24.11.2011

IRKÇILIK HA?

Üzerinden neredeyse 1 hafta geçti ama ben daha salim kafayla oturup bi içimdekileri dökemedim şu blog'a.

Geçen cumartesi Beşiktaşkımın Galatasaray'la oynadığı futbol maçı için İstanbul İnönü Stadı'ndaydım yine. Yine kapalı altta... Oynadık, sallamak ne kelime sağlı sollu dövdük, olmadı, olduramadık. Yukarıdaki bazen kanaat notuyla sizin teşekkürünüzü takdire çevirebildiği gibi elinizdekini, hakettiğinizi de alabiliyor. Sonuç ne olursa olsun o beyaz forma siyah şort beyaz tozluklarla sahaya çıkan her bir çocuğun ayrı ayrı (Belki biri - Q7 hariç) canlarını dişlerine taktıklarını, maçı kazanmadan eve gitmeyi istemediklerini gördüm, hissettim. Bu nedenle skora takılmadan, hayal kırıklığımın üzerinde durmadan o çocuklara, yine biri hariç ayrı ayrı teşekkür ederim.

Gel gelelim maçtan daha çok öne çıkan olay Eboue ve ırkçılık konuları oldu. Eboue başta olmak üzere tüm rakip oyuncular maçı yerde yatarak tamamlamaya kalkınca taraftarın tepkisi oldu. Cihan kralının takımı gelse, o Şeref'li stadyumda bir dakika vakit geçirmeye kalksa aynı tepkiyi o da görür, zira o staddaki herkes oynanan oyunun kah rakip tarafından kah kendi oyuncusu tarafından hakkının verilmesini istiyor. Tribünde ben dahil bir çok adam yemeğinden sigarasından para ayırıp, binbir fedakarlıkla o maçı izlemeye gelmiş, sen yerde yatıyorsun. Benim her bir dakikasına 1 lira ödediğim etkinlikte sen hırsızlık yapıyorsun. Ekmeğim kadar köfte koymak varken sen yeşilliği basıp köftelerden çalıyorsun. O zaman tepki gösterilir, alınmaca gücenmece yok. Komik olan çıkıp taraftar grubunu ırkçılıkla suçlaman.

Taraftarın alıp en bi candan bağrına bastığı, takımdan ayrıldıktan sonra bile gözünü gönlünü ayırmadığı oyuncusu siyahi bu takımın. Melez falan değil, bildiğin siyahi. O senin ırkçı dediğin taraftar binlerce kilometre ötede, İspanya'da bir adam rengi yüzünden aşağılanıyor diye 3 gün sonrasında tribünün en orta yerinde, tam da kalbinde 'Hepimiz Eto'o yuz!' pankartı açıyor, lanetliyor renkle, dinle, dille, coğrafyayla insan ayıranı. Sırf insanla da kalmıyor; yunusa, kediye köpeğe, baykuşa bir gram zulmedilse o taraftar grubu çekiyor dikkatleri yapılan terbiyesizliğe. Hiç mi anlatmadılar, hiç mi bahsetmediler dost sohbetlerinde sana abilerin. Anama küfrettiler, bacımı karıştırdılar de, amenna ama ırkçılıkla suçlayamazsın ki bu adamları, bizi. Bilip bilmeyen inanır. Ama yalancısın artık gözümde, ben biliyorum kendimi, bizi.

Milliyetçilik kisvesi altında Kürdü, Rum'u, Ermeni'si topun ağzına getirilen bu ülkede bu taraftar açtı 'Hepimiz Ermeni'yiz' pankartını, bu taraftar karşılıklı kırmızı-yeşil diye bağırdı Diyarbakır'lılarla, bu taraftar kardeş kulüp belledi Yunanistan'ın PAOK takımını. Kimseden korkmadan, diyeceğini içine atmadan mertçe söylediler kardeşçe dileklerini.

Hak yaradan seni de öyle uygun görmüş, farklı renkte yaratmış. İnan dert değil, inan o forma altında o spor ahlakından yoksun işlere girişmeseydin bir gram da bulaşanın olmayacaktı. O gece o taraftarın derdi tribünlere buyrun gelin aşağı hareketi yapan, ardından kasıklarını tuta tuta tribüne gösteren Engin Baytar'laydı sadece. Kenarda takımını yöneten terbiyesizin, saha içindeki birkaç piyonundan biriydi o ve bizim derdimiz de onunlaydı çikolata renkli kardeşim. Ama sen emek çaldın, sen cebimdeki parayı çaldın. Ve tepki gördün, tüm olay bu.

