools." That's why I took part in the protests of Gezi Park. "It is our mission to react to situations in which there is freedom in play."

Soundtrack:
Kapıcılar Kralı'nın soundtrack'i tadında. Leziz, dinlendirici...