Yalan söylüyorsun. Milyonlarcasını inandırdın kendine, peki ya yalan söylediğini bilenler, en az o inananlar kadar fazla olan o güruh... Nasıl bakacaksın suratlarına. Kusura bakma çikolata renkli kardeşim ama yalan söyledin. Göz göre göre...



Son bir şey daha sevgili Eboue. O tribünden kimse sana renginle alakalı aşağılayıcı bir söylemde, eylemde bulunmadı. Ama bil ki bir ademoğlu dahi buna kalkışsaydı bir kaşık suda boğulurdu orada, müsaade edilmezdi asla. O terbiyesize de o terbiyesizliği yapma fırsatı tanınmazdı. Kendimden biliyorum, bizden biliyorum.

12.11.2011

İSMAİL ABİ

"Kitap insanın en iyi dostu olmalı ama bence." şeklinde kız devrik cümlesi kurdu. Karşımda bir Semih, bir Emin olsa 'Ya bi siktir git cancağızım' der, ağzının payını verirdim. Ama o, kız olduğu için, yetmezmiş gibi bir de çok güzel olduğu için 'Bittabi!' diye destekledim onu. "Herkes kitabını götüne sokmalı bence." dese, kalkıp İlahi Komedya'yı rulo haline getirip götüme sokardım. Böyle de kaypak bir tarafım var. Hoşlandığım kız gelsin muhteşem grup Ayna'yı kötülesin, Ayna grubunun elemanlarının evlerini arar bulur, kapılarına dayanırım. Dışarı çıkıp döğüşmeye davet ederim. "2-3 grup üyesi birleşip bekar evine çıkmışlar abi." gibisinden bir bilgi geldiği takdirde ben de boş durmam, bilirsin. Çevrem geniş. Derhal adam toplar öyle basarım o grubun evini.


Manowar'dan ayırt edilebilme maksatlı turuncu giyinilmiş.'Ouff Kasım'da aşk başkadır diyorlar güya, nerde hani ouuff' diye kızsalca yakındı. Filmin adı Sweet November, Tatlı Kasım, Cici Kasım diyemedim. "Hipermetrop musun ki acaba? Yakınındadır belki, çok yakınında" diye adeta bir homoseksüel gibi aklımca 'Bak! Bana bak la! Şşşş! Hooo!' diye kendimi gösterdim sırf aylardan Kasım diye libidosu tavan yapmış ceylana. Neden nabza göre şerbetçi olmuştum? Nedeni neydi bu kaypaklığımın?

Beni denemek maksatlı 'MASA'yı övse, ben de coşup ben de övsem 'MASA'yı, yere göğe sığdıramasam, kız olsam 'MASA'ya verirdim desem; sonra kurnaz gibi, sinsi gibi "Ne kadar 'MASA' varsa topunun anasını sikeyim" diyerek deneme işlemini başlatsa. Anne gibi kutsal bi kavrama ağzının öykünmesini garipsemeden, "Senden sonra da müsaadenle ben sikeyim canısı!" diye bitaraf olamayıp bertaraf olurum. O'nun da istediği bu tabi. 'Vay...' dese 'Sen ne pis, ne yanardöner ne amsalak' adammışsın' dese, benim karaktersiz bi it olduğumu yüzüme vurma maksatlı böyle ali cengiz oyunu düşündüğünü itiraf etse, 'Negzel düşünmüşün dudu dillim, hem ben zeki kadınlardan hoşlanırım' desem ama iş işten geçmiş, sözüm beş para etmez hale gelmiş olsa ve O beni o sohbet yerinde bırakıp gitse. Ne derim ki? Hiçbir şey diyemem. Anca 'Amsalaklık değil ya! Bi kere insan sevdiğine 31 çekemez ki' diye hüzünselce bağırırım arkasından. Ne çare...


Kasım'da aşkın başkalığını bitirince, yaklaşan tarih 11.11.11 saat 11:11 geyiğine sardı. Saatle ilgili tek ilginç olayı akşam saate bakıp 19:03 ü görürse mutlu olan, Beşiktaş şarkıları söylemeye başlayan benim zerre sikimde olmayan bu şeyi ben de önemsedim tabi, hiç durur muyum? Ama nasıl uzaklaştım, nasıl başkalaştım kendime tarif edemem. Dilim onu onaylayadursun, dimağım "Hicri takvimde de oluyor mu lan böyle olay? Takip ediyor mudur ki böyle olayları Hicri'ciler de?" konusunda takılmıştı.


Ben bütün gün O'nu onayladım. Akşam eve geldiğinde onaylama gereği duymadığım, sohbet ederken benliğimden çıkmadığım, yanar dönerliğe bulaşmadan aynı taraflarda yer aldığım, gocunmadan - ürkmeden farklı taraflarda yer almayı da kabullenebildiğim ve yine güzel, belki O'ndan çok daha güzel canına yandığımın facebook profil sayfasını açtım. Sik yazsa beğenen, sok yazsa ayakta alkışlayan, peçete yazsa şapka çıkartan iki üç tipi farkettim. Sabahki kaypak halim geldi gözümün önüne. Neden sonra bu üç tipi, kalabalıkta metrobüs bekleyen, yan yana duran üç adam gibi gördüm. Üçü de kapıyı kendilerine göre parsellemeye çalışıyor fakat kapı kimin önünde duracak orası meçhul. Yine de kapının gözüne kendilerini sokabilmek, kapıya kendilerini farkettirebilmek adına omuzlarını kabartıp, ayaklarını pergel misali açarak kapladıkları yüzey alanını genişletmeye çalışıyor, sınırlarını mümkün mertebe en üst seviyeye çıkartarak şanslarını arttırmak istiyorlardı.


Sonra o üç adamın arkasında kendimi gördüm. 'Ayakta da giderim' diye düşünen, kavgaya gürültüye gelemeyen, hem olur da oturursam ve başıma bir yaşlı teyze gelirse, binbir emek aldığım yeri vereyim-vermeyeyim gerginliğine girmektense bu gerginliği başka kullara bırakan. Oturmak isteyen, ama oturmanın meşakatine göğüs geremeyen kararsız bir adam.

Zaten ben isteyen ama istenmeyi de bekleyen, asla ısrarcı olamayan, kararsız 'Orta şut karışımı bir vuruş'tum.


(Bu güne dek bir yıl içinde en fazla 40 yazı girişi yapabilmişim. Bugün itibariyle yılın bitmesine 1,5 ay kala bu sayıya eriştim. Mutluyum. Çok... Coldplay'den Talk çalıyor şu anda efem)

6.11.2011

117

Çok yakında sigarayı bırakacağım. O sabah sırf içeceğim sigaraya altlık olsun diye pastaneye gidip 2 kaşarlı simidi paket yaptırdım. Yalnızlığımı kırsın diye de adetim olmasa da pazar ekli bi gazete aldım. Maksadım içinde olduğum yalnızlığın etrafa yaydığı kokuyu biraz olsun dağıtmaktı, pazar eki bir cam açma etkisi yaratır bünyemde diye düşünmüştüm. Allah için ergenlere yönelik şapşahane fotoğraflar koyuyorlarmış o pazar eklerine. Biz gözlerimizi sıkı sıkıya yumup çalışırdık zamanında. Gerçi şimdiki ergen de proksiydi, de-ne-se'ydi takılıyor, mecmuaya eke mi kaldı orası ayrı. Ama imkanı olmayan ergenler için güzel bir ekmiş pazar eki.

Neyse efendim, ben o pazar ekinde, zerre sikimde olmayan ünlü hayatlarını sırf ekle aram bozulmasın, ihtiyacım olduğunda bir daha alabileyim diye hmm hmmm diye biyografi okuyormuşçasına okudum. Yolda görsem düz adam, düz kadın diyeceğim ama pazar ekinde "cemiyetten isimler" sıfatıyla kendilerine yer bulmuş godamanlara göz gezdirdim. En arka sayfaya geldiğimde ise overdose yakışıklıya maruz kaldım. Kurduğum son cümle yüzünden cinsel tercihimin sorgulanmasını istemem (homofobik olduğum da düşünülmesin, Kallavi sokağa girip çıkmış adamım ben, ama heteroseksüelim). Overdose yakışıklıya maruz kaldım dememin sebebi; o son, o sınırlı, o zaten yarısı reklam olan sayfada Kenan İmirzalıoğlu, Mehmet Günsur, ve Kıvanç Tatlıtuğ gibi Türk kızları nazarında ultra mega beğenilen üç adamın birden fotoğraflarının bulunmasıydı. Bilen bilir, sesimim güzelliğiyle (Şarkı söylerken değil, ama konuşurken adeta bir Müşfik Kenter'im), entellektüel birikimimle övünürüm sadece ama tipimle değil. Zaten tipimi sevsem gram sevmediğim İlyas Salman'ın yeniden moda olmasını, Mavi Jeans reklamlarında Kıvanç yerine boy göstermesini gönülden ister miydim?

Bir Kıvanç'ı süzdüm, bir Günsur'u, bir Deli Yürek'i. "Alayınıza kezzap ulan" diye içten bi beddua salladım.


Tipimle de fazla derdim yok aslında. İlerde nefes alamayıp öleceğim nasılsa ve gömecekler falan. O sarı lepiska saçlar da gömülecek, benim 312 numara kestane saçlar da. Benim derdim ilk intiba. Sorsan çoğu kişi ben eline ben götüne ben gözüne diye sallıyor ilk baktığı yerleri. Aslında komple adama bakıyorlar işte. İş elle olsa Solo reklamında 'Hem yumuşak hem hesaplı' diye ellerini kıpırdatan adam tüm kıtayı sekse boğardı. Ayrıca dünyanın en güzel eli 22 Haziran 1986'da kullanıldı ve rafa kaldırıldı o tamamen ayrı konu. Her neyse, yukarıda saydığım ülkenin 3 önde gelen yakışıklısından daha dolu adamım büyük ihtimalle ama o 3 adamla aynı masaya otursam, masaya gelen ilk kız bana sipariş verir; beni hakir görür. Ben de kızın bu ukala tavrına sinirlenip patlarım üçlüye: 'Ortalama güzellikte kızlar gibi, daha güzel gözükebilme maksatlı çirkin arkadaş diye mi gezdiriyorsunuz beni yanınızda lan! Mitolojiden fırlamış gibi kas yığınısınız, rabbim boş zamanında yaratmış her birinizi, neyimden korktunuz da böyle kullanıyorsunuz beni. Çirkin arkadaşsız da gayet göze yakışıklı geliyorsunuz lan.' derim ve eklerim 'Kıvanç şu kardeşin var ya hani sen kuzeysen o güney, sen güneysen o kuzey. Hah o işte senden yakışıklı oğlum. Günsur! Senin de filmlerin sikimsonik kusura kalma ajan! Kenan! Senin de Ömer halin Ezel halini sikip atar.'
İşte böyle über üçlü arasında istediğiniz kadar Mecnun olun Leyla'nız kaçıyor. Hepimiz kaçırmışızdır. Halbuki belki de o kızı en çok ben sevdim ve gelecek zamanda da en çok ben sevebileceğim, o sevme, mutlu etme işini en layıkıyla en had safhasında ben gerçekleştireceğim.Olamaz mı? Olur!

Belki o kız da en çok benimle mutlu olacak. Olamaz mı, olur! İşte bir tek kaşım gözüm ağzım burnum yüzünden kaçırmayayım neşe trenimi. İsyanım buna.

Kız üçünden birini seçtiğinde Lüffücüğüm gibi 'Yalnız Daver Bey! Bu Tosun Paşa biraz çapkındır. Bu Tosun Paşa'nın içkisi vardır, kumar da oynar' şeklinde nifak da sokmam, çekilirim köşeme pansumanımı yaptırırım. Zaten ben o filmde Daver Bey'in kızı Leyla ne Seferoğlu Suphi'ye ne hakiki Tosun Paşa'ya verilsin istemedim. Ben Şaban'ı destekledim. Kaçıncı izleyişim, sonunu bildiğim kesin, fakat hala ilk defa izliyormuşçasına üzülürüm Leyla ile Hakiki Tosun Paşa'nın öpüşme sahnesinde. Eminim Şaban'dı Leyla için iç açıları toplamı 181 derece olan üçgenleri çizebilecek olan.


Edit: Sakin'den İlk Yara'dır ilham kaynağım iki gecedir.

1.11.2011

Ama Maddi Manevi! Maddi Manevi!

O sabah kalkıp da bir böceğe dönüşmüş olsam daha mutlu olurdum. En azından farklı birşey tecrübe etmiş olurdum. Sabah kalktım. Böceğe dönüşmemiştim. Dişimi fırçaladım, üstümü değiştirip çıktım. Üstüm kaldı.

Apartmandan çıkar çıkmaz fırsst fırrst sesleri çalındı kulağıma. Henüz gün doğmamıştı ve Erkin Koray'ın ana bacı girmeye yeltenip, henüz çok geniş bir toplum olmadığımızı düşünerek 'kör olası' şeklinde içinden geçenleri sansürleyerek sıfatlandırdığı çöpçü amaçsızca kaldırımın tozunu alıyordu. Her sabah olduğu gibi...


Yolun karşısında üç kişi bekliyordu. Sabah ezanının henüz okunmadığı bu vakitte ayakta olduklarına göre onların işyerleri de şu anda durduklarından farklı bir kıtada olmalıydı. Benim gibi... Önce iki genç arkadaşın ortak servisi geldi, binip gittiler. Sonra tıknaz, topsakalın modasının geçtiğinden bi haber olan, yerel kanal haber spikeri tipli adamın servisi geldi. O da binip gitti. Her sabah olduğu gibi...

Tıknazın binişinden 1-2 dakika sonra da benim servisim geldi. Önce şöföre, ardından benden önce servise binen tek kişi olan bi kadına günaydın dedim. Günaymamıştı oysa ama dedim. Her sabah olduğu gibi...

Yediğim poğaça, içtiğim çay-sigara sayısı, saatleri herşey asker disiplininde vakit şaşmadan yaşanıyordu.

Bilen bilir Almanlar disiplinli sayılınca disiplinli sayılanlardan olamadım. Hep 'Olur yeaa, yapılır' cı, son dakikacı adam oldum. Bu; kahramanın tanıtıldığı giriş bölümüne, kahramanın başına olayların geldiği, kahramanın zor duruma düştüğü gelişme bölümüne ve kahramanın bu zor durumdan türlü şekillerde düzlüğe çıktığı ve hikayeyi mutlu sona bağlayan final bölümüne sahip olan klasik sinema türüne başkaldırmak isteyip de hal mecal bulamamak... Hey Hat!

Neyse ki altı yaşında çocuğun kafasında canlanan henüz yedi günlük,hilali biraz geçkin, yarım aya henüz ulaşmamış, kafasında ucu ponponlu uyku şapkası olan, eblek gülüşlü ay dede tasvirinin bir benzeri de benim kafamda var. Bembeyaz tenli, burnunun üzeri çilli, kızıl- perfume (the story of a murderer) filminden fırlamışçasına güzel saçlı kadın da benim güzel kadın tasvirim. O kadın sağolsun bu ara her sabah böceğe dönüşüyorum, gün içinde insana evriyorum, insanca yatıyorum ve yeniden böcek olarak kalkıyorum.


Ve İstanbul'da bu tasvir sayesinde moraller gayet iyi. Eööö ga gayet iyi.

Hepinizi baya baya özledim, baya baya da öpüyorum.

(Edit: Yazsam roman olur tarzında, komikli şeyler gelip duruyor başıma, velhasıl mukadderat zaman yok kalem kağıda düşmeye. Elbet olacak... )

(Edit Piaff: Bir kaç yazıdır belirtmemişim "fonda arar" şeklinde yazı boyunca fonda bana eşlik eden şarkıyı . Bu yazıda bana hyperlinkimizdeki bu şarkı eşlik etti.)

9.10.2011

Şehir Efsanesi

Risk almak nedir bilmem. Kafamı kazıtmayı bilirim, severim de. İnsanlar kafalarını kazıttıklarında çocukluk izleri de su yüzüne çıkar. Çocukluktan kalan kafa yarılmaları, yani yaramazlık anıları. Yaramazdım tabi. Amma kafamı yaracak kadar yaramaz olmadım hiçbir zaman. Dedim ya paragrafın başında da: risk almak nedir bilmem. Ağaca çıkardım, ama düştüğüm takdirde canıma zarar gelmeyecek kadar. Koşardım, ama düşmeyeceğime emin olduğum zamanlar ve yerlerde. Tabi ben de bizim eski kaleci Fevzi Tuncay gibi kafamda saçtan çok delik olsun istemiyorum ama yani insan bi tane göstermelik birşey de arıyor bazen.


Fevzii! Fevzi ıskalıyor ve goool! Şampiyonluk kaçıyor!
Yaptığım bahis kuponları bile 1'e 3-4 verir en fazla. Doldurur da doldururum oysa kuponu. Ama her maçı garanti maç oynarım. E haliyle de oran bir türlü yükselmez.

Ertesi gün sınavım varsa, bir arkadaştan gelen telefonla çılgınlık yapamam. Yüksek ihtimalle o sınavın dersinden kalacağımı bilsem, dışarı gitmeyip evde oturduğum takdirde o derse yine çalışmayacağımı bilsem de vicdan mekanizmam ağır basar. Oturur iki dakika kağıtlara bakar, hmm hmmmm der yatar uyurum.

Böyleyken böyle. Neden bunları anlattığıma geleyim.Uzun zamandır yazmadım buraya birşey biliyorsunuz. Bu uzun zaman aralığında bişeyler bişeyler oldu, sonra o bişeyleri bişeyler daha takip etti ve ben en sonunda İstanbul'da bir iş buldum ve topladım pılımı pırtımı, daha okulum bitmemiş, kol gibi bir ders beni bu eğitim öğretim yılının ilk döneminde bekliyorken sadece sınavlarına girerim diyerek, belki de ilk ve tek riskimi aldım hayatımda ve attım sözleşmeye imzamı. Yerleştim İstanbul'a (Gerçi kabanı ankarada bırakmışız, sabahları ve geceleri üşüyoruz reyiz).

Öyle yek başıma şimdilik bi yandan çalışmaya, bir yandan da eşin dostun yanında değilken hayat nasıl sürdürülüyormuş öğrenmeye çalışıyorum. Eşim dostum telefonlarıyla, mesajlarıyla beni yalnız bırakmıyorlar, negzel. Çalışma kısmıysa güzel, Kendi biranı, kendi sigaranı almak, alabilmek... Mutlanıyorum elimde olmadan.
Beck's--> Probably the best beer in the world (sorry carlsberg)

Almış olduğum bu ilk ve tek büyük riskten şimdilik ziyadesiyle memnunum. Ama asla neden küçükken kafamı yarmadım lan da demiyorum.

Burada şimdilik tek sıkıntım adımın sonuna bey konularak çağırılmam. Yok yok ey okur, sosyalist duygularım kabarmadı. Sadece ben eğer bir ismin sonuna 'Bey' konularak çağırılacaksam bu isim 'Demir' olmalı. Azıcık palazlanınca toplarım departmanları, yakarım pimaş boru kalınlıkta puromu 'Bundan sonra böyle böyle, bana DemirBey' denilecek aga!' derim. Biraz palazlanmaya ihtiyacım var sadece.


Okuyan herkesi İstanbul'a yolları düştüğünde bira içmeye çağırıyorum, ve ilk biranız da benden diye ekliyorum. Çokzel kalın...

20.09.2011

Benspor

... "Ne yapayım ki? Adam kalkmış, üşenmemiş dağ delmiş abi. Dağ! Ama gerçek, ama şehir efsanesi. Deldi deniyor mu? Deniyor. Bitti işte. Nasıl orijinal fikir, nasıl uygulaması zor; uygulandığında 'Hele hele, ne seviyormuş beah!' dedirttiren, sevdana gıpta ettiren bi eylem değil mi? Gerçi kendi düşünmemiş, adamlar yaptırmış zorla ama boşver. Kendi düşünmüş gibi farzet. Neyse ... E ben de kalkmış diyorum ki burada 'Çiçek mi alsam? Çiçek taşımaktan da utanırım.' Çiçek ne cidden ya? İzdivaç programına bile buketini yaptırıp katılıyor adamlar. Nerede orijinallik? Bi buketle kızın karşısına geçip 'Bu topraklar; Roma İmpratorluğu zamanından tut Selçuklu zamanına, Osmanlı zamanından tut şu an şu dakikaya kadar böyle sevda görmedi ey dudu dillim, ayva tüylüm!' dediğim anda, en başta ben inanmam ki dediğime. Halbuki şöyle dursam, arkamda dağ. Böyle delik halde yatıyor arka planımda. Sadece 'Seviyorum!' desem. Şaşırıp iş misin sipariş misin dercesine baksa. Bak bak diye koltuk altı aşırı efor harcadığım için aşırı terlemiş, terle de renk değiştirmiş tişörtümün sol omuz üzerinden gözümle işaret etsem arkadaki dağı. 'Deldim!' desem. Sonra uzun bir es versem, azıcık Cüneyt Arkın kasılışı yapsam ve sonrasında devam etsem: 'Senin için.'

Aslında anlatınca mantıksız geldi. Yol mu geçecek, tren mi geçecek, maden mi çıkacak? Dağı delmen neden kızı enterese etsin. Dünya yuvarlak sonuçta, tepeler, dağlar, sekiz bin küsür kilometrelik Çin Seddi bile bi yerde bitiyor. Dolanıver etrafından. Sırf şovuna yapmış sanırım. Arabada kızla giderken sürekli diğer araçlara tehdit sallamak gibi belki. Sırf hava yani... Tamam ultra mega emek var, ama aşk oyunu dediğin de herhangi bir paylaşım sitesi değil ki 'Emeğe saygı beyler' diyip kız +rep versin sana, kucağına atlasın. Onun yerine dağın etrafını dolansam, dağa harcayacağım eforla, zamanla, emekle ben bir ay bir işe girer, çalışırım. İlk maaşımla da parfüm alırım, çiçek alırım. Bu arada ben orijinallik, akıl oyunları peşindeyken sürekli çiçek mevzuuna geliyorum. Sanırım dedemin evi yüzünden. Her taraf aşk merdiveni. Çiçeksiz aptal bitki. Ortama bak ya!

Ne diyeceğim! Sermet Erkin çalışıyor mu hala? Onun bi gösterisine gitsek çok şaşırtmalı, çok orijinal fikirler gelir aklıma eğer bu fikir denen mefhum sadece ambians etmeniyle ortalığa çıkıyorsa. En basiti kendimi ortadan ikiye bölerim Musa misali. Sonra ver coşkuyu, 'Seviyorum' derim, 'Sensiz iki yakam bir araya gelmiyor.' derim, belki kabul etmez 'Kendimi birleştiremezsem kabrime gelme istemem, çiçek getirme istemem.' derim vs. İşte o ikiye bölünmekle alakalı her türlü pis espriyi barındıran ilan-ı aşkı denerim. Çiçek ağzımda, çiçek dilimde. Kalk kalk, valla gidelim. Üstüme geliyor aşk merdivenleri, cezayir menekşeleri... " ...


Edit: Ortalarına geldiğim romanımsı denememin içinden çekip çıkardığım bi kısım. Bi nevi spoiler..

14.09.2011

Leş Kargaları

Malum yarın Beşiktaş-Maccabi maçı var. Ve maalesef kuraların çekildiği günden bugüne dek internet üzerinden harıl harıl örgütlenen beş karış sakallı, sarıklı uç dinci bir kesim var. Bu kesim maçta 'Beşiktaş!' diye bağırarak takımın gücüne güç katmayı değil, 90 dk boyu Filistin diye bağırmayı, köşe bucak her yere Filistin bayrakları asmayı, Filistin ile ilgili dövizler açmayı, sahaya ayakkabı fırlatmayı, ellerinde yeşil bayraklar, alınlarında yeşil şeritler sahaya inmeyi... Kısacası maçı oynatmamayı planlıyorlar. Umuyorum ki büyük Beşiktaş taraftarı had safhada bir sağduyuyla buna müsaade etmez ve propaganda peşinde koşanları tribünün hangi köşesinde olursa olsun sindirmeyi başarır. Hem karşımızdaki takım bir İsrail takımı değil de bir Azeri takımı olsa ne farkedecek? Bu takım Avrupa'nın sayılı faşist, ırkçı takımlarından. Haklı olduğumuzun şüpheli olduğu (ki bence şüphesiz haksızız) bir Mavi Marmara olayı yüzünden kin güdüp, olay çıkarmaktansa utanç duymaları gereken bu diğer özellikleri üzerinden taraftarımıza, semtimize, ideolojimize yakışan şekilde yüklensek rakibimize daha doğru olmaz mı? Ümit ediyorum ki yarın herşey Beşiktaş'ıma ve büyük taraftarına yakışan şekilde gerçekleşir ve insan kanından nemalanmaya çalışan o uç örgütlenme istediğini elde edemeden Dolmabahçe'den ayrılır.